İnsanlık bugün her şeyi "-mış gibi" yaşamaktadır. Humanistmiş gibi, demokratikmiş gibi, Somali'de açlıktan ölenlere üzülürmüş gibi, adalet varmış gibi, kendi seçimleriyle kararlar alırmış gibi, küresel ısınma konusunda hassasmış gibi, Tanrı ölmemiş gibi yaşamaktayız. Tüm duygular sahteleşmiş durumda. Bu durum böyleyken romanların geneli de "romanmış gibi" yazılan, basılan ve okunan şeylere dönüşmez mi? İnsan bile kendi müsveddesiyle, insanımsı olanla yer değiştirmişse, roman da romanımsıyla yer değiştirmiş olamaz mı?
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
“Ama ne var biliyor musunuz? Bazı şeylerin hayatını­za giriş nedeni kendileriyle ilgili değil. Onları bir işaret, baş­ka yazıları okumak için vesile olarak görmek gerek. Sanırım o da öyle bir şeydi. Geldi ve kendisi dışında bir yerleri işa­retleyip gitti. “ “Günün birin­de, ışıkları kapayıp ütüyü prizden çekecek zaman bulama­dan, doğru dürüst bir son söz bile yumurtlayamadan, çat di­ye ölürsünüz.” “Bir sevgiliyi titreyerek beklemiş herkes bilir, insan onun geldiğini kör olsa gene anlar. Rüzgarın soluğundan, havaya dağılan ıtırdan, yere düşen gölgelerin uzayışından bilir, gö­rür, işitir.” “Geçmiş bazen de biten bir şey çünkü, evet. Neyi bir ömür yanınızda taşımak istediği­niz, kalbinizi kimlere emanet edeceğiniz tamamen size kal­ mış. Kendinize neyi reva gördüğünüz de öyle.” “Kızgın değilim. Kendimi de dahil ederek, biz insanların birbirimizi incitme konusundaki cömertliğine üzülüyorum sadece. Her öpücüğün ve hatta sözcüğün, emanet ettikleri­mizde bir ağırlığı olduğunu unutmasak, basit meraklar uğ­ runa başkalarının hayatlarında yangınlar çıkarmasak keşke. Ama kime anlatıyorum . . . Tek ısırık uğruna cennetten kovul­muş bir ırktan böylesi bir diğerkamlık beklemek abesle işti­gal değilse ne?” Bazen tebessüm ederek, bazen boğazımda bir düğümle veya kahkaha atarak ve sonunda gözlerim yaşlı tamamladım bu maratonu. İyi ki …Evet ne demiş Nermin Yıldırım “İnsan neyin ardın­ dan üzüleceğine karar verirken dikkatli olmalı.”
Ermeniler, Rumlar gibi Avrupa ticaretiyle ilgilenmiyorlar, gemile­ riyle Adalar Denizi'nde dolaşmaya da meraklı değiller. Batıyla ticaretleri yok denecek kadar az, kendilerine ait gemileri de yok, ender olarak baş­ kalarınınkinden yararlanıyorlar. Ama Doğuyla yoğun bir ticaret ilişkileri var, Asya'nın içlerine kadar seyahat ediyorlar. Mallarıyla birlikte Bağdat'a, Isf ahan'a ve diğer büyük kentlere giden kervanlara katılıyorlar ve bu taraf ta­ ki bütün iç ticaret onların elinde. İranlıların Türklere ve Ruslara karşı giriş­ tikleri savaşlar nedeniyle her zaman izledikleri ticaret yolları epey sıkıntılı, sınır boylarını ellerinde tutan soyguncu çeteler mallarını yağmalıyor, bun­ dan ürken tüccarlar da her zamanki yollarından gitmeye çekiniyorlar. En büyük gelir kaynakları sarraflık ya da bankerlik hizmeti ver­ dikleri Türk paşaları. İmparatorluk topraklarında yaklaşık 80 paşalık var, her yeni atanan paşa makamının gereğini yerine getirebilmek için bir Ermeninin yardımına ihtiyaç duyuyor. Paşalar genellikle alt sınıflardan yükselerek bu makama geldikleri için kişisel varlıklara sahip olamıyor­ lar, yaptıkları ilk iş kendilerine, hançer, piştov ve kaf tan gibi bir paşanın zorunlu bütün gereçlerini sağlayacak bir Ermeni bulmak oluyor. O kişi bundan sonra paşanın Babıali'ye karşı teminatı oluyor, genellikle nakit ödenmesi istenen paşalık vergisinin toplanmasını sağlıyor, böylece hem tüccar, hem de banker olarak epey bir gelir sağlıyor. Paşa için yaptığı bütün alımlarda şirket payı olarak yüzde ıo, avans olarak verdiği bütün paradan da ayda yüzde 2 alıyor; duyduğuma göre paşalık gelirlerinin üçte biri Ermenilere gidiyormuş. Ancak bazen aniden mallarını ve hayatlarını da kaybedebiliyorlardı. Babıali para sıkıntısına düşünce bu kadar zengin­ leşmiş bir sarrafa bunun bedelini
Cezalandırmaların suç işleme eğiliminde olanlara ibret ol­ masını sağlamak için mutlaka halkın önünde yapılması adetten­ di. Teşhir yine bu anlamda çok büyük önem taşıyordu. Suçlula­ rın ya da cesetlerin çeşitli şekillerde teşhir edilmesi Ortaçağ Türk devletlerinde yaygın bir gelenekti. Böylece suç işleme eğiliminde olanların bundan ibret alarak korkacağı ve suç işlemekten vaz­ geçeceği düşünülürdü. Çoğunlukla şehirlerin giriş kapılan çok kullanılırdı. Mesela Kahire' deki Zuveyle kapısı bu iş için en fazla kullanılan mekandı. Kapıyı ilk gördüğümde hala geçmişteki özelliğini koruyor olması beni çok şaşırtmıştı. Ahşap görünümlü olmakla birlikte çok heybetli bir görünüşü vardı. Yüzyılların yor­ gunluğunu taşıdığı her halinden belli olan kapının ahşap kısım­ lan üzerindeki demir çubuklar ve halkalar, sağlamlığının sanki birer delili gibiydiler. Şu anda tarihin tozlu sayfaları arasında kal­ mış olan dönemlerinin oldukça popüler pek çok şahsiyeti, ya bu kapıda asılmış ya da cesetleri teşhir edilmişti. Kapının önünde durmuş bunları hayal ederken, sanki bunlardan birisini o an ye­ niden yaşıyordum: Memluk Dcvlcti'nin son hükümdarı Tuman­ bay'ın, Yavuz Sultan Selim tarafından bu kapıda asılmasını ... O heybetli sultan kullanılan urganın iki kez kendisini taşıyamayıp kopması üzerine ancak üçüncü kerede asılabilmişti. Zuveyle ka­ pısı kim bilir daha nice farklı ölümlere şahit olmuştu. Belki de o nedenle bu kadar yorgun gözüküyordu!
Sayfa 265 - Küre yayınları 2010
Araştırma-İnceleme Siyaset-Politika Tarih
Felsefe Taşı
"Felsefe taşı"na yönelik bir başka söylence ise bu taşın, şeytan cennetten kovulduğunda dünyaya gelmiş olduğudur. Şeytan kovulurken, güya tacından bir taş düşmüş ve buna sürgün taşı denmiştir, işte bu taşın ünlü "felsefe taşı" olduğu da iddia edilir. Yeniden hikâyemize dönecek olursak, simyayla ilgilenen Nicholas Flamel kuşkusuz "felsefe taşı"nın adını duymuştu. Hatta geçmişte birinin bu taşı bulduğuna, bunu bir yerlere yazdığına ve bir gün o metnin eline geçeceğine inanıyordu. Fakat onu "felsefe taşı"nı aramaya yönelten gördüğü bir düş olmuştu. Bir gece rüyasında, geniş kanatları ve görkemli bedeniyle bir melek görmüş. Melek elinde bir kitap tutuyormuş. Bizim sahafa şöyle seslenmiş: "Bu kitaba iyi bak Nicholas. Başlangıçta ne sen ne de başkası bu kitabın tek bir sözcuğunü, tek bir satırını bile anlamayacaksınız. Ancak gün gelecek, kimsenin okuyamadığını sen okuyacaksın, kimsenin göremediğini sen göreceksin." Flamel'in bu rüyayı görmesinin üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra dükkânına bir adam gelmiş. Adam elindeki 21 sayfadan oluşan elyazması kitabı satmak istiyormuş. Flamel elyazmalarını inceler incelemez bu kitabın meleğin elindekiyle aynı olduğunu fark etmiş. Özenle hazırlanan kitabın sayfaları altın kenarlıymış. Ağaç kabuğundan yapılmış sayfalar renkli resimler ve sıradışı sembollerle doluymuş. Giriş sayfasında, bu elyazmasını kaleme alan kişinin bir Levit (rahiplerin geldiği bir İsrail kabilesinden olan kişi), bilgin ve astrolog olan Yahudi Abraham olduğu belirtilmekteymiş. Flamel, Yahudi Abraham'ın kitabını satın almış ve 21 yıl boyunca çözmeye uğraşmış. Ama bu son derece zor bir uğraşmış. Başa çıkamayınca, kitabın kopyalarını çıkarıp onu çözebilecek birilerini aramaya başlamış. Elyazmalarının eski İbrani dilinde yazıldığını
Sayfa 270
Roman