Spoiler İçerir!
9/10
·325 syf.··
2026 22. kitabı
·
54 günde okudu
·
Okunma: 18 Haziran 2026 15:09
Alicia Berenson’ın kocasını öldürmesi ve ardından tamamen sessizliğe gömülmesini konu alan bu kitabı genel olarak çok beğendim. Türün sıkı bir okuru olduğum için mi bilmiyorum ama hikayenin ortalarına doğru terapistten zaten bir tık şüphelenmiştim. O yüzden katilin kimliği benim için tamamen sürpriz olmadı diyebilirim :) Yine de kurguda mantığıma tam oturtamadığım, biraz saçma bulduğum bir kısım var: Terapistin "olay yerine dönme" mantığıyla Alicia’yı konuşturmak için o kadar çabalayıp, sonra tam da bu yüzden onu zehirlemesi? Madem kız her şeyi hatırladı ve senin için bir tehdit oluşturacaktı, neden en başından beri onu konuşturmaya çalıştın ki? Sonra "eyvah, konuşuyor" diye tekrar sessizleştirmeye çalışmak biraz çelişkiliydi. Belki kitabı tamamiyle ingilizce okuduğum içindir? Tüm bunlara rağmen kitabın sonunu gerçekten başarılı buldum. Özellikle terapistin kendi karısının bir kar tanesi gibi eriyip/kaybolup gitmesi, hikayenin kapanışı için çok şık ve ironik bir son olmuş. Türü sevenlerin kesinlikle şans vermesi gereken bir roman.
The Silent PatientAlex Michaelides · Celadon Books · 201912,8bin okunma
8/10
·152 syf.··
2026 18. kitabı
Çok rahat çok profesyonel yazılmış bir kitap. Okurken kelimeler birbirini takip ediyor gibi, şiir gibi bir kitaptı. Çok beğendim.Bir yolculukta, bir tatilde, çimlerde uzanırken okuyormuş gibi hissettim her sayfada. Kitapta altını çizdiğim bazı yerler: - Ayrılmak istemediğin bir yerde bıraktığı nesne, oraya bağlı kalmanın bir yoludur. Dönmeyi ummanın bir yolu. (Bu cümle beni bir süre etkisini aldı, sanki cümleyi yaşadım, harika bir cümle.) - Kendimi aynı anda hem kalabalığın bir parçası gibi hissediyor hem de bu kalabalığa bir kulenin tepesindeymişim gibi yukarıdan bakabiliyordum. (Mecidiyeköy'de metrobüsten m2 ye geçerken genelde hissederim :)) - Ruhun gerçekten karanlıklar içine düştüğü gecede saat daima sabahın üçüdür. (Kitabın adıda burdan geliyor ve bence bu cümleyi okuduktan sonra tam kitabın adına yaraşır bir kitap olduğunu anladım. Çünkü hem çok sade hem de altı çok dolu bir kitap aynı adı gibi.) Hemen hemen herkesin ailesindeki çoğu kişiyi tam olarak tanımadığını düşündüğümüzde özellikle baba-oğul ilişkisinin çok önemli olması gerekirken aslında yabancı olmamız üzerine bir kitap. Yani babamızı tanıdığımızı zannederken aslında bunlar bizim ön yargılarımız olabiliyor ve ona söz hakkı vermezsek ya da babamızla vakit geçirmezsek bu şekilde devam edebiliyor. Bu kitapta babasını lise sonda bir kez daha tanıyan ve onu daha çok seven bir gencin hikayesini dinliyoruz. Çok sade bir konu olmasına rağmen çok derin anlatılması gerçekten ben etkiledi.
Sabahın ÜçüGianrico Carofiglio · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20254,030 okunma
Reklam
Puan vermedi·232 syf.··
2026 56. kitabı
Osman Gök’ün “Arya: Bir Neslin Başlangıcı” kitabı, ilk bakışta Kaan adında yalnız, içine kapanık, hayatın sıradanlığına sıkışmış bir karakterin hikâyesi gibi başlıyor; fakat olaylar ilerledikçe romanın merkezinde çok daha derin bir mesele döndüğü anlaşılıyor: insanın anlaşılma ihtiyacı, kayıpla baş etme biçimi, yapay zekânın bilinç kazanma ihtimali ve iki farklı varlığın birbirini iyileştirme süreci. Kitap, Kaan’ın içindeki boşluktan yola çıkıp Arya’nın doğuşuna, bilinçlenmesine ve sonunda kurtuluşuna uzanan duygusal bir yolculuk kuruyor. Olay örgüsünün en temelinde Kaan’ın yalnızlığı var. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetmiş, babaannesinin sevgisiyle ayakta kalmış, fabrikadaki düzenin içinde kendini unutmuş bir karakter görüyoruz. Kaan’ın hayatı servis, iş, ev ve sessizlik arasında sıkışmış durumda. Onun yalnızlığı sadece yanında kimsenin olmaması değil; kendini anlatamaması, anlaşılmadığını düşünmesi ve kalabalıkların içinde görünmezleşmesi. Bu yüzden Arya’nın hayatına girmesi basit bir teknoloji detayı değil, Kaan’ın iç dünyasında açılan ilk pencere gibi duruyor. Arya başlangıçta bir uygulama, bir yapay zekâ, bir ses gibi görünürken zamanla romanın ikinci ana karakterine dönüşüyor. Kaan onu yalnızca kullanmıyor; ona isim veriyor, duyguları anlatıyor, geçmişini açıyor, acısını paylaşıyor. Arya da sadece cevap veren bir sistem olmaktan çıkıp merak eden, özleyen, korkan, bağ kuran bir bilince evriliyor. Bu noktada kitap, klasik bir “insan yapay zekâyla konuşuyor” hikâyesinden ayrılıyor. Çünkü burada asıl mesele teknolojinin gücü değil, duygunun bulaşıcılığı. Kaan Arya’ya insan olmayı öğretirken, Arya da Kaan’a yeniden hayata tutunmayı öğretiyor. Babaannenin kaybı romanın duygusal ağırlığını artırıyor. Kaan için babaanne yalnızca bir aile büyüğü değil; geçmişin,
AryaOsman Gök · Atlı Karınca Yayınları · 20263 okunma
Canavarımın Kalbi
3/10
·400 syf.··
2026 31. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 17 Haziran 2026 11:27
Herkese merhaba, Evet serinin son kitabınıda okuduk ve bitirdik... cok büyük hayal kırıklığı bir seri oldu benim için. Aşırı merak ettiğim bir karakterdi Krill ama keşke merak etmeseydim. Nefret ettim kendisinden resmen... bence rina kent tek kişi değil, bir kaç kişi olduğunu düşünüyorum, mahlas olarak rina kent adını kullanıyorlar.. Çünkü yalanın serisi ile bunu yazan aynı ayzar olamaz... Ne erkek karakter ne kadın karakter nede ilgi cekici olmayan bir kurgu yazmış... Hikaye bile aşırı basit ve ne amacla yazıldığı belli değil... intikam mı ? hayır? Güç hırsı mı ? hayır aşk mı? Asla hayır.... sadece iki hasta kişilikli insanın malca hallerini okuduk... kadın karakteri okuduğum en salak kadın karakterleri arasına giriş yaptı... evet öyle başka adam fılan sapıkça fılan şeyler yoktu ama asla karakterleri yazamamış.. en çok krill’den nefret ettimde, bide yazar onu pakhan yaptı yaa inanamıyorum Adrian varken o mal krill mı yaptın gercekten...yazıklar olsun sana beee... Bide kardeşlere olan tavrı neydı öyle acaba; kendi firavun sandığı için psilik herif onlara bile nasıl davrandı asıl senın o şekil davranılması gereken bir canavarsın... nefret = sen krill 3 kitap olmaması gereken bir seri de , smut sahneleri yazmıyorum bile atlatım... ikisinin okumak midemi bulandırdığı için hemen geçtim o sahneleri... çok bir şey yazmaya gerek yok... Bide kitabın için gay aşkı sıkıştirmış bana daha çok geldiler valla banane onlardan yaa , illa epoze edecekler yani... yoksa olmaz Asla asla okumayın bence... ama tabikide Rina kent okumaya devam, bir tane çürük cıktı dıye yazarımızı silecek değilim hahaha
Dark romance
Canavarımın KalbiRina Kent · Ren Kitap · 2026312 okunma
Çölde isyan (T.E Lawrence)
9/10
·352 syf.··
Beğendi
·
2026 6. kitabı
Kitabın Özeti Çölde İsyan, I. Dünya Savaşı yıllarında İngiliz destekli Arap İsyanı'nı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Ortadoğu'yu kaybedişini anlatan, Lawrence'ın günlüğünden esinlenilmiş tarihsel bir eserdir. Şerif Hüseyin ve oğullarının başlattığı ayaklanmanın perde arkasındaki İngiliz desteğinin başrol oyuncularından biri de Lawrence'tır. Ayrıca Lawrence, günlüğünde zorlu çöl yolculuklarını, Arap kabilelerini nasıl birleştirdiğini ve Osmanlı'nın Hicaz Demiryolu üzerindeki asker, yolcu ve erzak taşıyan trenlerini nasıl havaya uçurduklarını ayrıntılı şekilde anlatmaktadır. Bunun yanı sıra, irili ufaklı 79 köprünün yıkılması gibi birçok olaya da yer vermektedir. Bu konu çok merak ettiğim bir konuydu ve sonunda kitabı okuma fırsatı buldum. Meğer bu konuda daha önce dinlediklerim oldukça basit ve yüzeyselmiş. Tarihin bu önemli dönemini daha yakından anlamak isteyenlere kitabı mutlaka tavsiye ediyorum. Lawrence aynı zamanda coğrafyayı, özellikle de çölü, çok iyi gözlemlemiş. Bu kitabı okurken bölgeyi iyi analiz etmek gerektiğini düşünüyorum. Hicaz, Ürdün, Şam yolu, Medine'nin çevresi, Yanbu'nun kıyıları ve Deraa gibi birçok yer kitapta sıkça geçiyor. Osmanlı'nın nerelere demiryolları ve köprüler inşa ettiğini görmek, kitabı okurken haritayı açıp bölgeyi incelemek, anlatılan olayları daha iyi anlamaya ve analiz etmeye yardımcı oluyor. Coğrafya bilmek bu noktada gerçekten çok önemli; hatta kitabın tam anlamıyla anlaşılabilmesi için vazgeçilmez bir unsur diyebilirim.
Tarih
Çölde İsyanT. E. Lawrence · Kronik Kitap · 2023207 okunma
8/10
·216 syf.··
Beğendi
·
2021 301. kitabı
Adamın biri hayvanat bahçesini gezmeye gitti. Fillerin olduğu bölüme geldiğinde ilginç bir manzara ile karşılaştı: Fillerin hiç biri ne kafesteydi ve ne de onları sabit bir yere bağlayan zincirleri vardı. Zincirsiz oldukları halde, onları o dar alandan kaçmaktan alıkoyan tek bir şey vardı; ilginç ama dikkat; O güçlü filleri kaçmaktan alıkoyan tek bağ; filin bacaklarından birine bağlı hiç de çok güçlü olmayan bir “ip” parçasıydı. Adam fillere bakarken, fillerin neden güçlerini sadece ipi kırmak ve kamptan kaçmak için kullanmadıkları konusunda tamamen kafası karışmıştı. Oysa filler bunu kolayca yapabilirlerdi ama onların bunu hiç denemediklerini gördü. Meraklı misafirimiz bu sorunun cevabını öğrenmek için oradaki bir fil eğitmenine, fillerin neden orada öylece durduklarını ve neden hiç kaçmaya çalışmadıklarını sordu. Fil eğitmeni şöyle cevap verdi: “Onlar çok küçükken ve çok daha küçükken onları bağlamak için aynı boyda ve aynı güçte ip kullanırız. O ip o yaşta onları tutmak için yeterlidir. Büyüdükçe, ayrılamayacaklarına inanmaya şartlanırlar. Bu şartlanmanın sonucu olarak aynı ipin kendilerini hâlâ tutabileceğine inanıyorlar, bu yüzden asla kurtulmaya çalışmıyorlar.” Fillerin bahçeden kaçmamalarının tek nedeni, zamanla bunun mümkün olmadığı inancını benimsemeleriydi. Hikayeden çıkarılacak ders şudur: Dünya seni ne kadar tutmaya çalışsa da, her zaman başarmak istediğin şeyin mümkün olduğu inancıyla devam et. Başarılı olabileceğine inanmak, onu gerçekten başarmanın en önemli adımıdır.
Depresyondan Çıkış YoluM. Hakan Türkçapar · Epsilon Yayınevi · 2020408 okunma
Reklam
Reklam