Jan Agir

Jan Agir
@georgesperec
Nevermore...
Yürüyerek, kimlik fikrinin kendisinden, biri olma, bir isim ve hikayeye sahip olma isteğinden kaçarsınız.
Kolektif Kitap
Felsefe
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
"Mahkumlar her geçtiğinde köpeği tekmeler. Köpek ise yanına bir mahkum yaklaştığında eğilir ve tepki vermez. Bunun gören Dostoyevski, köpeğe yaklaşır ve onun başını okşar. Köpek sanılanın aksine ona şaşkınlıkla bakar. Acı acı havlayarak yanından hızla uzaklaşır. Önüne gelen mahkumun tekmelediği köpek, o günden sonra nerede Dostoyevski’yi görse ondan kaçar ve ona bir daha asla yaklaşmaz." Bu sahne, Dostoyevski’nin esaret dönemi ve insan psikolojisi üzerine derin bir gözlem yapma yeteneğini ortaya koyan, oldukça simgesel bir anlatıdır. Buradaki köpek, insan ruhunun baskı altında nasıl şekillendiğini ve alışkanlıkların insan davranışını nasıl dönüştürdüğünü temsil eder. Onun sürekli olarak mahkumlar tarafından tekmelenmesi, şiddetin ve kötü muamelenin normalleştiği, sıradanlaştığı bir durumu simgeler. Köpek artık şiddeti bekler hale gelmiştir; hatta şiddeti kabullenmiş ve ona karşı tepkisiz hale gelmiştir. Bu, travmanın bir sonucu olarak, köpeğin her yaklaşanı bir tehdit olarak algılamaya başlamasına yol açar. Mahkumların köpeği tekmelemesi, belki de içinde bulundukları zor durumun ve hayatta kalma mücadelesinin dışavurumu olarak yorumlanabilir. Onlar da kendi çaresizliklerini ve öfkelerini köpeğe yönlendirirler. Bu durum, şiddetin sadece failden mağdura doğru değil, mağdurun da çevresine yayılabileceğini gösterir. Köpeğin şiddeti kanıksaması, aslında mağduriyetin sürekliliğinde insanların (ve hayvanların) uyum sağlama çabasıdır. Şiddet, o kadar içselleştirilmiştir ki, köpek artık başka bir şey beklememekte, sürekli şiddetle karşılaşmaya hazırlıklı hale gelmiştir. Dostoyevski’nin köpeğin başını okşaması ise bu şiddet döngüsünün dışına çıkmak için bir girişimdir. Dostoyevski, köpeğe şefkatle yaklaştığında, köpek ilk başta şaşkınlık yaşar. Bu şefkat, onun alışık olduğu
İnsan denilen varlık ne kadar tahripkar!..
İletişim Yayınları
Edebiyat
Çeşit çeşit çiçeklerden bir demet yaparak eve dönüyor­dum; bir hendekte, olağanüstü güzel, kırmızı renkte bir de­vedikeni gördüm: Bu, bizde "Tatar" denilen cinsten bir de­vedikeniydi. Otları biçenler ona pek dokunmamaya çalı­şır ama istemeden kopardıklarında, hemen onu ot yığınından alırlar, kimsenin eline batmasın diye bir kenara atar­lar. Aklıma bu devedikenini koparıp çiçek demetinin orta­sına koymak geldi. Hendeğin içine indim, çiçeğin ortasına yapışmış derin derin, tatlı tatlı uyuyan, üstü hafif tüylü bir yaban arısını kovdum, sonra çiçeği koparmaya çalıştım. Fa­kat bu çok zor bir işti. Elime mendil sardığım halde diken­lerin her yandan parmaklarıma batması bir yana, çiçeğin sa­pı o kadar sağlamdı ki, onunla beş dakika kadar uğraştım durdum. Sonunda sapın liflerini teker teker koparmak zo­runda kaldım. Güç bela çiçeği kopardığımda sap artık li­me lime olmuştu, çiçeğin kendisi de, o kaba, hantal yapı­sı ile demetteki incecik, narin çiçeklere hiç uymuyordu. Ye­rindeyken pek güzel olan çiçeği ziyan ettiğime pişman ol­dum. Onu yere attım. Sonra çiçeği koparmak için harcadı­ğım çabayı hatırlayarak "Ne kadar büyük bir gücü, ne ka­ dar büyük bir yaşama isteği vardı!.. Canını kurtarmak için nasıl da çabalıyordu!.. Hayatını ne kadar pahalıya mal etti! " diye düşündüm.
İletişim Yayınları
Edebiyat