Bazı kitaplar vardır, kapağını kapattıktan sonra bile içinizde bir yerlerde sessizce kanamaya devam eder. İskender Pala’nın Soygun’u benim için tam olarak böyle bir deneyimdi. Kelimelerin arkasına gizlenmiş o devasa yalnızlık ve kayboluş hissi, sayfalar ilerledikçe bir roman kahramanının trajedisi olmaktan çıkıp, insanın kendi içsel yangınına dönüşüyor. Yazar, alışık olduğumuz o muazzam tarihi ve edebi birikimini bu kez insanın en savunmasız, en çıplak haline; yani kalbinin soyulmuşluğuna ayna tutmak için kullanmış.
Kitap boyunca sıradan bir hırsızlıktan veya maddi bir kayıptan bahsetmiyoruz aslında. Buradaki soygun, bir insanın hayallerinin, gençliğinin, inancının ve en nihayetinde saf sevgisinin elinden parmak uçlarıyla çalınması hikayesi. Okurken boğazımda düğümlenen o hüzün, aslında hepimizin hayatın bir döneminde uğradığı o büyük ruhsal yağmanın tanıdıklığından kaynaklanıyordu.
Kitapta öyle cümleler var ki, altını çizerken eliniz titriyor. Çünkü yazar, süslü laflarla değil, canı acımış bir insanın samimiyetiyle konuşuyor bizimle.
İnsanın en büyük trajedisi, ne zaman soyulduğunu ve elinden tam olarak neyin alındığını iş işten geçtikten sonra anlamasıdır.
Bu alıntı, romanın ve aslında hayatın en çıplak gerçeğini yüzümüze vuruyor. Çoğu zaman hayatın koşturmacası içinde eksildiğimizi fark etmiyoruz. Bir gün durup kalbimize baktığımızda, oradaki o muazzam boşluğu görüyoruz ama hırsız çoktan gitmiş, izini kaybettirmiş oluyor. Pala, bu tespitiyle okuyucuyu kendi geçmişiyle, kaybettiği o masumiyetle yüzleşmeye zorluyor. Eksiliyoruz ve bunun farkına vardığımızda elimizde sadece geç kalmışlığın o soğuk hüznü kalıyor.
Gözyaşı, ruhun uğradığı haksızlıklarakarşı çıkardığı sessiz bir çığlıktır.
Yazarın bu derin cümlesi, romandaki o sessiz çaresizliği o