• 224 syf.
    ·11 günde·Puan vermedi
    Herkese merhabalar. Öncelikle incelememe başlamadan belirtmek istediğim bazı şeyler var. Uzun zamandır burayı sadece arşiv olarak kullanıyorum. Yazdığım incelemeleri ve paylaştığım alıntıları burası için, okunulsun ya da beğenilsin diye yapmıyorum. Çokça zaman geçince insan okuduklarını unutabiliyor. Hatırlamak isteyebiliyor. Geri dönüp baktığımda okuduğum kitapları hatırlamak istiyorum. Bu nedenle şimdi yazacağım kitapta çokça spoiler olabilir. Olur da bu incelemem karşınıza çıkar, okumak isterseniz bundan haberiniz olsun :)



    Halide Edib'i Halide Edib yaptığı söylenen eserlerinden biri de Handan. Halide Edib okumamıştım daha önce. İlk defa okuyorum ve Handan tanışma kitabımız oldu. Dediğim gibi Halide Edib'i tanımıyordum. Filmlerde, dizilerde Halide Edib'i canlandıran karakterlerden vs yola çıkarak Halide Edib'in tutucu bir Anadolu kadını olduğunu sanıyordum. Aslında tam olarak öyle değilmiş. Handan benim bu konuda yeniden fikir sahibi olmamı sağladı.

    Bu kitabın adı her ne kadar Handan ise, o kadar da Refik Cemal, o kadar da Neriman. Neriman Cemal Bey'in yeğeni ve Handan da Cemal Bey'in üvey kızı. Kitapta Handan'ı Neriman'ın yeğeni olarak tanıtıyor fakat aslında kuzeni oluyor. Refik Cemal de Neriman'ın kocası. Refik Cemal'in arkadaşı Server, Handan'ın kocası Hüsnü Paşa ve bir de Doktor Şe var. Kitap bu karakterlerin mektuplaşmalarından, mektuplarından oluşuyor. Zaman olarak 1900'lerin başı, Abdülhamid'in dönemine tekabül ediyor. Zaman yavaş ilerleyen fakat çok harcayan bir zaman. Mekan gizlenmemiştir. Londra, Paris, İstanbul ve İtalya'da geçer. Aşırıya kaçmadan betimlemelere yer verilmiştir mekanlarla ilgili.

    Bu kitap hakkında bir aşk dörtgeni desem yanlış olmaz diye düşünüyorum... Handan kitabın başlarında yurtdışındadır. Neriman ve Refik Cemal evlenirken yurtdışından müdahalelerde bulunur. Gelinlik ve eşya seçimlerine kadar karışır. Ailede sözü geçen bir kadındır. Neriman, Handan'a tarifsiz duygularla bağlılık ve sevgi duyar. Refik Cemal bundan epey rahatsız olur. Neriman'ı çok seviyordur ve bu sebepten Handan'ı içten içe kıskanır. Neriman çok güzel Handan ise güzel olmayıp da albenisi olan kadınlardandır. Neriman ile Refik Cemal evlendiği sırada, Handan Hüsnü Paşa adlı bir zengin koca ile evlidir. Öncesinde ise(ki bu sonraları ortaya çıkar) Handan'ın Nazım adında bir hocası vardır ve Handan'a aşık olur. Handan da ona karşı boş değildir. Fakat Nazım adı gibi kavgada, sokakta, İsyanda olan, emelleri olan devrim yanlısı bir adam. Handan'ı da bu uğurda sevilebilecek tek kadın olarak görür. Lakin Handan bunu kabullenemez. Onu kendisi olduğu için sevmediğini düşünür. En sonunda Hüsnü Paşa ile evlendiğinde Nazım hapishanededir. Ve Handan'a bir mektup yazar, kendini asarak intihar eder.

    Refik Cemal sosyoloji, siyaset, toplumsal konular hakkında donanımlı bir adamdır. Okumayı ve tartışmayı sever. Karısı Neriman ise onunla tamamen zıttır bu konuda. Refik Cemal ne zaman konuşmak istese Neriman sıkılır. Handan ise tam Refik Cemal'in kafasındadır. Bir gün Handan ve kocası Hüsnü Paşa'yı ziyarete gider Paris'e. Orada ilk defa Handan ile sohbet ederler. Ve Refik Cemal Handan'a sempati duymaya başlar. Konuşmaları, bilgisi onu çok etkiler.
    Daha sonraları Nazım'ın Handan yüzünden intihar ettiğini öğrenince tekrar ona karşı kin duymaya başlar.

    Refik Cemal ile Neriman birbirine sadakatle bağlı bir çifttir. Gelelim Handan ve Hüsnü Paşa evliliğine...Hüsnü Paşa Handan'ı birçok kadınla aldatır. Bunu alenen yapar. Bir gün yine bir metresi ile gider ve Handan'a İstanbul'a babasının yanına gitmesini söyler. Handan ise Londra'da Nerimanlarda kalır. 3 aylık bir süredir bu. Bu sürede Handan sürekli Hüsnü Paşa'ya yazar ve ondan gelecek haberi bekler. Ümitle kendisine dönmesini bekler. Aynı zamanda Neriman'ı kıskanmadan edemez. Refik Cemal'e olan hayranlığı gittikçe artar. Refik Cemal de Handan'a karşı bu tür duygular içerisindedir lakin bunları kendine bile itiraf etmekten kaçınır. Handan Hüsnü Paşa'nın dönmesini bir yandan da Refik Cemal'e karşı hissettiklerini dizginlemek için ister. Aslında Hüsnü Paşa'ya tam anlamıyla bir aşk duymaz. Alışkanlıktan gelen bir bağlılıktır bu. Hüsnü Paşa Handan'a dönmeyeceğini açıklar. Evliliğin ona göre olmadığını, rahat bir yaşam istediğini belirtir. "Beni bekleme" der. Handan kahrından yataklara düşer ve ateşli spazmlar geçirmeye başlar. Sonunda tanısı konulur: "menenjit"
    Handan menenjite yakalanmıştır ve belki de ölecektir. Bu hastalık süresince onunla hep Refik Cemal ilgilenmiştir. Neriman tam bu sırada ikinci çocuğunu doğurur çünkü. Bir de hasta bakıcı tutarlar. Refik Cemal ve hasta bakıcı Handan'ın ihtiyaçlarını giderir. Handan gittikçe kötüleşir ve bilincini devamında hafızasını yitirir. Doktor Şe'nin isteği üzere İtalya'ya götürülür ve Handan'ın hafızası yavaş yavaş geri gelmeye başlar. Ama Handan hafızasını yitirmiş olduğu o süre zarfında da her şeyi hatırlamaya başladıktan sonra da Refik Cemal'i çok sever...Hatta Neriman'ın kocası olmasına rağmen! Tam iyileşmişken yattığı hastanede Neriman'a olan ihanetin ağırlığına dayanamayarak ölür...
  • ATATÜRK'ÜN İNÖNÜ'YE YAZDIĞI MEKTUP

    Sevgili Paşam!...
    Cumhuriyet'in ilk Başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme. Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın. Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Baş Delegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın. Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim. Bize geri, borçlu ve hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz. Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 kilometre kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin Kuzeyini Güneyine, Batısını Doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda. Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olana bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyetle de, insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor. Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı % 60'ı geçiyor. Nüfusun % 80'i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölümü göçebe. Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir'in bazı semtlerinde var. Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan'dan gelen göçmen sayısı 400 bini geçecek. İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitim sorunu hiç çözülmemiş. OYSA CUMHURİYET'İN İNSAN MALZEMESİNİ HAZIRLAMALI, NAMUS CEPHESİNİ GÜÇLENDİRMELİYİZ. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor. Raporlarda daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları Bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler. Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz. Hedefimiz milli iktisat. BAĞIMSIZLIĞIN SÜREKLİ OLMASI İÇİN İKTİSADİ BAĞIMSIZLIK TEMEL İLKEMİZ OLMALI! Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı. Cumhuriyete uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. AMA YILMAMAK, UCUZ VE GEÇİCİ ÇARELERLE YETİNMEMEK, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak ve bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim.
    Allah yardımcımız olsun!
    Gazi Mustafa Kemal
  • Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
    Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
    Pervane olan kendini gizler mi hiç alevden?
    Sen istedin ondan bu gönül zorla tutuştu.

    Gün, senden ışık alsa da bir renge bürünse;
    Ay, secde edip çehrene, yerlerde sürünse;
    Her şey silinip kayboluyorken nazarımdan,
    Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse…

    Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,
    Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla!
    Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince
    Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince
    Gönlümdeki azgın devi rüzgarlara attım;
    Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.
    Gözler ki birer parçasıdır sende İlahın,
    Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın,
    Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin;
    Sen öldürüyorken de vururken de güzelsin!

    Bir başka füsun fışkırıyor sanki yüzünden,
    Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden…
    Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı,
    Vaslınla da dinmez yine bağrımdaki ağrı.
    Dinmez! Gönülün, tapmanın, aşkın sesidir bu!
    Dinmez! Ebedi özleyişin bestesidir bu!
    Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı,
    Görmek seni ukbadan eğer mümkün olaydı.
  • “Sevgili Bilge, bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.
    İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde
    bırakmasaydım. Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine
    düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla.
    Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi de geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslında bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu kararlar. Şimdi her satırı, “bu satırı da neden yazdım?” diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terk edinceye kadar gidip gelen aziz varlık masalına kimse inanmayacaktır.

    Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak
    durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları
    tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.

    Bu nedenle sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)

    Geçen sabah erkenden albayıma gittim. Bugün sabahtan akşama kadar
    radyo dinleyeceğiz, dedim. Bir süre sonra sıkıldı. (İnsandır elbette
    sıkılacak. Benim gibi bir canavar değil ki.) Bunun üzerine onu zayıf
    bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakkı olmadığını yüzüne bağırdım. (Ben yalnız kalmalıyım. Başka çarem yok.)
  • Adımlarınla bölünmüş,
    Ve orman sevdalısı bir zorlu rüzgar gibi.
    El savuruşunla dağılmış yüreğimden
    Evden atılan tozum ben sabahları..

    Ve gün boyu sabırla göze görünmeden geri gelen toz.

    Farkına varılmadan büyüyen sarmaşık,
    Kırılıp atılıncaya dek candan, bağlı büyüyen
    Aşınan taşım ben sen gele geçe..
    Bekleyen iskemle her zamanki yerde seni.
    Boşluğa bakarken alnının yaktığı cam,
    Yalnız sana bir şey söyleyen beş paralık bir roman,
    Okunmadan unutulmuş açık bir mektup
    Yarıda kesilmiş bir tümce
    ki değmez dönüp tamamlamaya..

    İçinden geçilmiş odaların ürperişi
    Ardında bıraktığın ıtır kokusu
    Ve dışarı çıktın mı aynan gibi mutsuzum