...kadını yaratırken başına ge leceklerin farkındaydı kuşkusuz, ama eminim kadın onun işine karıştı ve kendisini olduğu gibi yaratmaya zorladı; şu bilinen nitelikleriyle yani ...
Mesela son seçimden kötü sonuçlar alan partiler var. O partinin mensupları ne yapıyor?
Birinden çıkıp öteki partiye gidiyolar. Yani bir seçim öncesi hakkında kötü konuştuğu, yolsuzluk yaptığını söylediği, maddi ge manevi anlamda eleştirdiği partinin ve temsilcinin yanında yer alıyor.
Ba barnın Balkanlarla ilgili fikirlerini paylaştığı yakın dostla rı arasında bilim adamı Kliment Kamilski de vardı. Birinin yönü Doğu, birinin yönü Batı olan ikisinin de hayallerinin peşinden aşırı hızlı uçuşları esnasında birer kanadı kırılınıştı adeta.
Bir zamanların Sorbonne Üniversitesi doktora öğrencisi olan, İspanya iç savaşına katılan, birçok Balkan ve Avrupa dilini bilen Kliment Kamilski yeni sosyalist devletin en güçlüleri arasında yer alabilmesine yetecek bütün niteliklere, hatta ge rekenden fazlasına bile sahipti. Fakat onu da, uslanmak nedir bilmeyen ruhunun derinliklerinde yer eden, fazlasıyla güçlü bir şey yıkmıştı; bu, büyük bir ihtimalle, özellikle Stalinizm
döneminde, Avrupa fikirlerinin lehine olan tavırlarını sesli sesli dile getirmesi yüzündendi.
Manastır kadı sicillerini keşfetmiş olmasaydı, Babamın da, kendi doğu, mülteci ve içinde parti üyeliği bulunmayan geçmişiyle, yeni kurulan devlette tutunabilmesi çok zor olurdu.
Salınmak, her zaman olan bir şeydir. Fakat hayat bir Hol-lywood salıncağı değildir. Bunu, coşkulu ve depresif haller arasında bir o yana bir yana savrulan insanların psişik duru-munda görürüz. Bununla ilgili salıncakta sallanmaktan söz etmek, önemsizleştirmek gibi anlaşılabilir, fakat birçok du-rumda hayatın normalliğidir, "bipolar bozukluk" falan de-ğil. Herkesin tanıklık edebileceği bu tecrübelerden, yüksel-me hissiyle tükenmişlik arasındaki gitgellerin tipik insan ha-li olduğu sonucu çıkar. Kimdir veya nedir bunun sorumlu-su? Muhtemelen evrim. Zaman içinde, sarkacın salınımı bu-nu hasıl etmiştir; zira hayat, kendini korumak ve geliştirmek için gerilime ihtiyaç duyar. Bu da farkları ve zıt kutupları ge-rektirir, elektrik gibi.
Bir şairin şiirlerini, bir romancının romanlarını, bir yönetmenin filmlerini beğenmek için o insanı her şeyiyle kahramanlaştırmak, futbol takımı tutar gibi tutmak ge-rekmiyor.
*
1937, 1959, 1963 ve diğer bir sürü tezgahtan geçtikten sonra baktık ki, Türkiye’de ‘eh’ bir sol parti, yani İşçi Partisi kurulmuş.
Tüzüğünü okudum. O zamana göre zararsız buldum ve partiye girdim. Partinin genel merkezi o vakit İstanbul’daydı. Partiye ge lince, hiç yadırgamadım. Genel başkanı, daha talebeliğimden beri hürmet ettiğim, Zincirli Hürriyet dergisinin sahibi, devletler hukuku doçenti M. Ali Aybar’dı. İdareciler de Behice Boran, Sadun Aren ve diğer tanıdık arkadaşlardı. Parti bir enstitü gibiydi. Üyelerimizi eğitiyorduk. Haftanın sayılı günlerinde çeşitli konularda seminerler düzenliyorduk. Ben ‘Kürt sorunu’nu üstlenmiştim. Verdiğim seminerler, hocalarımız M. Ali Aybar, Behice Boran ve diğer arkadaşlarca beğeniliyordu.
209-210