TEĞMEN — (Üsteğmene döner) Neden?
ÜSTEĞMEN — Çan dört kişi alır; biz dokuz kişiyiz.
TEĞMEN — (Yüzbaşıya) Ya çana giriş sırası?
YÜZBAŞI — Sırası gelince sorarsın!
TEĞMEN — Yine mi ümitsizlik? Dalgıç inebildiği halde yine mi ümitsizlik?
YÜZBAŞI — Sadece ümit... Hayat, ümit demek...
TEĞMEN — Korkuyorum! Ümit etmekten korkuyorum!
YÜZBAŞI — Yanıma gel, Teğmen!
(Teğmen ilerler. Yüzbaşının karşısında durur.)
YÜZBAŞI — (Gülümseyerek, Teğmene...) Senin ne zaman düzelecek sinirlerin? Hani ya vaadin?
TEĞMEN — Allah, imtihan üstüne imtihan çıkarıyor karşıma... Dayanamıyorum!
YÜZBAŞI — Ah, dayanabilsek Teğmenim, dayanabilsek!...
TEĞMEN — Sizin dayanamayacağınız ne olabilir ki?...
YÜZBAŞI — Benim mi? Ben senin bu halini görmeye bile dayanamıyorum!
(Yüzbaşı bir adım atar. Halinde derin bir rikkat)
YÜZBAŞI — Balo gecesini hatırlıyor musun? O ılık, tatlı geceyi?..
(Işıklar kararırken çok uzaklarda ağır bir vals sesi... Teğmen ağlar, Yüzbaşı okşar.)
Platon yöneticilerle yönetilenler arasındaki ilişkiyi bir ebeveyn-çocuk ilişkisi gibi düşünmektedir. Platon biraz bizim geleneğimize de uygun düşen bir tarzda adeta yöneticiyi ‘bir bilen’, devleti bir “ baba’ olarak görmektedir. Ama yöneticilerin babalık fonksiyonunu yaptıkları bir toplumda çocuklar hiçbir zaman büyüyememekte, kişilik sahibi, sorumlu bireyler haline gelememektedirler. Bu da çağdaş eğitimin doğru bulmadığı bir eğilim yöntemidir.
Sonra Platon hem eksik, hem yanlış bir benzetme yapmaktadır: Yöneticiyi hekime, yönetileni hastaya benzetmektedir. Bir hekimin hastanın hastalığının ne olduğunu bilme ve ona bir tedavi önerme hakkı olduğu kadar hastanın da bu tedavinin kendisi için yeterli veya şifa verici olup olmadığını görme ve eğer bu tedaviden şifa bulmuyorsa hekimini değiştirme hakkı vardır. Aristoteles’in, Politika adlı kitabında demokrasiyi savunmak üzere ileri sürülebi lecek bir kanıtı, bir kunduradan kunduracı kadar kundurayı ayağına giyenin de anladığı ve onun başardı bir kundura olup olmadığını söyleme hakkına kunduracı kadar, hatta daha fazla onun da sahip olduğunu hatırlatması son derece yerinde olmuştur.
Kısaca, yaşamak birtakım çıkarlara uygun olarak tercihler de bulunmaktır. İyi bir toplum, bu tercihlerin en barışçıl bir şekilde ifade edildiği ve gerçekleşme imkânını bulduğu toplumdur.
Yöneticilerin görevi de kendi tercihlerini veya doğrularını yönetilenlere zorla kabul ettirmek değil, yönetilenlerin mümkün olduğu kadar kendi standartlarına göre kendileriyle ve birbirleriyle birlikte yaşamalarını mümkün kılacak önlemleri almaktır.
Oysa bir siyasetçinin veya siyasal grubun aldığı siyasi bir karar, bir ulusun, başka ulusların, hatta insanlığın kendisinin kaderi üzerinde etkili olabilme potansiyeline sahiptir.
Çağdaş devletlerin gücü eskiden olduğundan çok daha fazladır. Zamanla devletin gücünün azalacağı, hatta ortadan kalkacağı yönündeki kehanetler veya beklentiler kesinlikle boşa çıkmıştır. O, bugün istesek de istemesek de, beğensek de beğenmesek de yurttaşlarının veya uyruklarının hayatlarının hemen her alanını kapsama, bu alanların bütün ayrıntılarını bilme, şekillendirme imkânına kavuşmuştur. İnsanların artık eskiden olduğu gibi, dağ başına gidip devletten kaçma imkânları kalmamıştır.’O Kaide insanlar ya devleti ve siyasi hayatı sürekli ve bilinçli bir sorgulama ve denetim altında bulundurup, onların doğru buldukları bir biçimde şekillendirilmesine aktif olarak katılacaklar veya kendilerinin ve hayatlarının en arzu etmedikleri bir biçimde devlet ve diğer siyasi mekanizmalar tarafından biçimlendirildiğini görmek zorunda kalacaklardır. O halde siyaset, insanın kendisinden kaçınamayacağı ve kaçmaması gereken kaderidir. Ünlü bir deyişi biraz değiştirerek söylersek ‘Siyaset artık yalnızca siyasetçilere bırakılamayacak kadar ciddi bir iş” haline gelmiştir.
Hayatımızın büyük bir bölümünün siyasi kurumlar ve süreçler tarafından belirlendiği günümüz dünyasında siyasetten kaçmak, hayattan kaçmaktır. Çünkü unutmayalım ki siyaset veya siyasetçiler savaşlar ve barışlar, özgürlükler veya kölelikler üzerinde karar vermektedirler.