Savaş yıllarının bunalımı eşliğinde, değişen Amerikan değerlerini temsil eden genç ve güzel kahraman Holly Golightly, okuması keyifli bir karakter. Kuralları sevmeyen, gelenek-göreneklerinin yanından bile geçmeyen, kafasına göre yaşayan, ne zaman ne yapacağı hiç belli olmayan bu güzel ve çekici kadının hikayesini, aynı apartmanda yaşayan komşusunun ağzından anlatmayı seçmiş yazar.
Süse, gösterişe, şaşaaya olan abartılı tutkusu ve ciddi konulardan sürekli kaçması ile Holly, savaş sonrası şekillenen yeni bir hayat tarzının prototipi gibi. Ne zaman bir sorunu olsa, ne zaman zor bir konuda karar vermesi gerekse, -romanda bir tek cümle dışında hiçbir yerde geçmeyen, ancak esere adını veren- Tiffany mağazasına gitmek istiyor.
“Kötü kırmızılığa yakalanmak çok korkunçtur. Korkmaya ve cehennemdeymişsin gibi terlemeye başlarsın, neden korktuğunu da bilmezsin. Yalnızca kötü bir şey olacaktır, fakat ne olacağını bilmiyorsundur. En iyi şeyin, bir taksiye binip Tiffany'ye gitmek olduğunu buldum. Oranın sessiz ve gururlu görünüşü beni bir anda durgunlaştırıyor. Orada kimsenin başına kötü bir şey gelmez; güzel giysili iyi adamların, gümüş süslemeleri olan timsah derisi cüzdanların kokuları arasında böyle bir şey olamaz.“
Bir yandan çılgın partiler veren, delicesine para harcayan, bu parayı da zengin erkekler üzerinden, yazarımızın tanımlamasıyla “Amerikan usulü Geyşa’lık“ ile kazanan Holly, dışarıdan çok mutlu ve umursamaz görünüyor. İç dünyasında ise, erkeklerle olan ilişkilerinde yaşadığı aşağılanmanın, düşünmemeye çalıştığı geçmişinin ve derinlerde yatan acılarının altında eziliyor. Mutlu görünüyor ama hiç de mutlu değil. Kardeşini savaşta kaybetmenin, ailesini geride bırakmanın, geleneklerinden uzaklaşıp tek başına kalmanın acısını yaşıyor, Ama, bu acılara rağmen, özgürlüğünü