• Hasan-ül Basrî'nin (R.A.) bildirdigine göre Peygamber'imiz (S.A.S.) ölümü,

    "Onun sikinti ve acisini anlatirken «onun yol açtigi aci üçyüz kiliç darbesininkine bedeldir". buyurdu.

    Peygamber'imize (S.A.S.) bir gün ölüm acisi hakkinda sormuslar, O da buyurmus ki:

    "En kolay ölüm; yünlü kumasa batmis dikene benzer. Yünlü kumasa batmis diken, yaninda yün lifleri söküp almadan çikar mi?"

    Yine Peygamber'imiz (S.A.S.) bir gün agir bir hastayi ziyaret ederken buyurur ki:

    «— Ben bunun ne çektigini biliyorum. Tek tek bütün damarlari ayni anda ölüm sancisi içindedir.»

    Hz. Ali (K.V.) mücâhidleri savasa tesvik ederken öer ki; «Eger öldürmezseniz, ölürsünüz. Nefsimi kudret elinde tutan Allah (C.C)'a yemin ederek söylüyorum ki: "Bin kiliç darbesi indirmek, bana göre yatakta ölmekten daha kolaydir."

    Evzci (R.A.) der ki. «Duydugumuza göre ölü tekrar dirilip mezarindan dogrüluncaya kadar, ölüm acisi çekmeye devam eder.»

    Seddat Ibni Evs (R.A.) der ki; «Mü'min için dünya ve âhiretin en korkunç olayi ölümdür. Onun acisi, testere ile biçilmekten, makas ile dogranmaktan ve kazanda kaynamaktan daha siddetlidir. Eger ölü diriltilerek yasayanlara basindan geçenleri anlatsa, dünyalilar ne yiyip içip eglenebilir ve ne de uykudan tad alabilirdi.»

    Zeyt Ibni Eslem'den, o da babasindan naklen rivayet olunur ki: «Mü'min dünyadaki ameli ile ulasabilecegi derecelerden birisine ulasamamissa kendisine siddetli ölüm acisi çektirilir de ölümün sarsinti ve acisi sayesinde cennetteki derecesini elde eder.

    Kâfirin de karsiligi verilmemis bir iyiligi varsa cani kolay alinir da iyiliginin sevabini tüketerek cehenneme gönderilir.»

    Bir çok agir hastalara ölmek üzere iken neler hissettiklerini sormayi aliskanlik haline getiren bir ma'rifet ehline komada iken:

    «Sen ölümü nasil buluyorsun?» diye sorarlar. Cevabi söyle olur: "sanki gökler yere kapaklanmis ve sanki canim ignenin deliginden çikiyor."

    Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    «— Ani ölüm, mümin için rahata kavusma ve agir günahkâr için de hayiflanma vesilesidir.»

    Mekhul'den rivayet olunduguna göre: Peygamber'imiz {S.A.S.) buyuruyor ki:

    «— Ölünün bir tek kili gök ve yer halki arasina düsse hepsi, Allah (C.C)'in izni ile, ölürdü. Çünki ölünün her kilinda ayri bir ölüm vardir, ölümün degdigi her canli da ölür.»

    Rivayet edildigine göre: "ölüm acisinin bir damlasi yeryüzü daglarina düsse hepsi erirdi."

    Rivayet edildigine göre Hz. Ibrahim (A.S.) ölünce ulu Allah (C.C) ona: «Ey dostum, ölümü nasil buldun?» diye sordu. Hz. Ibrahim (A.S.) de «Yas yüne batirilmis geri çekilen sis gibi» diye cevap verdi. Bunun üzerine Allah (C.C.) ona: «Üstelik biz onu senin için kolaylastirdik.» buyurdu.

    Yine rivayet edildigine göre ruhunu Allah (C.C) teslim ettigi zaman Rabbi Hz. Musa'ya (A.S.) «Yâ Musa, ölümü nasil buldun?» diye sorar. Musa de su cevabi verir: «Kizartilmak üzere canli canli tavaya konmus ne ölüp huzura kavusan ve ne de uçup kurtulabilen bir serce gibi hissettim.»

    Baska bir rivayete göre de «Kendimi kasabin eli altinda canli canli yüzülen bir koyun gibi hissettim» diye cevap verir.

    Rivayet edildigine göre Peygamber'imiz (S.A.S.) ölmek üzere iken sonra alnini silerek

    «Allah'im! Ölüm krizini benim için kolay kil» diye dua ederdi.

    Hz. Fâtima {R. Anha) bu arada «Âh babacigim, aci çekiyor» diye aglamaya baslayinca Peygamber (S.A.V)'imiz ona:

    «bu günden sonra babana aci yok» diyerek teselli etmisti.

    Hz. Ömer (R.A.) bir gün Kâ'b-üî Ahbar'a (R. Anhuma) «Bize ölümden bahset» dedi. Kâb da «Peki, yâ emirelmüminin. ölüm çok dikenli bir agaç dali gibidir, bu dal insanin karin bosluguna sokulmus, her diken bir damara takilmis. Arkasindan güçlü - kuvvetli bir adam bu dali geri çekmis, böylece dal aldigini almis, biraktigini birakmis dedi.

    Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    «— Mü'min kul, ölümün sikinti ve krizine karsi çare bulur. Onun eklemleri «Selâm sana. Kiyamet Günü yeniden bulusmak üzere birbirimizden ayriliyoruz» diye birbirleri ile selâmlasirlar.»

    Buraya kadar Aliâh dostlari ve O'nun yakinligin] kazananlar hesabina ölüm krizinin ve acisinin keyfiyetini anlatmaya çelistik. Ölüm onlar için bile böyle olunca bizim gibi günahkârlarin hali acaba nice olur? Ölüm krizi ile birlikte pespese baska felâketler ile de yüzyüze gelinir. Ölüme eslik eden baslica felaketler üçtür:

    Birincisi, yukardan beri anlattigimiz gibi siddetli can çekismedir.

    Ikincisi, ölüm melegini (Azrail (A.S)'i) apaçik görmek ve bu görmenin kalbe salacagi korku ve ürpertidir. Ölüm melegini günahkâr bir insanin ruhunu alirken büründügü kilik içinde, en dayanikli kimseler bile görse buna tahammül edemez.

    Rivayet edildigine göre Hz. Ibrahim (A.S) bir gün Azrail (A.S)'e «Günahkâr insanin canini alirken büründügün kiligi bana gösterebilir misin?» diye sorar.

    Azrail (A.S.) ona «Bunu görmeye dayanamazsin» diye cevap verir.

    Hz. Ibrahim (A.S.), «Dayanirim, sen göster» diye israr edince Azrail (A.S) ona «8asini çevir» der.

    Bir müddet arkasini döndükten sonra tekrar yüzünü dönünce Hz. Ibrahim (A.S.), kapkara yüzlü, saclari diken diken, kötü kokulu, siyahlara bürünmüs, agzindan ve burun deliklerinden ates ve duman çikan bir adam ile karsilasarak yere baygin düser.

    Ayilinca Azrail (A.S.), ilk kiligina dönmüstür. Hz. Ibrahim (A.S.) ona der ki. «Ey ölüm melegi, günahkâr insan ölüm ansnda senin bu kiligin ile yüzyüze gelmekten baska bir felâket ile karsilasmasaydi, bu ona yeterdi» der.

    Ebû Hureyre'nin (R.A.) rivayet ettigine göre Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    "Hz. Dâvûd (A.S.) esine karsi kiskanç bir erkek oldugu için kendisi evden çikarken karisinin üzerine kapiyi kilitlerdi. Bir gün kapiyi kilitleyip gittikten sonra karisi basini kaldirinca yabanci biri ile yüzyüze gelir. Bunun üzerine kadIn hizmetçilere; «Bu adami kim içeri aldi, eger Dâvud gelirse ondan çekecegi var» der. Bu arada Hz.Dâvud (A.S) çikagelir, yabanciyi görür, ona «Sen kimsin?» diye sorar.

    Yabanci da ona «ben kirallardan korkmayan ve onlarin koydugu perdelerle yolu engellenmeyen bir kimseyim» diye cevap verir. Bu cevabi alan Hz. Dâvud (A.S) «Vallahi, o halde sen ölüm melegisin» diyerek oldugu yere yigilip kalir.»

    Rivayet edildigine göre Hz. Isâ (A.S.) bir gün yolda yürürken bir kafatasina rastlar, oyagi ile ona vurarak «Allah (C.C)'in izni ile konus» der. Bunun üzerine dile gelen kafatasi söyle konusur. «Yâ Rûhullah! Ben falan zamanda kraldim. Bir gün basimda tacim, çevremde muhafizlarim ve devlet adamlarim bulundugu halde tahtimda oturuyorken ansizin karsima ölüm melegi çikti.

    Böylece bütün canli uzuvlarim üzerimden ayrilarak canimla birlikte ona gitti. Keski bütün o kalabalik çevrem olmasaydi, keski o kadar hareketli münasebetler içinde degil de yalniz basima yasasaydim.»

    «— iste âsilerin basina gelen musibet budur. Bu musibet itaatkârlarin basina gelmeyecektir.»

    Peygamberler ölüm melegini görenin içine düstügü dehseti degil, sadece ölüm krizini anlatmislardir. Oysa ki, insan ölüm melegini rüyasinda görse ölünceye kadar yemeden içmeden kesilir, ölüm aninde ve o korkunçlukta görmenin dehsetini var hesap et.

    Allah (C.C)'a kulluk görevine bagli kalanlar ise ölüm melegini en güzel ve alimli görüntüsü ile görürler.

    Ikrime'nin Ibni Abbas'dan (R. Anhuma) rivayet ettigine göre Hz. Ibrahim (A.S) kiskanç bir zat idi. Evinde müstakil bir ibadet odasi vardi. Çikarken bu odanin kapisini kilitlerdi. Bir gün içeri girince odanin ortasinda bir yabanci ile karsilasir. Yabanciya «seni evine kim aldi?» diye sorar.

    Yabanci «Sahibi içeri aldi» diye cevap verir. Hz. Ibrahim (A.S), «sahibi benim» der.

    Yabanci «Senden de benden de daha önce evin mülkiyetini elinde tutan beni içeri aldi» diye karsilik verir. Bunun üzerine Hz Ibrahim (A.S) ona, «Bana mü'minlerin ruhlarini alirken büründügün kiligin ile görünür müsün» diye rica eder. Ölüm melegi «Peki. o zaman arkani dön» der.

    Hz. Ibrahim (A.S) de arkasini döner. Bir müddet sonra yüzünü dönünce bir gene ile karsilasir. Hz. Ibrahim (A.S) hadiseyi naklederken yüzyüze geldigi delikanlinin yüz güzelligini, elbisesinin alimliligini ve güzel kokusunu zikretmisti. Gördükleri karsisinda ölüm melegine «mü'min ölüm aninda sadece senin yüzünle karsilassa bu mükâfat ona yeterdi.» der.

    öiüm sirasinda karsi karsiya gelinecek bir diger gelisme de iki muhafiz melegini görmektir. Bu konuda Süeyb (R.A.) der ki:

    «Duydugumuza göre hic bir kimse emellerini yazan iki muhafiz melegini görmeden can vermez. Eger adam kulluk görevine bagli kalmss biri ise melekler ona «Allah (C.C) bizden yana sana hayir versin. Sizi nice iyi mecliste otururtun ve nice iyi amelin islenisine sahit eyledin» derler.

    Eger adam günahkâr biri ise ona «Allah (C.C) bizden yana sana kötülük versin. Bizi nice kötü yerlerde oturmek zorunda biraktin, nice kötü isleri ister istemez görmemize sebep oldun ve nice kötü sözü duymamiza yol açtin. Bu yüzden Allah (C.C) hayrini vermesin» derler.

    Iste bu anda ölmek üzere olan kimsenin gözieri sirf o meleklere dikilir ve artik bir daha dünyayi göremez.

    Ölüm aninda karsilasilan felâketlerin üçüncüsü ise yunahkârlarin cehennemaeki yerierini görmeleri ve bu görmeden önce korkmalarudur. Çünkü onlarin ölüm krizi esnasinda butun enerjileri bosalmis ve kendileri canlarinin çikisina boyun egmislerdir.

    Fakat insanlar ölüm meleginin yüksek sesli bildirisini duymadikça ölmezler. Olüm meleginin bu bildirisi «Ya, ey Allah (C.C)'in düsmani, cehennem sana müjdeler olsun» ve «Ey Allah (C.C)'in dostu, cennet sana müjdeler olsun» seklindedir.

    Iste derin akil sahiplerinin ölüm korkusu bu sebeplere dayanir.

    Nitekim Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    «— Hiç biriniz akibetini ögrenmedikçe. Cennet veya cehennemdeki yerini görmedikçe dünyadan ayrilmaz.»
    (Mekaşefetul kulub sahife,225)
  • bende bulduğun benim de aradığımdı
    sarmaşıp inceldiğimiz o nokta
    hadi tut elimden gezdir sokaklarını
    ansızın yakalan sağanağıma
  • (Hristiyanlığı bozan yahudi vezir. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim.)

    Taassub yüzünden hıristiyanları öldüren yahudi
    pâdişahın hikâyesi

    • Yahudiler arasında, Îsâ düşmanı ve hıristiyanları öldüren zâlim bir hükümdar vardı.

    325 • Halbuki peygamberlik zamanı ve nöbeti Hz. Îsâ'ya gelmişti. Mûsâ devri geçmişti. Öyle olmakla beraber o Mûsâ'nın, Mûsâ da onun rûhu gibi idi.31 31 "Allah'ın peygamberlerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz." Bakara Sûresi 285. O şaşkın pâdişah, Allah yolunda, Îsâ yolunda yürüyen, Hakk dostları olan Mûsâ ile Îsâ'yı birbirinden ayrı sandı.

    338 • O yahudi pâdişahın sapık ve hileci öyle bir veziri vardı ki, hile ile akan suyu bile düğümlerdi. Bu vezir dedi ki: "Hıristiyanlar, canlarını kurtarmak için, dinlerini pâdişahtan gizlerler. 34

    340 • Bu sebeple bu kadar çok hıristiyan öldürme, çünkü, öldürmede fayda yoktur. Din misk ve öd ağacı değildir ki kokusu çıksın. Din, yüzlerce kılıf içinde gizlenmiş bir sırdır. Dışı seninle uyum halindedir. Sana benzer. Ama içi seninle çekişmede, sana uymamaktadır." Pâdişah vezire sordu ki: "O halde ne tedbir alalım? Bir yalan ve hile olan hıristiyanlığın yayılmasını nasıl önleyelim? Ne yapalım ki, dünyada hıristiyanlığı açığa vuran veya gizleyen bir hıristiyan kalmasın." Vezir dedi ki: "Ey pâdişahım, sen bana kızmış, gazap etmiş görünerek emir ver, kulağımı, elimi kestir. Burnumu, dudağımı yardır.

    345 • Ondan sonra beni dar ağacına göndert. Tam o sırada bir şefaatçi senden suçumun bağışlanmasını niyâz etsin. Sen bu işi, dört yol ağzı bir yerde, tellâl çağırılan kalabalık bir pazarda yaptır. Ondan sonra da beni yanından uzaklaştır, uzak bir şehre sür ki ben orada hıristiyanlar arasına şer ve fitne, karışıklık salayım. Ben onlara diyeyim ki: `Ben de hıristiyanım ama, dinimi gizli tutarım'. Ey sırları bilen Allah'ım, sen benim gönlümü, inancımı biliyorsun. Pâdişah benim hıristiyan olduğumu anladı. Yahudilik taassubu yüzünden beni öldürtmek istedi.

    350 • Ben de dinimi pâdişahtan gizlemek, onun dininden görünmek istedim. Pâdişah, benim sırlarımı anladı. Sözlerim onun yanında kusurlu göründü. Dedi ki: Senin sözlerin, içinde iğne bulunan ekmek gibidir. Benim gönlümden, senin gönlüne pencere var. Ben o pencereden senin halini gördüm, onun sözlerine inanmam. Eğer Îsâ'nın rûhâniyeti bana yardım etmeseydi, pâdişah yahudilik gayreti ile beni parça parça ederdi.

    355 • Îsâ uğruna canımı, başımı veririm ve bunu canıma yüz binlerce minnet sayarım. Îsâ’dan canımı esirgemem. Fakat Onun dinine dâir iyiden iyiye bilgim vardır. Hıristiyanlara yararlı olmak için ölmek istemiyorum. O pâk dinin, bilgisizler arasında kalıp yok olmasından üzülüyorum, hayıflanıyorum. 35 Allah'a ve Îsâ'ya şükür ki, biz bu hak dinin yol göstericisi olmuşuz. Belimize hıristiyanlık zünnarını bağladığımızdan beri, yahudilikten kurtulduk.

    360 • Ey insanlar, devir Îsâ'nın devridir. Onun dininin sırlarını candan ve gönülden dinleyiniz." Vezir, bu hileyi, pâdişaha sayıp dökünce pâdişah'ın gönlünden endişeyi giderdi. Pâdişah, vezirin dediği, istediği şeyleri yaptırdı. Halk, vezirin başına gelen acıklı hallerden, bu gizli ve hileli işlerden dolayı şaşırıp kaldı. Veziri, hıristiyanların bulunduğu memlekete sürdü. O da gittiği yerlerde halkı dine dâvete başladı. Yüz binlerce hıristiyan azar azar onun etrafına toplandı. Vezir onlara, gizlice, İncil'in, zünnarın ve namazın sırlarını anlatıyordu.

    365 • Vezir, görünüşte din vâizliği yapıyordu ama, bâtında, hakîkatte o, kuşu avlayanların ıslığı ve tuzağı gibi idi.

    371 • Hıristiyanlar tamamiyle o vezire gönüllerini verdiler. Esasen câhil kişileri bir şeye inandırmak zor değildir ki... Gönülleri, vezirin sevgisi ile doldu, taştı. Onu Îsâ'nın vekili sandılar. Halbuki o vezir, hakîkatte, tek gözlü mel'un Deccal idi. Ey yardımcıların en güzeli olan Allah, feryadımıza yetiş!

    345 . O imansız vezir, âdetâ, badem ezmesi içine, sarımsak saklar gibi hile ile din nasihatçılığı yapıyordu. Hıristiyanlar arasında zevk ve anlayış sahibi olanlar, vezirin tatlı sözleri arasında bir de acılık duyuyorlardı. Vezir çok mânâlı, nükteli sözler söylüyordu, fakat o sözler, içine zehir karıştırılmış şeker şerbeti gibi idi. Sözünün dış yüzünden; "Hakk yolunda gayretli ol, çabuk ol." mânâsı çıkıyordu. Hakîkatte, çalışıp da ne yapacaksın, tenbellik et, keyfine bak dediği seziliyordu.

    452 .Vezirin sözleri, anlayışlı ve zevk sahibi olmayanların boyunlarına birer halka olup geçiyordu. Vezir, altı sene yahudi pâdişahtan uzak kaldı ve bu müddet içinde Îsâ ümmetinin âdetâ sığınağı oldu. 36 Bütün hıristiyanlar dinlerini de, gönüllerini de ona verdiler. Herkes onun emri ile seve seve ölüme atılıyordu.

    455• Pâdişahla vezir arasında haberleşmeler vardı. Pâdişah, gizlice, ona, gönül alıcı vaadlerde bulunuyordu. Vezire; "Ey benim değerli ve makbul vezirim. Vakit geldi, çattı. Artık, gönlümden bu dert çıksın gitsin" diye mektup yazdı. Vezir de ona; "Pâdişahım, ben şu anda, Îsâ dininden olanlara fitneler fesadlar salmaktayım." diye cevap verdi. O devirde Îsâ dininden olanları yöneten on iki emîr vardı. Her fırka, bu on iki emîrden birine uymuş, faydalanmak için ona kul köle kesilmişti.

    460. Bu on iki emîr ile onlara uyanlar, o soysuz vezirin tuzağına düşmüşlerdi. Onların hepsi de onun sözüne inanıyor, hepsi de, onun gidişine ayak uyduruyordu. Ona öyle inanmışlar, öyle bağlanmışlardı ki, vezir, öl dese emîrlerden her biri, hemen onun önünde can verirdi. Vezir, her emîrin adına ayrı bir tomar hazırladı. Her tomarda bulunan yazılar, meslek ve mezheb yönünden bambaşka idi. Birbirini tutmuyordu. Bu tomarların her birindeki ayrı hükümler, emirler bir başka çeşitti. Her hüküm, baştan sona, ötekinin hilâfı ve zıddı idi. Her emir, öteki tomardaki emre aykırı idi.

    465. Tomarın birinde riyazet ve açlık yolunu, tevbenin esası, Allah'a dönüşün şartı saymıştı. Diğer tomarda, hak yolunda riyazetin bir yararı yoktur. İnsan ancak cömertlikle Hakk'ı bulur, demişti. Başka birisinde ise, sen aç durmakla veya cömert olmakla, Allah'ına şirk koşmuş olursun, denilmekte idi. Gamlı olduğun zamanda da, esenlik çağında da tam mânâsıyla Allah'a
    teslim olmaktan başka her şey hile ve tuzaktı. Tomarın birinde denmişti ki: "Kulun yapması gereken şey, hizmet ve ibâdettir. Yoksa ibâdetsiz bir tevekkül ve teslimiyet fikri suçtur." 37

    470 • Allah'ın bize; "Şunu yap, bunu yapma." diye emredişi, biz bunları yapalım veya yapmayalım maksadı ile değildir. Bize bizim aczimizi, zavallılığımızı bildirmek için verilmiştir. Böylece bu emirlerle, aczimizi, beceriksizliğimizi görelim, bilelim de bu acz
    zamanında Hakk'ın kudretini daha çok anlayalım, diye düşünülmüştü. Tomarın birinde ise; "Aczini görme, kendine gel, aklını başına al, çünkü kendini âciz görmek, Allah'ın verdiği ni'meti görmemek, ni'mete kâfir olmaktır. Kendi gücünü, kudretini gör, çünkü güç de, kudret de ondandır. Kendindeki
    yapma gücünü Allah'ın bir ni'meti bil." denmişti. Başka bir tomarda ise; "Bu ikisinden de, yâni kendini her bakımdan âciz
    görmekten veya kendinde Hakk'ın kudretini bulmaktan vazgeç. Çünkü tevhid yolunda, göze görünen her şey bir puttur." denmişti.

    475 • Tomarın birinde de, şu görüş mumunu söndürme, çünkü bu görüş, bu nazar erenler meclisinin mumudur, nûrudur, diye yazılmıştı. Dikkat et, kemale ermeden, eğer nazardan, görüşten, hayâlden, istidlâlden vazgeçer isen, vuslat gecesinin yarısında mumu söndürmüş, karanlıkta kalmış olursun. Bir tomarda da; "Yarattıklarına bakarak, Allah'ı dışta arama, korkma, görüş
    ve istidlâl mumunu söndür, söndür ki, karşılığında yüz binlerce mânevî nazar, görüş bulasın. Çünkü dışta yanan görüş mumu söndürülünce, içteki can mumunun nûru artar. Aşkın acılarına sabreder olduğun için, Leylâ, sana Mecnun olur. Kim zâhidliğe kalkışır da dünyayı terk ederse, dünya ona daha çok yaklaşır, daha çok kendini gösterir." diye yazılmıştı.

    480 Tomarın birinde şöyle deniliyordu: "Allah, sana her ne ihsan etti ise, her ne verdi ise, yaratırken, onu sana sevdirmiştir, tatlılaştırmıştır. Sen de onu al, çünkü, Cenâb-ı Hakk, onu sana kolaylaştırmıştır, hoş bir hâle getirmiştir. Onu tatlılıkla kabul et, kendini zahmete sokma."32 32 Hz. Ömer'den rivâyet edilen bir hadîste "Dinde pek ince eleyip sık dokumadan sakının. Zira, Allah, dinde kolaylık göstermiştir. Dinin emirlerini takatınız, miktarı ifâ ediniz", buyurmuştur. Tomarın birinde ise şöyle yazılmıştı: "Senin olanı, kendine âit olanı terk et, çünkü senin tabiatının beğendiği şey iyi değildir." 38 Görmüyor musun? Birbirine aykırı düşen yollar, insanlara kolay görünmüştür de herkes kendine bir din seçmiştir. O din, o kişiye can kesilmiştir. Eğer Allah'ın kolaylaştırdığı yol, doğru bir yol olsaydı, her yahudi, her ateşe tapan, Allah'tan haberdar olur, Allah'ı tanırdı.

    485 • Tomarın birinde de; "Allah'ın kendine varan yolu kolaylaştırması demek, o yolun rûha gıda, gönle hayat oluşudur. İnsanın nefsinin zevk sandığı şeyler, gelip geçicidir. Çorak yere ekilmiş tohum gibidir. Bitmez, meyve vermez. Ondan elde edilecek mahsul pişmanlıktır. Kârı da zarardan başka bir şey değildir." denilmişti.

    490 • Tomarın birinde; "Bir yol gösterici, bir mürşid bul, akıbeti, sonu görme gücünü, şunun bunun soyundan gelmekte ve bununla övünmekte bulamazsın." denmişti.

    493 .Başka bir tomarda ise; "Aslında mürşid sensin, çünkü mürşidin mürşid olduğunu, ancak sen bilirsin, sen tanırsın.

    494 • Adam ol da, başkalarına tabî olma. Yürü, kendi yolunu kendin seç. Mürşid bulmak arzusu ile şaşırıp kalma." diye yazılmıştı.

    495 • Başka bir tomarda ise; "Aslında bu ayrılıkların, bu çoklukların hepsi de birdir. Biri, iki gören kişi, şaşı bir zavallıdır." deniyordu. Bir diğer tomarda da; "Yüz sayısı nasıl olur da, bir sayılır, böyle düşünen delidir." denmişti. Bu sözlerin her biri diğerine ters düşen, zıt düşen bir sözdür. Şekerle zehir bir olabilir mi?33 33 Bu beyitte zıtlar âlemine işâret olduğu gibi, Cenâb-ı Hakk'ın Celâl ve Cemâl sıfatlarının tecellîsi de hatıra gelebilir. Şekerden de zehirden de vazgeçmedikçe, sen Vahdet Gülzarı'ndan nasıl koku alabilirsin? Îsâ dininin düşmanı olan vezir, on iki tomara, işte bu çeşit yazılar yazmıştı. O vezir, Îsâ’daki vahdeti, renk birliğini idrâk edememişti. Ve Îsâ’ nın mânâ köyündeki huydan da, bir huy edinememişti.34 34 Senâî Hazretlerinin Hadîka'sında şu meâlde bir beyit var: "Yeryüzünde görülen çeşitli renkler, vahdet küpünde tek bir renge çevrilir." 39

    52l • Vezir de pâdişah gibi bilgisizdi, gafildi. Bu yüzden Kadîm olan, kendisinden kaçmaya imkân bulunmayan Hakk'la pençeleşmeye kalkıştı. O, bir anda içinde bulunduğumuz âlem gibi yüzlerce âlemi yoktan var edecek bir Hakk'la uğraşıyordu.

    549 . Vezir kendiliğinden başka bir hileye baş vurdu. Vâ’z ve nasihatı bıraktı, halvete çekildi.

    550 • Halvette kırk, elli gün kadar kalıp, müridlerini ayrılık ateşine yaktı. Halk onun insana huzur veren halinden, güzel konuşmalarından, sohbet zevkinden ayrı düştükleri için deli divâne oldu. Müridler diyorlardı ki: "Sensiz, bizim için hidayet nûru yoktur. Sopasını tutup yol gösteren biri olmayınca körün hali nice olur? Allah aşkına, büyüklüğünün başı için, bize ikrâm ve ihsanda bulun, bizi daha fazla kendinden ayırma.

    555 • Biz çocuklar gibiyiz, sen bizim dadımızsın. Terbiye ve irşad gölgeni, başımızdan eksik etme." Vezir dedi ki: "Rûhum dostlarımdan uzak değildir. Fakat halvetten çıkmama izin yoktur." Hıristiyan emîrleri şefaat dilemek, müridler de nefislerini kötülemek, suçlarını i'tiraf etmek için vezirin yanına geldiler. "Ey kerem sahibi!" dediler. "Biz, ne bedbaht kişileriz ki, senden ayrı düşünce, her şeyimizi kaybettik; gönülden de, dinden de yetim kaldık. Sen halvetten çıkmamak için bahaneler buluyorsun, bizimse, dertli yüreğimiz yanıyor da, soğuk soğuk ah edip duruyoruz.

    560 • Biz senin güzel sözlerine alışmışız, hikmet sütünü içmişiz. Allah aşkına, bize bu cefada bulunma, lutfet, ihsan et. Bugün yapacağın iyiliği yarına bırakma."

    565 • Vezir dedi ki: "Aklınızı başınıza alınız, ey dedikodu düşkünleri, ey dilin söylediklerinde, kulağın duyduklarında hikmet ve nasihat arayanlar.35 35 Güzel söz söyleyen, şeyh geçinen, fakat söylediklerini yaşamayan, hal sahibi olamayan kişiler kasdediliyor. 40 Şehvet duygusunun kulağına pamuk tıkayınız. Yâni, süflî, aşağı duygulara âit sesleri duyan, şu görünen baş kulağınızı sağır hale getiriniz ki, can kulağınız açılsın da, Hakk'ın, hakîkatin sesini duyabilesiniz. Gözünüzden de, dünya sevgisi bağını kaldırıp atınız... Aslında şu görünen baş kulağımız, can kulağımızın pamuk tıkacıdır. Bu sebepledir ki baş kulağımız tıkanmadıkça, can kulağımız sağır olarak kalacaktır. Nefsanî duygulardan uzak, âdetâ duygusuz kalın, sağır olun, düşüncesiz bir hâle geliniz ki Hakk'ın; `Rabbine dön' hitabını işitebilesiniz.36
    36 Fecr Sûresi 27-30. Sen, uyanık kaldıkça, uyanıklık dedikodusu ile uğraştıkça, uykuda gizlenen rüyâlardan, rüyâlardaki konuşmalardan nasıl mânâ kokusu alabilirsin? Görünen âlemin sırlarından nasıl haberdar olabilirsin?" Müridlerin hepsi de dediler ki: "Ey bizden kaçmak için bahane arayan hekîm, bu hileyi, bu cefâyı bize yapma.

    585 • Senin sözün, şeytanı susturur, ağzından çıkan kelimeler, kulaklarımızı akılla doldurur.

    588 • Sen olmayınca, gökyüzü bile bize karanlıktır. Ey mânevî ay, sana nisbetle şu gökyüzü kim olabilir? Gökler, görünüşte çok yüksektir. Fakat mânevî yükseklik, yücelik, tertemiz olan rûhlara mahsustur.

    590 . Görünüşteki yükseklik, cisimlere âittir. Cisimler ise mânâya nisbetle isimlerden ibârettir." Vezir, müridlerine dedi ki: "Sözü uzatmayınız, öğüdümü canla ve gönülle dinleyiniz. Bana inanıyor ve güveniyorsanız, ben emîn isem, emîn olan kişi suçlanmaz, ben yeryüzüne gök desem, bu böyledir, benden şüphe edilmez. Eğer ben, kemal sahibi isem, kemali neden inkâr ediyorsunuz? Kemal sahibi değilsem, bu zahmet, bu azar neden? Ben, bu halvetten çıkmayacağım, çünkü ben, burada içime kapanmış, gönül ahvali ile meşgulüm."

    595 • Müridlerin hepsi birden dediler ki: "Ey vezir, biz, senin kemalini inkâr etmiyoruz. Bizim sözümüz ağyar sözüne benzemez. Senden ayrı düştüğümüz için, gözlerimizden yaşlar akmada, canımızın tâ içinden, ahlar, eyvahlar coşup durmaktadır." 41

    643 • Vezir içerden seslendi de dedi ki: "Ey müridler, şunu bilmiş olun ki, Hz. Îsâ'dan bana, bütün dostlarından ve yakınlarından ayrıl, tek başına kal...' diye haber geldi.

    645 • Yüzünü duvara çevir, yalnız başına otur. Hatta, kendi varlığından, benliğinden, benlikten bile uzaklaş, halvet et. Bundan sonra, bana konuşmaya izin yoktur. Bundan sonra benim, dedikodu ile de işim gücüm kalmamıştır. Dostlar, Allah'a ısmarladık. Artık ben öldüm. Varımı yoğumu dördüncü kat
    göğe taşıdım. Böylece istedim ki, dünyanın ateşle dolu derinliklerinde bir odun gibi zahmetler ve meşakkatler içinde yanmıyayım. Bundan sonra dördüncü gökte, Hz. Îsâ'nın yanında oturacağım."

    650 • Sonra, vezir, bütün hıristiyan emîrlerini, birer birer çağırdı, her biri ile ayrı ayrı görüşüp, konuştu. Herbirine dedi ki: "İsâ dininde, Hakk'ın vekili benim ve benim halifem de sensin. Öbür emîrlerin hepsi de sana uymak zorundadırlar. Îsâ onların hepsini sana tâbi' kılmıştır. Hangi emîr aksilik yapar, sana uymazsa, onu yakala, ya öldür, yahud esir et. Ama, ben sağ oldukça, bu söylediklerimi kimseye söyleme, ben ölmedikçe de bu reisliğe istekli olma.

    655 • Ben hayatta kaldığım müddetçe bu sırları hiç açıklama, pâdişahlık dâvâsına kalkma, bir çok şehirleri elde etmek sevdasına kapılma. İşte şu tomarı al, onda bulunan, Îsâ dininin hükümlerini ümmete açık bir dille, bir bir oku." O emîrlerden her birine, ayrı ayrı olarak; "Hakk dininin senden başka vekili yoktur." dedi. Emîrlerden her birini, birer birer ta'ziz ve takdis etti. Birine söylediklerini aynen ötekilerine de söyledi. Böylece her birine bir tomar verdi. Her tomarda yazılı olanlar, öbürüne aykırı idi.

    560 • "Elif"den "ye" harfine kadar, nasıl harflerin şekilleri birbirine
    uymuyorsa, o tomarlardaki yazılar da, birbirine uymuyordu. 42

    662 • Bundan sonra vezir, kırk gün daha kapısını kapadı. Sonra da kendini öldürüp, varlığından kurtulup gitti. Halk, onun ölümünü duyunca, mezarının başı bir kıyamet yeri oldu. Onun yası ile halk, saçını, sakalını yolarak ve elbisesini yırtarak mezarının başına öyle bir yığıldı ki...

    665 • Arab'dan, Türk'den, Rum'dan, Kürd'den oraya toplananların sayısını ancak Allah bilirdi. Onun mezarının toprağını başlarına saçtılar, onun derdini kendilerine derman bildiler. Kabri başında bir ay oturup mâtem ettiler, gözlerinden kanlı göz yaşları akıttılar. Bir ay geçtikten sonra halk dedi ki: "Ey emirler, vezirin yerine, sizlerden kim geçecek? Onu bilelim, vezirin yerine ona uyalım. Ona candan bağlanalım, elimizi de eteğimizi de onun eline teslim edelim.

    670 • Madem ki güneş battı da o batış bizim gönlümüzü dağladı. Onun yerine bir çerağ uyandırmaktan başka çare yoktur. Sevgili, göz önünden kaybolunca, bize onun yerini tutacak bir armağan
    gerekir. Gül mevsimi geçip de, gül bahçesi harap olunca, gül kokusunu nereden koklayabiliriz? Gül suyundan..." Emîrlerden biri ileri atıldı. O vefalı insanların yanına gitti. Dedi ki: "İşte o
    zâtın vekili, hatta bu zamanda Îsâ’nın halifesi benim... İşte şu tomar, ondan sonra benim vekil olacağımın belgesidir, şâhididir." Başka bir emîr de pusudan ortaya çıktı. O da vekillik dâvasına girişti.

    700 • O da koltuğunun altından bir tomar çıkardı, gösterdi. Derken ikisini de, bir çıfıt öfkesi sardı. Diğer emîrler de, birer birer ortaya çıktılar, keskin kılıçlarını çektiler. Her birinin elinde bir kılıç ve bir de tomar vardı. Sarhoş filler gibi birbirine düştüler. Yüzbinlerce hıristiyan öldürüldü. Kesik başlardan, tepeler meydana geldi. 43 Sağdan soldan kan selleri aktı. Bu savaş yüzünden havaya dağlar gibi tozlar kalktı. Vezirin ektiği fitne tohumları, başlarına âfet kesildi.37
  • Gül kokuları çocukların kaburga kırıklarından geliyor 
    Acıyı ve insanlığı çocuklar 
    Böyle dayanılmaz kıldılar ve yeni suları 
    Onların bilgileri getirdi 
    Elleri önlerine bağlı - duruşları 
    Omuzlarından göğüslerine doğru kıvrık ve yumulu 
    Yaşarlar ebedi göz ve ölümsüzlük aşısı yapan kitabı 
    Ki şimendifer 
    Nasıl peşinden koşturursa katarları yolcu kutularını 
    Oralarda civarda 
    Böcekler sürüngenler bulunan kırda 
    Dönen çember - toprakla çalkalanan çocukların önünde 
    Bir dev gezinir 
    Şimşek düşer

    Ve balık yumurtaları 
    Ki onları balıklar 
    Suyun gencine bırakırlar 
    Ve suları da gezer ölüm 
    Çelikağ yok eder insan eliyle uzanarak 
    Hem balığı hem yumurtayı 
    Hem yumurtadaki balığı 
    Hem balıktaki yumurtayı.

    Toprağa dikili gözler neler bulmaz 
    İstese dağlar mı bulmaz 
    Sonsuz gebelik ölümü su çiçeği gibi döken hayat 
    Suları ve karaları uluyor birbirine 
    Erkekler kadınla donlarının altında harp cep kitapları 
    Dudaklarında verem çiçekleri uzaktan 
    Yakından aynı ve ayrı uluslardan

    Genç bir adamdım 
    Tren uğurladım

    Eski ve yeni efendileri 
    Taç giyen şahzedenin karpuz gibi 
    Yada gemilere açılan çelik bir köprü gibi 
    Serin kırmızı ve sıcağını bırakarak 
    İkiye bölüneceği haberini 
    Büyük olayları hava limanlarında zonklayan 
    Trenlerle ben yolladım

    Parklarım vardı akşamları 
    Kapatırdım 
    Saati vurunca trenlerin bekleyip gelmiyenlerin

    Bıldırcın tüneli  ve bir açık ve bir örtülü tren 
    Akşamsa hemen 
    Korkardım - bir kızeline tutunarak 
    Karşı komadan sarışın - onu dökülmüş yapraklara yayarak 
    Çıkarırdım yanağından ürkek şapkalı 
    Ve çantalı adamım 
    Yaklaşırdı ve sorardı 
    - Oralı mısınız oralıyım 
    - alın ve okuyun incil ve yohannaya göre 
    - misyoner misin değilim 
    - o hah ha
    - Değilim ve okuyun yohannaya göre 
    İnsana olan sevgim - bodurluğuna kurnazlandığına 
    Birden bilerek 
    İstasyon bir boşluk 
    Çünkü bir yok bir var 
    Trenler çenreler

    Üçüncü hat koş üçüncü hat 
    Katlan elele katlandık ey Anna taş içinde heykelim 
    Yonttum yonttum taş bitti sen çıkmadın 
    Yanıldım avrupalanmakla çün bizde 
    Kadını kelimeyle kurarlar saklarlar örtülerle 
    Derken katar üstümüzdeki katardan çoğaldı 
    Sen burgu oldun içimin dağlarına tünele girdim 
    Sıtrasburg akşamın karnında 
    Uslu çocuk olarak bekledi 
    Bianka boğazlanan boğanın önünde kaldı 
    İstersek durduruldu diyelim 
    Çünkü halklar vardı 
    Güvercin halkı 
    Meydan 
    Göz halkı 
    İnce doğranmış fransız halkı 
    ey Anna sen kalkan balığı 
    Kafa vurmayan fakat gövde vuran 
    Ağzın karnından biraz yukarda 
    Karnında bir anne yeni kız doğuruyor işaretleri 
    Kan gidişmeleri 
    Açık göğün önünde açık meydan halkları 
    Bianka kıvılcım 
    Ucu kendine kıvrılmış kılınç

    Öpüşümüz gizli olmalı 
    Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli 
    Sıcak gözyaşı ve şikayetle 
    Ağzı konuşmaz kılan 
    Ağzımızda 
    Dilimizi şişiren ayrılık bademi

    Senin elin söyler 
    Avucunun toprağa deyip donan çızgileri 
    Anlatır 
    İstasyon çayevini dolduran gebeyi 
    Aşkın 
    Şişen bir yara gibi gelişi 
    İçimizden iki yolcu gibi gideceğini

    Venedik birdenbire kavruldu 
    Nedensiz ve niçin 
    Çün korkunç 
    Ve savaşla gidiyorsun 
    Ama ancak sen 
    Vurulduktan sonra ve kurşun 
    Benden ayrıldı 
    Ve gittin 
    Ve dağ çöktü
             

    *

    Artık dayanamam 
    Yabancı isimlerin ebelerinin içinden 
    Yabancıların ter kokusunun içinden 
    yabancının buyruğu ile geçmeye

    Ey toprağım kalkamadığım 
    Üs kimin üssü 
    Kime ait minare

    Ey sen karşımda paylaşılan 
    Alna dudağa ve kalbe ayrılan 
    Sen aşkım sabah doğrulunca bağırdığım 
    Geceleri sancınla kıvrandığım

    Karanlığı itiyorum yine gelir 
    Sabahı seviyorum özlüyorum 
    Seni aydınlığa getirip anlıyorum 
    Daha sonra ışıksızlıkta anlamsız 
    Ve sancım var

    İnceden ve derinden gözlüyorum 
    Çılgınlık ve inceliyorum 
    Kilom elli beş boy bir yetmiş üç 
    Sen kendime etiplikle eklediğim 
    Kanı benden canı ciğerimden alırdım 
    Aydınlıktın 
    Hep onarırdım eksiyenlerini güneşle

    Ay gece görününce açar aylığını 
    Kurbanlar ve senin büyüklüğün dağınıklığın 
    Çünkü her bölgeni başka bir şehirde yaşadım

    Küskünlüğünü aşk öncesi şehirde 
    Etinin lekelerini doğduğum şehirde 
    Korkularını ve yüksek korkmalarımla 
    Irmağı kapayan boydan boya 
    Suyu toprağa ilave eden şehirde 
    Gidişini özel olarak 
    Kalbimin bağışladığı şehirde - en önce

    Ayrılık vardı hep

    Ay gece olunca pay ederdi ayrılığı 
    Ey güzelce yakalandığım 
    Mutlulukla sunulan 
    Bize bahşedilen armağan kılınan 
    Ayrılık sen ki 
    Aşkın ve sanatın 
    Durmadan doğumlar getiren anası 
    Hep orda gebe kadınların dibinde içinde 
    Doğuma en yakın 
    Doğmadan gibi ve aralıksız doğarak

    *                         

    Böyleydi kuruluş yapı ve bizim ustalığımız

    *
                               
    Fakat sen 
    Hep karşımda kalan 
    Ağzı ağzımdan alınan 
    Paylaşılmakta olan

    *                           

    Biz dördünce Muratın kılıcının sivri ucunu tutuyoruz 
    Keskin yanında karılarımız ve çocuklarıyla 
    Hızla akan bir vatan tutular 
    Aşkın ve birlekteliğin çatısını orada kurdular

    Karılarımız her asrın insan güzelleri 
    İmkan bekçileri 
    Ağır arabalarla taşınan sancılarımız 
    Ağır tabanlarımız 
    Etten değil gibi az yiyen gövdemiz 
    Toprağın ürününe avuç açan karşı koyan 
    Yeri var olmayan bir lisanla bağlayan 
    Sıcağa ve nalın kıvılcımlarına gerçek isimler koyan

    Irmak ve ırmağı süren yol 
    Biri uzağında kaldığımız 
    Öteki içine daldığımız

    Buzul uzaksa ve beraberlik ateşi kucaklamışsa 
    Sabaha çıkmamız kolay 
    Güneşi bir mızrak boyu yükseltmemiz 
    Yabanı kolundan tutup germemiz 
    Alnına bir mıh 
    Sırtına bir yafta ekleyip göndermemiz 
    Yekin seslerindeki yanlışlığı düzeltip 
    Büyük doğrulamanın aklına geçmemiz 
    Yavuz boğalara benzeyecek 
    Ve sancı değiştiren hayvanlara

    Küçük kahraman öğütlerle büyük esere 
    Bir mısramızdan girer 
    Bir çocuk avlusunda salıncaktaki çocukların 
    Anneleri ablaları sahilde çay içen ev'den konuşan 
    Gelecekle haberli yemiş yutan elleri 
    Şimdi salıncakta aynı anda 
    Bir fotoğrafta gibi 
    Her geçen anı fotoğraf olan çocukların 
    Altlarındaki toprağa 
    Öğütlerle büyük eser okları işaretleri 
    Düştükleri taşlara dizlerini kanatmak için 
    Biz açıyoruz 
    Ekonomik iktisat risaleleri

    Her şey benzinle aşk ve ilkbahar bile 
    Barut ateşle harmanlandı 
    Kılıç nasıl deldi geçti ve çekildi 
    Ve nasıl kan göstermedi et 
    Tanrı adıyla renk değiştiren mavileşen ateşe 
    Örtü yapıp otururlar ateşten ateş ve yanmazlar 
    Güvercin teslimiyeti içinde 
    Bakın istiyorsak

    Nasıl yıllarla sürüyor bir salise 
    Sabah bulantıları birlikte yatılan akşamlar 
    Kuşların yalnız uzanıp pencereden

    Havaya alıştıkları saksıları kavrayıp uzaklaştırdıkları 
    O gökler ağaçların tulumba gibi çalışan özsu boruları 
    Sızıları tahta kulübelerin 
    Dağda tahta kulübelerin

    *                           

    Ateş için odun topladık 
    Ben makki ve beşimiz 
    Kısa ama kesin çağırarak 
    İçeriksiz coştuk hemen.Hey önce ateşin içinde ol 
    Hey önce alevin sıçrasın 
    Yüreğimizi kavuran soluğumuzu başka yollardan geçir 
    Aynı an ayağa kalkıldı 
    Doğranıldı 
    Nasıl söylenir bir erkeğe bir kadın 
    Denize atılan bombanın 
    Balıklar delirtiğini 
    En zor sorunun yöneltildiği 
    Bir kadındı 
    Nasıl ki kelimisiz ve gözler olmadı

    Rensiz bir iz seçiliyor 
    Belki karanlığın kendisi işaret veriyor 
    Saçların değişiyor 
    Karanlık tahta kulübe ve saçların 
    Hepsi bu hepsi bunlar

    özgürlüğü kur 
    Suyu dök yürek etlerimizi 
    Parçalanmalarımızı topla 
    Büyük ateş meydana yağmur getirdi 
    Gökteki kazan devrildi 
    Ağaçların gece aydınlığı 
    Duygunun canlılığı 
    Kıvrılıp eğilişi dalların hüzne ateşe 
                                      hüzne ateşe 
                                      hüzne ateşe tutuşu

    Toprağı üzüntüden ayıklayışı 
    Sende kaybedebildiğim yani ey korkulu hayat 
    Taktığım tarafımızdan sevilen 
    Haklarımız esenliğimiz karanlığımız 
    Güzelliğin ellerin alnınla 
    Mızrağını seç önce seç kabarık alnımı 
    Fırlat kayaya kimliğini kişiliğini 
    Dişlerimin ortasına 
    Sar beni kumlu ağaç kütükleriyle 
    Ki suyu geç beni kurula

    Arkamdan rüzgar seğirtiyor 
    ellerim dağdaki kulübeden ses ediyor 
    Orman uğultular kurt ulumaları 
    Aşkın omurgan 
    Yapışkan 
    Yak beni çocuğumsuz

    Senden ışıklandırılmış havuzlarımda 
    Ve gizli su yollarında 
    Sözün ediliyor

    O sen sen 
    Gölgemi bırak beni sürme 
    Ben benimleyim

    İçim büyük sabırla haşlandı 
    İçim ey İçim bu yolculuk nereye 
    Yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin

     *                          

    Ve çocuğun uykusu böyle başladı 
    Çünkü yeni bir çocuk uyanacaktır

    Ey ana 
    Parkları çocuğumla eş doğurdun 
    Çimenleri mutlu kıldın

    Bayrakların sularda aktı 
    Pulatın 
    İnce ve yumuşak saçın 
    Yaralı ağzın

    Mutlu kılan çocuk 
    Çimene düşen yaprakları

    Kadın sen tattın 
    Babanıkine benzeyen 
    Çocuğun böbreğindeki katlar 
     
    *                         

    Gün gelişini açıkladı 
    Sen kapanan gözü açıkla 
    Karısına arabayla tabut taşıyan adamı 
    Güzel yontulmuş ve sarıları olan kadını 
    Yeni bir çocuk planı yapan 
    Yeni ve ölümü de trasfer eden aileyi

    Nalçayı yiyince nasıl çöküyorsam yere 
    Nasıl dumanını üfürürken ve solarken ciğerlerime 
    Düşten yıkanıp ava değil çocuğa yatıyorum 
    Değil vurmaya ve raslantıya 
    Değil hülyalanıp dalgalanmaya 
    Çıkara değil kedi gibi sokulup ayartmasını 
    Değil sarı demire 
    Değil söylev'e asla değil aştım gitti yirmi dokuz yıl önce ölenleri

    Nalçayı yedikçe nasıl çöktüm yere
    Zorla ezilenin zorlu öldürmesi olur 
    Fabrikanın kasıklarını ovan işçilerin 
    Hak dünyasında hastalanırım olağandır
    Neden mi şimdi tepilebilirim
    Maden ocaklarına dinamit yerine

    Bir hakkın düşmanıyla kucaklaşıyorsam 
    Sök beni yeniden şakağıma it ellerimi 
    Bileklerime aklım aksın 
    Damrlarımı lif lif denetle çöz gözümün perdelerini 
    Trenleri uzlaştır sulh fenerlerini yak 
    Nerede olursan ol kim olursam olayım

    Sesimi bir dağ zannet 
    Irmağa ver haberi 
    Yangına doğru sürünen haberi 
    Güneş beni saklar 
    Sen alnındaki dumanı kazı 
    Kemiğimin geleceğini düşün beni yont alıştır

    Sararan örtü cafe müller 
    Gırtlakta sarı halka 
    Esirlik ve kendimden kayma halkası 
    Yalnızlığın çarmıhı dere balıklarını ilanı 
    Çarmıh yaylı ve değişken 
    Karın çarmıhı bel kemiği ve baldırı 
    Karnımız ayrı sancılardan kaymış 
    Yeşil yada yeşil olmayan çocuğun ağzından çoğaltılmış 
     
    *                      

    Ey gece sen de aldatıldın 
    Sana da tuzak kurdu yüzü güneş parıltılı kız

    Rosemariegirbach 


                             
    Gidip bilmediğin kentlerin 
    Böğrünü delen harp mikkaplarını gördüm 
    Kartpostal tüccarlarını 
    Kilise ortak pazar dirlik orak çekiç 
    Ve asya ve afrikaya ayak atma postallarını

    Ve kimseyi göstermeyen aynaları

    Ve bir istasyonda 
    Hatta önemsiz bir memurun yakınında 
    İçinden asya çıkan bir balya

    Geleceği 
    Ormana terk etmeği dener gibi yeni doğan çocuğu 
    Ananın karın bulaşıklarını arımadan 
    Çalıları ve topraklaşan yaprakların içine 
    Alabildiğine gevşeyip bırakılmış gerginliğin ortasına iterek 
    Geleceği ormana iter gibi ormana iterek 
    Meleklerin hayatını yaşamaya 
    Gidelim sizinle kendimde insan olmadan 
    Kimseyi insanlamadan yaşamaya 
    Sıcak kayayı arayan iki tavşan gibi 
    Evleri korkutmadan uluyan kurtlar gibi 
    Bellemeden 
    Etle bilinçlemeden 
    Evdeki sevincin ballanan hüzünleri 
    Bilmeden aşkı ve aşk benzerini 
    Çocuk sesinin düzgünlüğünü arayan bir çeşit insan olarak

    Görevi bu olarak 
    Yalnızlığımızı sesizce ortaya koyalım 
    Erkeçe sesiz ve erkekçe 
    Kiminki sahipse ölümü o karşılasın 
    Ağırlasın

    Ayaklarım ağrıdı güvercin izlemekten 
    Onun başının önündeydi alevli sancak 
    Elimi ve kalbimi uzattım 
    Eriştim tanrıya çağırma kuleli evin 
    Bekliyen güvercine 
    Güneşi ayı ve yeryüzünü bütün şekilleriyle 
    Bir kutlu çehrenin emrine kul bildim 
    Bilesiniz 
    Ona döndürüleceksiniz

    Ve başı yeşil haleyle çevrilen 
    Yüzünde tarihten ve gelecekten bir renk beliren 
    Atmacanın pençesinde atmacayı kendinden geçiren 
    Bir güvercin ki ne gören olmuş 
    Ne işiten

    Bir sabah bir çeşit güvercin fırtınasıydı sur önünde 
    Gözleri burçlara 
    Bayrak tebdiline dikilmiş bir kartalın 
    Buyruğundan hızlanarak 
    Bir kartaldı gözünü burçlara dikmiş 
    Döşü surları geriletmiş 
    Durur gücercinlerin en önünde

    Emrolundu.Haliç bir yılan gibi yönelip 
    Soktu Kayser'i

    Zaman bir takla attı 
    Zaman bir takla daha attı

    Zaman altında kalan 
    Çıplak boynu hançer kuşaklı 
    Başı sülük ağızlarında 
    Ayakları boşlukta çırpınan 
    Bir millettik artık

    Güvercin 
    Merhamet kılıçlarını toplayabildi ancak

    Camide toplantı var davranın 
    Aşkı denetleyen güvercinler 
    Kılınçlar eskinin habercileri 
    Keskin bekçiler 
    Bildirciler.

    Bir iç çığlıkla 
    Yürüken üstüne bir mısır habbesinin 
    Yeni yorum yatırımcıları 
    Ve büyük doğrulma günüyle 
    Bir aliterasyon olan güvercin

    Dansöz kalkışlı güvercin 
    Gel.Sen gelince 
    Azap çıkacak her evden 
    Gidecek kendi evine

    Organlar sizinle benim savaşım 
    Ben ahretim 
    Ahret yere gebedir

    Sizinle hep beraberim 
    Dağı tutmuştunuz kalbinizden geçendim 
    Güzel duydunuz ve durduruldum 
    Atımı atınız büyüledi 
    Okyanus everesti nişanlayıp durdu 
    Çünkü etin ötesinde 
    Bir şey değildi everest ve okyanus

    Korkunun yüzüne ayna konmuş  gibi 
    Başkayım sizinle 
    Aynayı eline alan korkuyu bilir 
    Çün korku etin içinden yekinir

    Hep koşmaklayız kitabın onayıylayız 
    Tarlayı çok severiz.Yaradan 
    Lokma lokma bölmüş istiyenlere 
    Karından gelenlere 
    Ve karna gelenlere 
     
    *                          

    Aşkı canbazımız aldı 
    Tokmak kırıldı 
    Kapının çatlağı esner 
    Gözetleyen göz şişer küçülür 
    Et aralığından görmeyi dileyince

    Duyulur iç ses 
    Uyan ey kaplumbağa kelimeyi kımıldat 
    Çünkü kıymet sezilsin otobüs devrilsin 
    Kımıldat kanlarını 
    Koşanın yıldırım gibi duranın 
    Susanın ve dağlarla konuşanın 
    Kendiyle 
    Dağları konuşturan 
    Aklı çok kez hançerce bulunduranın 
    Kendini sürü için öldürüp 
    Sürüyü çobansız bırakan çobanın 
    Hep içilmez sulara varan koyunların 
    Mermerin namütenahi bekleyen kayanın 
    İçinden hata edilerek çıkarılanların

    İnsan yüzleri 
    Çömelmiş inleyen ve içgüdü şekilleri 
    Yaralar kan akmayan 
    Kanla işi olmayan 
    Taştan çıkanın ve çıkaranın birlikte söylevleri 
    İnsan sanatı çığlıkları 
    (bir yerde onlarlayım) 
    Öpülerek topuğu parlatılan tuncun 
    Günah anlatılan karanlıkların 
    'Enriko istersen anlat önce sonra işle'

    O dağlar güvercinin yabanına yuvadır 
    Hiç solunmamış bir hava üfler rüzgar 
    Dünya sürü yürüdükçe döner 
    Çoban sürü için ölmez gelecek sürüler için 
    Yaşamağa bakar 
    Kısa süren bir hatıra değildir toplum

    Mısır taneli çocuk avuçları 
    Fotoğraflarını çek günahların 
    Tövbeleri yıldırımla yayınla yine de

    Esmeri 
    Karayı 
    Kızıl ve sarıyı bir tutanı 
    Benden aldın

    Buruşmaz entarisi İstanbulun entarisi buruşmaz entarisi 
    Maraşın seferde 
    Fakat İstanbul ve Maraş 
    Fakat Maraşın 
    Her kurban arayışında 
    Fazla davrandım ben 
    Yangına uğradım ben 
    Kara bir moloza uğradım 
    Bazen marsık sanıldım

    Maraşın her kurban arayışında 
    Ve bulup sunuşunda 
    Mutlaka bir işareti vardı 
    Bayram çöreklerini tuzundan yağından anlayışın 
    Sertçe düşmanca gibi tokça kucaklanışın 
    Harbeder gibi sevişin

    Mesela adil erdem aynı silahla mücehhezdi

    Üstümüzden aynı katr geçti 
    Mutluluğumuz anlaşılsın yıkıldık 
    Toprağa yayıldık ve büyüdük 
    Çünkü topratan ancak böyle geçtik

    Kızlar burgulu 
    Etlerinde tahta kıymıkları karınca yığınları 
    Alabildiğine açılmış bir organ 
    Bir gramofon 
    Geniş ağızlı

    Her adımlarını bildiğimiz 
    Hangi yörüngeye güttüklerini 
    Hangi suyu geçtiklerini 
    Ne çeşit bir şölenden koyulduklarını 
    Çünkü sokağı aman nasıl eğilerek geçiyorlar 
    Hangi tahta kapıdan çıktıklarını 
    Zenginini ve bulgurlu su içenini 
    Ellerinin çatlaklarını yine krem sürüleni 
    göğüslerinin bakımını tahta sütyenlerini 
    Ocaktaki dumanın yaktığı sapladığı göz sürmelerini

    Çünkü kara dumunlı ocak 
    Ve sürmeydi

    Sürmeyi niye çekmeli 
    Sürmeyi çekmeli mi

    - Annen ne söyledi 
    - (Elmanın yarısını kardeşin yesin) 
    Kardeşin yesin anne yemesin mi

    Elmayı yemiyorsun bir 
    Ve öyle sıkılıyorsun ki elma ölecek 
    Ne sen yiyeceksin 
    Ne kardeşin ne annen

    Bu evde yılanı yine değiştirmemişler 
    Baba ana ve kardeşler 
    Aynı odada soluyorlar 
    Oda şişip iniyor 
    Dışardan bakınca odaya 
    Duvarlar kıvrılan oda 
    Özel bir skorku ve kuşkuyla irkilerek 
    Tehlikenin hayvanları yönünden 
    Boğularak 
    Yılandan gizli işaret alarak 
    Göz kırpar gibi yapıp uluyor 
    Oda uluyor

    Yılan göz kaş işareti 
    Konuşmayan hiç bir şey yapmayan

    Başını yılandan çevir yemek taşmasın 
    Başını yılandan çevir kuyu yakın 
    Başını yılandan çevir unutma babayı yürekte tut 
    Baba dağ ve balata

    Anne 
    Kolundan koynunda karnında çocuklar 
    Gitti pazara dolandı çocuk beğendi

    Anne ve dönünce 
    Anne eve dönecek

    Ölüm bilinecek küçük ölüm 
    Mahalle daracık bilinecek

    alçak duvar ötesinde ölün taht asıcak su 
    Ve odun kokusu 
    Kabre akıtılan sabunlu suyu 
    (Yolun burasında çoşkuyla karşı ko) 
    Nasılki beyninden apartman fışkıran mimarın 
    Yaşamın öte yarısı 
    Burçları gezer 
    Kutup yıldızından söz eder

    Gök çoğalınca 
    Göğe açılan göz kapanınca beni duyacak anlamayacaksın

    Bunlar hep senin ölün 
    Bir yerinde yatağa sığmayan çocukların 
    Suçları bir atmacayla alınan çobanların

    Her şey karıştı çünkü öldün 
    Artık kimse bulamaz kendini 
    Eller birbirinin içinde 
    Senin ölmüş elin yapışır 
    Benim tetiğimin üzerine 
     
                               
    *

    Silah benim tetik bende koşanadek kurşun benim 
    Parmak senin et senin güç senin 
    İrade kimde 
    Benim elim hangi köpeğin içinde 
    Dişleri birbirine geçmiş bileğimde 
    İlk traşını olan gencim 
    Jileti kemiğin iliğinde 
    - Kan seli 
    - Tetik kan seli 
    Hedef nerede kız mı erkek mi 
    Dünya çekirdeği mi 
    Yeryüzü ateş mi 
    Şehvetin ya da nur içinde birleşmenin 
    Sanat'ın içinde beklerken herşeyi önceden kestirenin 
    Çünkü şarttı bir kere 
    Ölümle yanyana şeytanın içinde durmak

    Karnından geçmek 
    Bir lambayı bekleyen makkinin 
    Öpüşünü kanla bekleyen 
    En küçük kilisede çarmıha çekilen 
    Dom'un üç asrın 
    Kana kan koyup 
    Yücelttiği abesin 
    Galerisi insan ve heykel ve resim ve kezzap galerisi

    At gözü oyuk 
    Heykel atın içinde 
    Çünkü at büyük heykel 
    Sürücünün içinde on aziz bir kaç isa yezus hiristus

    Yüz bin haç 
    Atın ayağında bir nalbant heykeli 
    Nalın içinde bir at benzeri 
    Karşılıklı uyuşan iki arslan 
    Biri dişi diğeri dişi 
    Yuvarlak yalanmış ve parlatılmış derileri 
    Ki karpuz yenmiş gibi 
    Goldah karpuz 
    Anna karpuzun çekirdeği 
    Frankrayh şu dağın ardındaki dağ 

    *                           

    Düşman kim onu anlat 
    Mişel'i hatırlat alnımı uğraştır 
    Kalbine planlı ve 
    Avrupa bir duvarın taşları dizilen mişeli 
    Saçlarına çocuk kuşlrı konmaz 
    Çocuk uçmaz dallarından.İçinden yanından 
    Boy tüfeği patlatsan 
    Tuzaklı 
    Hatırlat mişeli mişeli 
    İçinden hep bir kuşku tankeri 
    Bir petrol tankeri namıyla yol alır 
    Pergel petrol 
    Borusu motorun icadı 
    Aşkın feda bayramı cenaze şekli 
    Boyuna hatırlat 
    Yoksa olur ki unuta kalırım esmerliğimi

    Telefon 
    - Görüşünüz nasıl 
    - Yorgun uyanırken ve gittikçe diri ve daha esmer

    Tanımadığım kentin 
    Ağırlık merkezine alındım 
    Taşıtlar grevler insan böğürmeleri 
    alış verişler 
    Şapka çekerken birden çocuk doğuruyorlar 
    Baba oyundan çağrılan çocuklar gibi isteksizdir 
    Ya da bırakır kürekleri denizin üstüne 
    Suda kayan cilalı bir taş gibi seyirtir 

    *                           

    Her doğan çocukla orda 
    Birlikte. Daha yeryüzüne bakınamadan 
    Kırbaçlarınız uyumaya. Anakarnı yorgunluğumuz alınmadan 
    Vurulur kollarımıza ve. Çarpılır dizimiz dizime

    Her doğan çocuk 
    Bir ertelemeydi analarca bağlanarak memelere 
    (Artık sigara içmeyeceğim artık 
    Koyun gütmiyeceğim) 
    Meşgul uğraşır azar altında bile uyurken de 
    Uykusundan silkelenip irileşmeye hamle elleri ve duramadan 
    Yan beşiktekinin yüzüne gölgesini indirerek 
    Bir gün önceki bedenini 
    Kaybedilmiş bir okul eşyasını gibi özliyerek

    Her doğdu 
    Bir ölendi

    Mayland uzun yüzlü bir kız resmi 
    Hani şu hep 
    Selamlaşıp geçerdik 
    Uzun yüzlü kızlar çizen ressamla 
    Aklımı anlat gönlümü kazandır 
    Benden beni çıkar bakalım kalacak mıyım 
    Üstüme beni koy bir de 
    Gözle dayana bilecek miyim 
    Yoksa hemen birkez daha bütünle bende beni 
    özümü kullan 
    Çünkü aşktır 
    Beyaz bir sanat 
     
    *                         

    Evlerin dışında 
    Çünkü böyle oldu

    Pencereden uzanan başın dışında 
    Günahın ve sevabın

    Merkezinde hem tanımadığım 
    Alışmadığım bir sistem gitgelinde 
    Boyuna sırtımdan ve kafamın arkasından delindiğim 
    Oynuyorum ve rolümü. Oyun çarkının boşuna döndüğünü 
    Seyircilerden bir kadın olgun ve eteçalan 
    Çıplak. Eşyadan ve odanın kapamasından 
    Her an biraz daha soyunarak 
    Yatağında 
    Çivilenmeden gerilmiş çarmıha gibi yatan

    Anlıyorum oyun çarkının kendine döndüğünü 
    Ölümün 
    Saklanacağı kalmayan avhayvanı gibi 
    avcısına göründüğünü 
    Ah anlıyorum 
    Çünkü annanın 
    Anlaşılmaz bir gözaldanımıyla 
    İçimde bir gemi batırıp döndüğünü

    Unutmadı 
    Yanlışlıkla 
    Onlara: 
    Beni unutmayacaksınız  

    *                           

    Anlat kızın ekmek tutuşunu 
    İçimdeki soylu kişiden  utanışını 
    Annayı tutarken balık tutuyorum 
    Ekvator ağzıyla kolumu buzdan indirmişim 
    Kız içimde bir sarmaşık kelimesiyle büyürken 
    Arada bir kanla uslayıp 
    Seni anıyorum 
    - eyeski sevdiklerim - 
    Sizi şaşırtıyorum?Sanatım 
    Fakat ben korkutuldum 
     
    *

    Şatoya bağlanan tahta köprüde beynim 
    Ağırlaşmış dalmışım 
    Güneş doğmuş işte böyle. Taş ısınmış ısınmış 
    Neredeyse belleğinden kan ürperten 
    Birsipahi sureti

    Aşka ne zaman veda 
    Demiş ki bu topraklar 
    Boyuna kiliselere taşıyorlar otobüslerle.Isınamıyorum. 
    Ve Baden Baden'de kaçtım 
    Başka bir kiliseye 
    gittim.Hafifçe. 
    Çok ve canlı renkli süslemelerden azürpererek

    Dost için yani dosto için 
    Dönerken 
    Kule yerine 
    Küreye yakın parlak başlıklarına dönüp baktım

    Dosto Badende 
    Ve kumar da oynardı 
    Bir çocuğun.Hırsla.Bir taşı 
    Atışı gibi.Dikine.

    Kapa perdeyi kapa köprüyü 
    Ve şatonun ta kendisini 
    İnce bedenin mühürlenişini 
    Tüfek mahzenini 
    Sevginin tiklerini aort deliklerini 
    Duvarda asırlardır dinlenemeyen 
    Dört işkence resminin

    Takip tutuklanma işkence 
    Ve tahta kurulan işkenceli etin 
    Bin dokuz yüz 77 yıl 
    Yenilen içilen kan ve etin 
    Yarı açılan mor pelerinin 
    Çizgi - kan 
    Çizgiler ve kanın 
    Başta yer yer kemiğe batan tacın 
    Dört resmin dört korkunç dakikanın 
    İri jestlerini anlıyorum

    Makkiyi hayır 
    Sigridi tren getirdi 
    tren götürdü 
    Yedi 
     

    *

    Duruşu kımıldanışı 
    Mağrur tavırları olan 
    Çünkü o güzel kelimelerle ağırlanan

    Göllerin beşiği toprak eğrisi 
    At yiyen ejderdi 
    Tılsım 
    Karıncanın kölesi

    At köpeğin kuruyan ölüsünü 
    Minderi düzelt 
    Baklava kırıntılarını 
    Ana babanın kol gezdiği koruduğu pencere kıyılarını 
    Mutfak ve yüznumara korolarını 
    Yatak amaliyatlarını cinsiyet taslarını 
    An binlerce yıl olan et kabartmalarını

    Pervaz ve şimdi 
    Büyük terasalarda doğuruyorlar 
    Kol bakımı bilek ve dizkapağı bakımı 
    Gebelik ve sancı limonlukları 
    Sıcağa karşı ay ışığı 
    Yelpaze atkı palan 
    Acılar yerdeler sinir göğü tırmalayan 
    Kutlu sevinç giysileri yalayan 
    Ve yağmur suyunu 
    Havuza koyan ırgat olarak

    Anlat insanda ölümsüz olmak yaprağının 
    Hangi ağacın kıvranışı olduğunu 
    Güzün hazırladığı insan yavrularını 
    Kışın insan yeteneklerini 
    Anlat durmadan

    Hurmayı anlat hala uzanan 
    Tüylü kalın dudağı anlat 
    Yaban elmayla eriği 
    Aşıyı 
    Elmanın gelinliğini geyiğin baskın güveyliğini 
    Atlı karıncayı 
    Lunaparkta bir hayvan olan

    Atlı karınca bir hayvansa 
    'İsa ağladı' 
    Kuzeyde ses kalmadı 
    Alnımız buz kondu gece 
    Aksın.Gündüz karıştırılmasın 
    Ah sade bir gün yaşasak 
    Dal dal - Kitap bil 
    Lord kimin lordu hangi mabadin 
    Sinonimi 
    İkisi duman tütsü su rengi 
    Perde kıllı el korku 
    Bölüşmek kekelemek 
    Donup kal - Aklımı al

    Durmak bilmez yaşamakla 
    Senin yaşamın nereye kadar neyana böyle benimki 
    Can kamaram 
    Yalnız göğsüm değil 
    Hayat var kaçıp bıraktığım zamanlarda da 
    Ölmek koşup varmak mıdır oralara 
    Soluğunu yatıştırarak 
    Perdeyi aralayıp girmeden çiçekli ovalara 
    Ah kıra gitmek böyle zor olmasa 
    Ellerimiz ısınan ocakta - Tabaktaki zifafet tasında 
    Kızartılmış bir keklik 
    Paslı ve kükürt salyalı bir ağızla 
    Tatlılıkla ololki 
    Ölünü gebeliğini morarmışlığını 
    Etin devinme sanatını 
    Bilesin yuvarlak akasın akşam olunca 
    Yuvarlak akşam akşam 
    Serçenin girdiği dolap

    Şehri - eycanım - uçtan hayvan kuşları olarak yukarıdan 
    Devgözüyle - bakışı görüyorsun 
    Süzül.Kanatlar arasından 
    Uzanan boynunla evleri ara ikizleri araştır 
    Ren'in çamurlu suyundan bir gümüş iplik bük 
    Sür yeryüzünü hamuruna 
    Ki orda 
    Bir yılan renkli başını onarır 
    Kuyruğunu ağrı dağında yakala

    Ekmek raketini çıkar kuşlar çağrılsın 
    Kirazın yuvarlağı gibi yanağın 
    Bir güçlü böceğen ki gibi alnın 
    Otlara yayılmiş çıplaklığnda bir uçuç böceği 
    Yanından dikene toprağa iniyor 
    Ekmeği göğsünde ufala kuşlar çağrıldı 
    Tutulmuş ve öyle güzelken 
    Korkarak.Ağaçların arasında dolanan cin 
     

    Sen misin-Ama içim Eyiçim

    Kara başımı tutup kara başımı

    Şu suyun insanını güttüğüm vakit 
    Göğsümü asya bir edayla gerdiğim vakit 
    Hem barışmak ne demek kendimle 
    'Sen yoksan mekan yok zaman belli değil'dediğim vakit 
    Sen ölçesilirsin sesimdeki beygirimsiliği 
    Çün bu çamur 
    Şu yaşamı bulandıran su 
    Donyüzlü rahibe şu 
    Şu ev ki ev 
    Ve o karanlıkta cin 
    Ve ormandaki dev

    Oysa melodim 
    Ne güzel. Sözlerim ne tatlı

    Kuşkusuz. Yanımda olaydın 
    Testiyi deler ırmağı temizlerdik 
    Avucumuzla buz gibi içer 
    Bileğimizden akan toprağa düşerdi



    Ve şimdi 
    anlat bana ey can tatlısı kız ki 
    Çünkü ben ödevliyim yinelemeye 
    Eskiçağ ozanlarının ağız toplantısını 
    Anlat bana gönüllerindeki bağ bozumunu 
    Hep şarkı sancıyan dizelerini 
    Kocamış dumanı ve is yüklü tavan direklerinin 
    Arasından destanlara sarkan yılanı 
    Kapıdaki baharı yaprak selini sarı kanaryayı 
    Ölümsüzlüğünün kar yığını - granit yığınını - su yığınını 
    Anlat durmadan

    Oğlu teketek öldüren babanın 
    Oğula mızrağın ucuyla 
    Gürzün kılıcın kıyımıyla ad koyan babanın 
    Anlat bize içinde koşan atların 
    Hangi koşudan kaçtıklarını 
    Yani ilkel 
    Ya da kültürle deşilmiş olmanın 
    Anlat durmadan anlat oğlum 
    Gençliğin 
    Yarısı akan yarısı mezara konan kanın 
    Genç ve geniş bir yaradan 
    Hem babanın elinden mızrakla 
    Ve baltayla açılmış yara'dan 
    Şefkat ve müthiş bir dikkatle 
    Ve müthiş bir hayranlıkla 
    Şövalyelik adına açılmış yara'dan 
    - Huysuz kan sonuna dek akar düşünürüz -

    Anlat ki ey can tatlısı kız 
    Babanın cesedi bir türlü toprağa atamadığını 
    Yine de kanın sonuna dek atamadığını 
    Anlat 
    Babanın can elmas'ıyla kesilen oğulu 
    Aydınlığa sun 
    Toprağa sözü olan kanın 
    Neden sonunadek akmadığını

    Karşılık verir 
    Can tatlısı kızlar korosu:

    - OĞUL MIZRAK KESKİN GENÇ 
    oğul genç mızrak keskin 
    BABA DİNÇ YAŞLI MIZRAK AKILSIZ 
    oğul baba 
    MIZRAK BABA 
    ÖLÜM baba 
    Ölün Oğul Mızrak 
    Ölüm Baba Mızrak 
    OĞUL MIZRAK baba ÖLÜM

    Kan ŞAŞIRDI KAN Şaşırdı

    Genç cesedin ölüm gölünün başında 
    Diz çökmüş olan baba 
    Hınç ayırdı 
    Hayret ve üzgünlük şerbeti 
    Ve abes ayırdı 
    Çok yıl sonraki tanrı tanımaz savaşlara 
    Ve yenilip ve yenip dönerken ordu 
    Neyi algılarsa çiftleşip çoğalmaktan

    Babanın yüreği ordu yüreği 
    / Zırhını kırdı / 
    Narası göğe vurdu 
    Daha gür bir ses duyuldu 
    Belki bir melek gülümsedi 
    Çünkü sıyrıldı gergefi dizinden 
    Belki ayağının dibine vuran sesten

    Eybaba 
    Kılıcı toprağa gizle 
    kendini kınamak için çıkarıdı gerektikçe 
    Yüzünü saratıp karatmak için 
    Kavurması geldikçe

    Çünkü bir serçenin diliyle gelmiyordu düşünce 
    Beyaz güvercinin 
    Bir ilkbahar gencinin güz güneşinin 
    Taşı heykelleştiren eğlimin 
    Su taşıyan kedi seven uykunun altına geçen döşeğin 
    Erkeği kadında koşturan geleneğin 
    Kızlıkta açan çiçekleri 
    Sevişen fillerin 
    Uyuyan çocuk ellerinin 
    Karaya vuran geminin 
    Yemeği hazır eden annenin 
    ... yalvaran dilin diliyle 
    Gelmiyordu düşünce 
    Geliyordu düşünce 
    Ateş kuşunun gagasında

    Çünkü soyluluğun ağırlaştı baba 
    Bir'din orda oldun 
    Zamanın bir gerisine bir ilerisine 
    Son dünya savaşının eşiğine serildim 
    Çocuğu vururken çekilen işkencenin 
    Beşiğine

    Baba çocuk 
    Azap sancak

    Baba genişledi nalbantı bildi 
    Toprağın içinde oğlun ölümü 
    Artıkça ve gezdikçe denizlerin dibini 
    Çünkü ölüm artık canlı oldu 
    Nasıl kuduran boğa canlıysa 
    Ve bir şeye koşarsa

    Baba açığa çıkan kandan yedi 
    Gezdi yeryüzünü 
    Hayvan alım satım yerlerini 
    Annenin ayak diplerini 
    Karnı karıncanın ölmez gelenekçiliğinin 
    Hayvanları şartlayıp 
    Şatoları kefenleyip 
    Ahırları koyunları 
    Gördü baba gezdi baba 
    Oğulun taş benzerlerini 
    Nasıl ki oğulun ölümü 
    / Eli babanın derisinde / 
    Bir gerisinde bir ilerisinde 
    Artıkça ve gezdikçe suların dibini

    Baba devşirdi bir ana 
    Ki yüreğinin altında 
    Bir et kordonla tutan 
    Oğlu delmeyecek olan babayı