Gözde
Stefan Zweig'ın tarzı olduğu üzere bol psikolojik tahlilleri olan kısacık ama etkisi uzun süren, film tadında bir kitap. Dili sade, akıcı, okuması kolay, bir oturuşta okunabilir.
Ressam Ferdinand, eşi Paula ile ülkesinde devam etmekte olan savaştan kaçar ve İsviçre'de özgür hayatlarını kurarlar. Sanatını İsviçre'nin doğasında icra etmeye çalışan Ferdinand'ın tüm iç huzuru, ülkesinden gelen askere çağrı mektubu ile kaçar, aslında her ne kadar özgür hayatlarını kurmuş olsalar da Ferdinand hep, o mektubun geleceği günü beklemektedir. Böyle diken üstünde yaşanan hayat olur mu, buna özgürlük denir mi?
Paula eşinin savaşa gitmesini, bu özgür ortamı bırakmasını istememektedir. Onu özgür, korkusuz bir adam olduğu için sevdiğini, zayıf iradeli bir adamdan ne çocuk istediğini ne de savaş yetimi bir çocuk büyütmek istediğini belirtir. Eşinin baskısı ve vicdanı arasında kalan Ferdinand ne yapacak, neler yaşayacak?
Savaşı, insanların savaş karşısında hissettiklerini, eşler arası diyaloglarda empati kurdurarak okura çok güzel aktarmış, Stefan Zweig.
Mecbur hissetmek insana neler yaptırabilir, hangi ruh hali içinde oluruz, mecbur hissedip de yapıyorsak o şeyi değerli olur mu, mecburen yapmak son çıkıştaki her şeyi bir kenara bırakıp kendinden ödün vermek değil midir aslında? Bir şeyi mecburen yapacak kadar çok mu zamanımız var, birkaç kere mi geliyoruz bu hayata, kendinden ödün vermeye değer mi?
Birkaç alıntı:
Vatan onun için artık daha çok bir hapishane, bir mecburiyetti. Yabancı diyar ise dünyadaki vatanı, Avrupa insanlık demekti. /#163937225
Ben özgürlüğümden başka bir şey istemiyorum. /#163937459
"Ayrıca devlet bile bir insanı cinayet işlemeye zorlayamaz, buna hakkı yok..."
MecburiyetStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202175bin okunma
Gözde
Yazarın ilk kitabı, 1963 yılında dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşmuş, 'Eski Bahçe' adıyla 1978 yılında basılmıştır. Yazarın vefatıyla, sonraki öyküleri Eski Bahçe ile birleştirilmiş, 'Eski Bahçe-Eski Sevgi' adında 1987 yılında çıkarılmıştır. Eski Bahçe kısmında 11, Eski Sevgi kısmında 12 öykü olmak üzere kitap; 23 öyküden oluşmaktadır. Eski Sevgi bölümündeki 'Gökkuşağı, Rotterdam’da, Öğleden Sonra, Stein Alanı’ndaki Postanede, Papaz Kausch, Eski Sevgi' adlı 6 öykü Almanca yazılmış, yazarın ölümünden sonra, kardeşi Sezer Duru tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Ayrıca Eski Sevgi bölümündeki 4 isimsiz öyküye başlıklar, ilk baskıyı yapan Ada Yayınları tarafından konulmuştur.
Tezer Özlü ile tanışma kitabım. İlk sayfalarda yazarın dilini, anlattıklarını, hayata karşı tavrını çok garipsedim ama kitabı okudukça beni içine çekti, belki de kendimden birşeyler buldum. Buhran, melankoli, karamsarlık, acı, umutsuzluk, ölüm, yalnızlık ögeleriyle ruhun kara bulutlarında dolaşırken bir baktım, kitap bitmiş.
Betimleme yeteneği çok başarılı. İyi bir gözlemci olduğunu düşünüyorum. Okuyucuyu söylediği mekana götürüyor, anlattığı karakterleri gözde çok iyi canlandırıyor. Yaptığı tespitler çok yerinde; şu yaşadığımız zamanlarda birçok kişinin hislerine, o yıllardan tercüman olduğunu düşünüyorum. 1980 Türkiyesinin toplumsal olaylarında hissettiklerine, öykülerinde yer vermiş; varoluş sorgulamalarını, iç sancılarını çok güzel bir şekilde yansıtmış.
İlk sayfalarda kitaba olumsuz ön yargılarla yaklaşsam da, kitabı bitirince sevmiş olmam dolayısıyla, yazarın diğer kitaplarını da okuyacağım.
Sevdiğim birkaç alıntı:
Yaşı olmayan biriydi. Tıpkı ölüm gibi. /#165949281
Neresinden tutacaklar bu ülke üzerine tepeden kabusların en büyüğü olarak inen,
Gözde
Şükrü Erbaş ile tanışma kitabım 'Yaşıyoruz Sessizce'yi beğenerek okuduğum için şairin başka bir kitabı olan 'Bağbozumu Şarkıları'nı da okumak istedim.
Kitap; şiir, diğer şairlerden alıntılar ve düz yazılardan oluşuyor. Şairin henüz ikinci kitabını okuyor olmama rağmen yazmaya olan aşkını fark ettim. Bu kitapta da eşine olan aşkından satırlar bulunmakla birlikte, toplumsal konulara da parmak basılmış; aile ilişkileri ve siyasal eleştirileri de görüyoruz. Aşk, hüzün, özlem ,ölüm, yalnızlık gibi soyut ögelerin de var olduğu çok yönlü bir kitap.
Birkaç saat içinde bitirdiğim kitap bana göre 'Yaşıyoruz Sessizce' nin biraz altında kaldı.
Kitaptan birkaç alıntı:
Senden uzak aldığım her soluk, ihanete dönüyor. /#163858949
Öğrendiği her yeni cümleyle, küçücük hayatını hem biraz daha sevip, hem de o hayattan biraz daha uzaklaşacağını,
o yaşlarda hangi çocuk bilebilir ki... /#163869537
Amerikan yardımı süt tozunun, belleğimi bugün bile ayağa kaldıran bulantı günleri. Öğretmenimiz nasıl da her şeyi biliyordu! /#163868973
Yıllarca küfrettikleri devrimcilere, Deniz-Yusuf-Hüseyin'in idamlarından sonra, derin bir mahcubiyet ve saygıyla nasıl ağladıklarım da gördüm onların. /#163868839
Annem yine sustu
Alyansını çevirip duruyor parmağında
Hiç geçmiyor duvardaki zaman. /#163867615
Uyandım. Yaşadığıma bir daha şükrettim. Birazdan kalkacaksın. Odan can bulacak. Eşyalar kirpik kirpik uyanacak. Aynan bayram yeri. Su değil parmakların akacak musluktan. Terlikler ayaklanacak. Giyindiğin her şey teninle sarhoş. Pencere, korunun rüzgârıyla öpecek ensenden. Işık, ışığa karışacak. Ben, bütün bunların ortasında, titreyerek bakacağım sana.
Gözde
Tamamen çerez niyetine, dinlenmek, kafamı dağıtmak amacıyla seçtiğim bir kitaptı, yani kitaptan hiçbir beklentim yoktu.
Konusu okumaya başladığım andan itibaren beni içine çekti ve beklentimin üzerinde çıktı. Dili sade, okuması çok kolay, akıp giden ve merak ettirici bir kitap.
1933 yılı Vera Ray ve 80 yıl sonrası, 2013 yılı Claire Aldridge.
Her iki yılın mayıs ayında ilginç bir şekilde çıkan kar fırtınası, farklı iki zaman diliminde yaşayan bu iki kadının yollarını keşiştiriyor. Kahramanlarımızın başka bir ortak yönü daha var: Evlat acısı.
Peki bu ortak acı, farklı zamanlarda ve farklı ekonomik koşullarda yaşanırsa, bu kadınların yaşadıkları da ortak olur muydu?
Buhran yıllarında ve ekonomik özgürlüğü olmayan bir kadın, evladı için neleri göze alır, neler yaşamak zorunda kalır, kadının hikayesi nasıl biterdi?
Kafam dağılsın ama sürükleyici de olsun tadında bir kitap arayışındaysanız severek okursunuz ama kütüphanenizde bulunmasına gerek var mı, bence yok.
Sarah Jio - Böğürtlen Kışı
Gözde
Kütüphane rafları arasında dolaşırken adından dolayı dikkatimi çekti ve hemen arkasını okudum, konusu da çok ilginçti.
Olay, II.Dünya Savaşı sırasında Paris'i işgal eden Nazi Almanyasının, Fransa'da tek bir Yahudi bile bırakmadan acımasızca onları katlettiği, zulüm yıllarında geçiyor.
Parisli Mimar Lucien Bernard'a ucunda ölüm riski bulunan bir iş teklifi gelir: Alman subayının bile bulamayacağı bir gizlenme yeri tasarlamak, hem de bir yahudinin saklanması için. Savaş yıllarında iş bulma sıkıntısı çeken ve paraya ihtiyacı olan mimarımız işi kabul eder ve Nazi askerine, mimarlık yeteneği ve zekasıyla meydan okumayı, içten içe kafaya takar.
Kitapta Almanların Yahudilere uyguladığı zalimliğin Fransa'daki etkileri, Fransız halkının Yahudilere tutumu, savaşın insanlar üzerindeki etkileri, çaresizlikler, ölümün bir nefes ötede olmasının nasıl bir duygu olduğu, toplumda vicdanı ile hareket edenleri, paranın yine birçok şeyin yolunu açtığı; merak ve gerilim duygularıyla sanki kahramanların yanındaymışız hissi verilerek anlatılmış.
Savaşın acımasızlığında bile toplumda vicdanı ile hareket edenler oldukça, insan kalabilmenin mesajı çok güzel verilmiş.
Yazar Charles Belfoure, aynı zamanda bir mimar. Anlatılan dönemin mimarisi, mimari anlayışı, kitapta tasarlanan mekanların tasvirleri, mimari mekan analizleri, detayları; tüm okuyucuları sıkmayan ve bu saklanma yerlerini gözlerinde canlandırabilen, bir anlatım kullanmış.
Dönem hakkında bilgi edindiğim, sürükleyici, özellikle sonlara doğru gerilim türüne dönüşen bu ilginç konulu kitabı, herkese tavsiye ederim.
Charles Belfoure - Paris Mimarı