Gönderi

10. Hikaye Tamamlama Etkinliği
Hikâyemiz bu ileti altından yürütülecektir. Yazım Sırası ve Yorumlar İçin: #14132525
Etkinlik
··
71 Gösterim
14 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Uğur
Gönderi Sahibi
Son 1 gündür hayatım çok değişmeye başladı. Etrafımdaki, çevremdeki insanlar ya bana daha sevecen daha masum belki de acır bir şekilde bakıyorlar ya da hiç ummadığım kişiler gözlerimin içine bakmamaya özen gösteriyorlardı. Sadece bana yönelen bakışlarla hayatımın çok fazla değiştiğini düşünüyordum. Kısa bir uykudan sonra tanımadığım kişilerin dışarda pür dikkat bana baktıklarını görmek, annem ve babamın ben eve gelirken ağlar bir şekilde bana koşup sarılmalarını filan görmek ise hoş olan değişikliklerdendi. Bir şey annemin ve babamın moralini çok bozmuştu anlaşılan, hasta dedeme bir şey mi olmuştu acaba? Yoksa neden böyle olsunlar ki diye de düşünmeden edememiştim, annem boynuma sarılmış beni öperken ben de anneme sarılıyor ve o anne kokusunu içime çekerek öpüyordum onu. “Tamam annem sakin ol” dedim ve sarılma şiddetimi biraz daha arttırdım. “Ne oldu Anne, neyin var?” diye sordum ama bana cevap vermemiş aksine sarılma şiddetini daha da arttırmıştı; karşılık olarak ben de sarılmamı daha kuvvetlendirdim. Annem ise sarılma şiddetimi artırmama rağmen o güçlü kadın duruşunu tekrardan sergileyerek sarılmamı sanki hissetmiyor, omuzlarında herhangi bir değişiklik, bir hareket olmadan duruşu da değişmiyordu. Sakin ol dememe rağmen bana hiç cevap vermemişti ve tekrardan konuşup nedir seni bu kadar üzen, duygulandıran diye soracakken babam annemi omuzlarından tutup ve benimle göz teması kurmadan anneme sarılıp onu benden ayırmış ve annemi kenara çekmişti. Göz teması kurmaması ile beraber dönüp bakmamıştı bile. Babam ile aramız kötüydü bu aralar, klasik baba ve oğul sıkıntılarıydı. Kendisi hiç oğul olmamış gibi beni dinlemeden daha doğrusu dinleyip de anlamak istemeden kendi bildiklerinde diretiyordu. Adım gibi emindim ki ben de ileride baba olunca babam gibi düşüneceğim ve yine adım gibi eminim ki babam da bir oğul iken aynı benim gibi düşünmüştü. Ne kadar garip değil mi, bir döngüydü bu hatta kısır bir döngüydü. Babam bir oğul iken benim düşüncelerime sahip ve kendi babasıyla kendi doğruları için tartışırken, ama bir baba olduğunda da oğluna hak vermeden bu sefer baba tarafına geçip yine kendi doğrularını bu sefer baba gözü ile koruyup tartışıyordu ama şunu da biliyorum ki ben de baba olduğumda benim şu an olan düşüncelerimdeki oğlumun düşüncelerini dinlemeden bir baba olarak karşısında olacağım ve genel olarak oğluma hak vermeyeceğim ve onu anlamayacağım, kim bilir belki de doğanın bir kanunuydu bu ya da insan hayatının her bir evresinde genel olarak düşünceleri tamamen değişebiliyordu. Eve yaklaşırken yürümemin sallantısı biraz daha artıyordu, sallantılı bir şekilde yürüyordum ama yürürken de herhangi bir şekilde efor harcamıyormuş gibiydim ama bunlara rağmen de elimi ve kolumu kıpırdatamayacak kadar da kendimi halsiz ve yorgun hissediyordum. Eve girdim, babam kapıyı açmış geçmem için bana müsaade vermişti, az önce olan duruma göre bu sefer sevgi ve şefkat ile bana bakmıştı, son zamanlarda aramız kötüydü babamla ve bu bakışını özlediğimi de fark etmiştim. “Oturma odasına geçelim hep beraber” dedi. Çoğul konuştuğunu fark ettikten sonra dönüp arkama baktım ki babamın arkadaşları da bizimle beraberdi. Ben kendilerine hoş geldin dedikten sonra onlar da beni aynı az önce babamın yüz ifadesi ile cevaplayıp hoş bulduk demeden, herhangi bir cevap vermeden de sadece aynı yüz ifadesi ile bana bakıp oturma odasına geçtiler. Odama geçtim ve yatağıma istemsiz bir şekilde bıraktım kendimi ve ayaklarımı uzattım ama sanki ayaklarıma ben komut vermiyor daha doğrusu verdiğim komutu hissetmeden, devreye geçmeden ayaklarım kendiliğinden uzanmıştı, bu yorgunluğumun bu halsizliğimin üstüne biraz uzanmak kesinlikle iyi gelecekti diye düşünüp boş boş tavana bakarak yattım. Anlam veremediğim şekilde evin içinde değişik bir hava vardı, anneme dedem nasıl iyi mi diye sormayı düşünüyordum ki üzerimdeki yorgunluk bunu sormamı engelliyor hatta konuşmak bile bana çok zor geliyordu. Bunları düşünürken odamın kapısı açılıp etrafına bakınarak kedimin odaya girdiğini gördüm. Her zaman olduğu gibi gözlerimin içine bakarak kısa bir mırlama sesi ile yatağa yanıma atladı ve kısa bir süre beni kokladıktan sonra omzumun yanına uzandı. Kafasını okşadım ve her zamanki gibi ifadesi olmayan ifadesi ile boş boş bana bakıyordu. Uykuya dalmak üzereyken belki de dalmıştım bilmiyorum ablam odaya geldi ve anlam veremediğim yüz ifadesi ile bana baktıktan sonra kedimi yanımdan aldı ve dışarı çıkardı. Ne ablam bana seslendi ne de ben ablama karşı herhangi bir tepki verdim. Uyuduğumu ve beni rahatsız etmek istemediğini düşünmüştüm. Ablam her ne kadar kardeşim, karındaşım olsa da teyzeden de fazlası ile benim için anne yarımdı. Hem benden 12 yaş büyük olması da bunun için geçerli bir sebepti. Bir ses, buğulu içime işleyen bir ses tarafından uykumdan yarı sersem bir şekilde uyandım. Bu duyduğum ses yan odadan mı geliyordu yoksa uykumun etkisinden benim içimden mi çıkıyordu anlayamıyordum, tek anlayabildiğim sesin ruha dokunan, acıklı bir havası vardı. Biraz daha uyanıp kendime gelmeye başladıktan sonra sesten ziyade bir adamın bir tınıda bilinçli bir şekilde bir şeyler söylediğini ya da okuduğunu idrak edebildim. Misafirler gelmişti sanırım eve ve ev kalabalıktı. Duyduğum ses haricinde hissettiğim kalabalığa rağmen başka ses duymuyordum, sadece sanırım ablam olacaktı ki “nereden geldi başımıza bu uğursuzluk” dediğini duydum. Artık anlamıştım kesin dedeme bir şey olmuştu ve ben de burada miskinler gibi hiçbir şeyi düşünmeden yatıyordum ve bunların farkında olmama rağmen yataktan kalkmaya bile niyetlenmiyordum. Bunları düşündükten sonra yataktan kalkmaya niyetlendim ama anladım ki ben iyi değilim ve kalkabilecek durumda da hiç değildim, onun için biraz daha uyumayı ya da en azından yatmayı düşündüm, göğsümdeki metal hissi veren soğukluk da nedense beni ürpertmeye başlamıştı ve tekrardan hızlı bir şekilde uykuya daldım. Rüya görüyordum ve kalabalık eşliğinde yürüyor, tüm tanıdıklarım hatta tanımadığım kimseler de yanımdalardı ama hepsinin benden neden küçük, boyları neden daha kısa diye anlayamadan yürümeme devam ediyordum. Güneşli bir havada yürüyorduk ve herkesin boynu büküktü, annemi de daha arkalarda görmüştüm ve yürürken zorlanıyor gibiydi. Aklıma dedem geldi yine ve dedemin tüm sevenleri onu uğurlamak için gelmişlerdi sanki, soğuk ve hareketsiz bedenini toprağın altına bırakacaklardı ama bedeninin üstüne de tahta koyacaklardı, hani derler ya sözde ölü tekrardan canlanırmış da kalkmaya çalıştığında kafasını tahtaya çarpsın ve tamamen ölsün diye tahta koyulduğunu söylerler, madem öyle bir durum var neden o zaman sevdiklerinizi hemen defnetmek istiyorsunuz, bekleyin biraz daha ve belki o sevdiğiniz kişi hayata geri döner de kavuşursunuz kendisine ya da ölmesini istiyorsanız o zaman bırakın da toprak ile boğulup ölsün o kişi, bir diğer rivayette de ruh bedenden çıkınca kafasını tahtaya çarpsın ki öldüğünün farkına varabilsin derler buna ise yorum bile yapmak istemiyorum, tahta koymanın esas amacı ölünün bedenine toprak gelmesin diye üstüne tahta koyarlar ki beden hızlı bir şekilde kirlenmesin ve insanlar tarafından üstüne direkt bir şekilde de toprak atılmasın diyedir yani aslında bir şekilde gösterilen saygıdır. Bu şekilde cenaze hakkında konuşuyorum ama hem gerçekten dedemin vefat ettiğini bile bilmiyorum hem de bir rüyadayım. Kalabalık ile yürüyüşe devam ederken etrafıma bakınıyordum da hüzünlü bir ortam vardı gerçekten… …rüya değildi, benim için buradalardı. Şimdi her şeyi anlıyordum. Ben ölmüştüm! Öldürülmüştüm! Evet ölüyüm ben ve annem onun için ağladı, onun için babam bir ara bana bakamadı ve onun için bana sonradan şefkatli ve özlem dolu bir şekilde baktı. Özlem dolu bakarken acaba üstüme fazla yüklenmesini ve barışmak için elini öpmek istediğimde de elini öptürmediği gelmiş miydi aklına merak ediyorum. Bunların aslında pek de önemi yoktu şu an için. Hayatımda daha doğrusu 19 yıl süren kısacık hayatımda bir kere cenazeye gitmiştim ve o da benim kendi cenazemdi, herkes benim için toplanmıştı ama ben canlı kanlı olarak yoktum bu toplantıda. Aslında ben gelmek istemedim buraya, kim kendi cenazesine gelmek isterdi ki? Başroldesiniz, tüm ilgi ve alaka sizde, herkes sizin için orada toplanmış ama siz buraya gelmek istemediniz. Aslında gelen herkes de size bir şekilde veda etmek ve uğurlamak için geldiler, eminim ki onlar da sizi buraya getirmek istemezlerdi. Tanıdığınız veya tanımadığınız kişiler dört bir taraftaydı ve dediğim gibi vedalaşmaya gelmişlerdi. En kötüsü de sanırım sizi buraya bırakıp gidecek kişilerin başında sizin en yakınlarınızın bulunuyor olması, belki de o en yakınlarınız ya üstünüze ilk toprağı atacak ya da son toprağı atacak belki de ilk ve son atışları beraber yapacaklardı. Ağlayacaklar, üzülecekler ama yine de sizi toprağın altına bırakıp yani sizi toprağa gömüp sonra dönüp arkalarını gidecekler. Öldükten sonra belki de ölenin sevenleri dertlerini bir başkasına anlatırken bir bakışı yetmeyecek ve konuşmak zorunda da kalacaklardı, acaba en yakınlarımda bu durum olacak mı ki? Ölüm iyidir bizleri ölüm düşüncesinden kurtarır demişler ama görüyorum ki bu sefer de farklı farklı düşünceler oluyormuş. Anladım ki gerçekten de bir ölüyüm ben, son nefesimi vermiş kalp atışlarım ise çoktan durmuştu. Ben öldürüldüm ve katilimi bulmam lazım, çünkü biliyorum ki öldürüldüğüm yerde hiçbir iz bırakılmadı ve öldürülmek için başkaları tarafından da bilinen bir sebebim yok; ama tam olarak hatırlayamasam da basit bir sebepten öldürülmediğimi hatırlıyorum, onun için de katilimi bulmam lazım. Acaba katilim duran nabzımdan, çalışmayan ciğerlerimden emin olmak için üzerimdeki işini bitirdikten sonra bana biraz daha yaklaşıp kontrol etmiş miydi beni merak ediyorum, nedense o anı da hatırlamıyorum ama bazı şeyleri de çok merak ettiğinizi hissediyorum. Acaba katilimi mi daha çok merak ediyorsunuz yoksa benim öldükten sonra konuşmamı mı yoksa bulunduğum boyutta nelerin olduğunu mu? Öncelikle daha ne altından ırmaklar akan cennet ile ilgili bir şeyler gördüm ne de üzerinde 19 olan sekarı gördüm ne de cehennemi. Sekar nedir bilir misiniz? Sekar ne öldürür ne de bırakır, insanın derisini kavurur ve üzerinde 19 vardır, aslında daha uyanma vaktine çok olmasına rağmen bu iki durumu göremediğimi söylemek de benim şu anki kafamın karışıklığı olsa gerek ve yapmam gerekenleri faaliyete de geçirmem gerek, ama ne ve nasıl yapacağımı da hiç bilmiyorum. Ölümden bu zamana kadar çok korkuyordum tabii ki nasıl korkmayabilirim ki? Düşünsenize anne karnındaki bir bebeğe şöyle bir söz söylesek: dışarıda aydınlık, ışıklı güzel bir dünya var, tepeleri karlarla kaplı yüksek dağları var, dalgalanan büyük denizleri var, üzerinde açmış çiçekleri barından güzel bahçeleri var, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve onlara eşlik eden de bir ay var, bizleri ısıtan alevli bir güneşi var, ve sen bebek bu güzelliklerle yüzleşmek, onları görmek yerine her yeri karanlık olan bir yerde oturuyorsun. Doğmamış çocuk tabii ki bunların hiçbirine inanmayacaktır çünkü bu saydıklarımın hiçbirini bilmiyordur aynı bizlerin de ölümü gerçek manasında bilmediği gibi, ne ile karşılaşacağımızı bilmediğimiz gibi, onun için korkuyordum ölümden ve eminim ki herkes de bunun için korkuyordur ölümden; çünkü ne ile karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Ölüm her şeyin sonudur diye düşünüyordum ama anladım ki ölüm aynı tırtılın ölümünün kelebeğin yaşamının başlangıcı olduğu gibi benim de yeni bir başlangıcım demekmiş, zaman ve mekân değişimi demekmiş ama benim ölümüm ani bir ölümdü işte. Nazım Hikmet’in sözleri geldi aklıma, bana ne kadar da uyuyorlar, ani ölüm, korkunç bir ihanete uğrayıştır. Sırtından hançerlenmek gibi bir şeydir belki de hançerlendim belki de vuruldum bilmiyorum ama ben ölmekte olduğumu bilmeliydim, bilmek isterdim. O zaman tüm hayatım olan o kısacık 19 yıl boyunca tüm yapamadıklarımı söylemek, istediklerimi yapmak, söylemek isterdim, belki de aşka herkesin duyacağı şekilde aşk demek isterdim. O zaman belki her şey değişir bambaşka biri olurdum. Çok önemlidir bu. Sizlere bunları anlatıyorum ama keşke sizler de sırası gelince benimle konuşsanız ve katilimi bulsanız.
“Evlat, iyi misin, kendine gelebildin mi?” Derin bir uykudan uyanırcasına gözlerimi açtım. Obi ismindeki küçük zenci çocuk yanımdaydı. Bir taşın üzerinde oturuyorduk. Kafamı kaldırıp ileriye baktım. Siyahlar içindeki annem ayakta zor duruyor, dengesini toparlamak için babama yaslanıyordu. Bedenim çoktan defnedilmişti, törene katılanların büyük bir kısmı ayrılmış, geriye kalanlar da son defa aileme başsağlığı diliyordu. “Lanet olsun, o gördüklerim de neydi?” Obi ile yaklaşık birkaç dakika evvel tanışmıştık, kısa bir sohbetin ardından sağ avcunu yüzüme doğru kaldırıp bakmasını söylemişti. Sonrası ise başta büyük bir karanlık ve ardından da hiç yaşanmamış anılar. Yine bana ait başka bir cenazede Obi ile tanışmam, Obi ile lanet bir kitap peşinde koca İstanbul boğazını uçarak geçmem, Obi’nin aslında Mustafa Çelebi olması ve bunu öğrenmemle ondan kaçmam, uzay boşluğunda bulduğum güzeller güzeli Kadif ve dev bir köpek, Kayhan abim ve kafamı çarptığım o salak kapı, Obi ile aşk üzerine yaptığım anlamsız sohbet… Hiç biri benim anım olamayacak kadar yeniydi ancak hepsinde ana karakter bendim. Kafama dolan bu görüntüleri sınıflandırmaya, arka arkaya getirmeye, bir zaman çizgisine oturtmaya çalışıyordu beynim ama tek hissettiğim başımdaki ağrı ve midemdeki bulantıydı. İçini boşaltıp rahatlayabileceğim bir midemin bile olmadığı geldi aklıma, lanet olsun, hayalet olunca bedensel sorunlarımızdan da kurtulmamız gerekmez miydi? Obi, oturduğu taştan kalkarak önümde ileri geri yürümeye başladı. “Sana tüm anılarını verdiğime göre, şimdi bana güveniyor musun?” Beklemediğim anda gelen soruyla irkildim. Hala Obi’nin ellerinde görmüş olduğum görüntüleri tam olarak özümseyememiştim. Bazılarında oldukça iyi ve yardım severdi ama bazı görüntülerde bir gece kadar gizemliydi. Simsiyah gözlerini bana dikmiş bir cevap bekliyordu. Daha fazla oyalayamadım; “Elbette, tabi ki güveniyorum!” Obi gözlerini üzerimden ayırmadan sorusunu tekrarladı: “Bana güveniyor musun?” Obi, sorusunu ikinci kez sorarak zaten yüreğimden geçeni bildiğini göstermişti. İkimizin de bildiğini birbirimizden saklamanın bir anlamı yoktu ne de olsa; “Tam olarak güvenebildiğim söylenemez” “Neden?” “Bak Obi, bana varlığını bile bilmediğim anılarımı iade ettiğin için teşekkür ederim ama anlamalısın ki hala kafam karışık… Benden bir şeyler sakladığını düşünüyorum” Obi tek kaşını kaldırarak sorgular bir ifadeyle bana baktı; “Hayır evlat, senden bir şeyler değil, pek çok şey saklıyorum. Yani bana güvenmeme ve benden defalarca kaçmış olmanın sebebi bu mu yani?” Şaşırmıştım, tumturaklı özürler, hatta süslü inkarlar beklerken aldığım cevap bende soğuk duş etkisi yarattı. Obi konuşmasını sürdürdü “Bak, ben zamanımın çok ötesinde bir bilim adamıydım. Binlerce yılın birikimi buradaydı.” Bunu söylerken parmağıyla sertçe kafasını işaret etti. “Ve onun üzerine de beş yüz yılı aşkın süredir bilgi eklemeye devam ediyorum. Ve sen 19 yaşındaki gencecik beynine aldırmadan, senden bir şey sakladığım için bana güvenmediğini söyleyebiliyorsun! Bak çocuk, git önce yeni doğmuş bir bebeğe kuantum teorisini anlat ondan sonra gel ve bana her seyi öğrenmek istediğini yinele.” Kuantum teorisinin konumuzla ne alakası vardı ki şimdi? Hafızamı nafile bir çabayla lise fizik hocamın bu konuda ettiği bir iki kelimeyi hatırlamaya zorladım. Belki derslerde Zeynep’le mesajlaşmak yerine yaşlı bunağı biraz dinleseydim şimdi şu velet görünümlü dedeye de dersini verebilirdim. Lanet olsun! Kaçış yolumu konuyu değiştirmekte buldum. “Peki neden ben? Neden bizim ölümlerimizin bağlantılı olduğuna inanıyorsun. Neden benden yardım istiyorsun?” “Neden sen? Çünkü yakın zamanda talih kuşu çok yakınına sıçtı. Ölümlerimizin bağlantılı olduğuna inanmıyorum, bunu biliyorum. Ve sanırım tamamen yanlış anlamışsın beni, senden yardım istemiyorum, sana yardım vadediyorum. Belki benim yardımımı alırken de bir iki işe yarayabileceğini umuyorum.” Söylediklerini beynimde tartıp anlamaya çalışıyordum. Boş gözlerle bakmış olmalıyım ki bana yaklaşıp “Kapat gözlerini” dedi. İtaat ettim. Elinin işaret ve orta parmağı olduğunu tahmin ettiğim iki parmağı ile önce sağ ardından da sol göz kapağıma hafifçe dokundu: “Açabilirsin” Yine itaat ettim ve gözlerimi açtım. “Hassiktir bu da ne!” Etrafım ruhlarla doluydu. Sol tarafımda genç bir kız ruhu hıçkırarak ağlıyordu, az ilerde orta yaşlı bir adam kör gibi el yordamı ile ilerlemekteydi. Havada etrafta karışıl şekilde ve hızla hareket eden ruh kümeleri vardı. Ruhlar birbirini görmeden birbirleri içinden geçerek neredeyse her alanı doldurmuştu. Hepsi mutsuz, hepsi umutsuzdu. İçimin daraldığını hissettim. Görüş alanımda kabaca bir tahminle birkaç yüz adet ruh salınıyordu. Obi yeniden konuşmaya başladı: “Sen ve ben gibi Araf’da kalmış, iki dünya araasında sıkışmış ruhlar. Bir kısmı neden burada kaldıklarını uzun zaman evvel unuttu, bir kısmı neden burada olduklarını hiç anlamadılar. Ancak büyük bir kısmı ise, yarım kalan işleri başkaları tarafından tamamlanmış ve kıyamet gününe dek burada kalmaya mahkum edilmiş ruhlar.” İçimde büyüyen dehşet hissini bir kenara atmak istiyordum, beceremedim. Konuşmaya devam etti: “Ben, katilimizi bulmaya çok yakınım ve yarım kalmış işimi tamamlamaya… Bunu yaptığımda ise senin buradan ayrılma şansını elinden almış olacaktım.” Kolunu kaldırarak geniş araziyi boydan boya tarayarak devam etti. “Sonsuza kadar onlardan biri olabilirsin, ya da benimle çalışırsın ve beraber kurtuluruz. Sana vadettiğim şey bu.” “Biz giderken onları da peşimize taksak ve cennetin kapılarından geçirsek olmaz mı?” Obi kahkaha atmaya başladı. “Hayır aptal çocuk. Dünyanızda en leş barlarınızın kapısında bile güvenlik dururken o toprakların tamamen korumasız olabileceğini mi düşündün? Sfenks’i hiç duymadın mı?” “Tabi ki duydum. Şu Giza'da yerde yatan kedi heykeli” “Sfenks, cennetin veya cehennemin bekçisidir. Farklı toplumlar, farklı dinler ve hatta farklı insanlar birbirinden farklı algılar ve tanımlar. Eski Mısır’da bir kedi iken bu bekçi, Eski Yunan’da cehennem kapısındaki 3 başlı bir köpek. Senin için de dev bir köpekti bu bekçi, hatırlarsan.” Bir anda tüm dikkatim, bana sonradan eklediği anılarda gezdi. Uzay boşluğundaki kız ve sonra bir köpek heykeline çarpıp geri dönmem…” “O kızın peşinden doğruca cennete gidiyordun. Sfenks onu içeri aldı, seni ise gerisin geri postaladı.” Kafamda hala pek çok soru vardı. Bir taraftan da Obi’nin karşımda sabırsızlanmaya başladığını ve sorularımdan sıkıldığını görebiliyordum. “Peki ben nasıl görüyorum? Onlar beni neden görmüyor?” Bunu söylerken elimi uzatıp yanımda ağlayan kızın gözleri önünde el salladım. Farkında bile değildi. “Çünkü gözlerindeki büyüyü kaldırdım. İstersen, onlarla konuşursan seni görebilirler. Senin beni görebildiğin gibi… Ama şu an bunun için vaktimiz yok.” Tekrar gözlerime iki parmağıyla dokundu, gözlerimi açtığımda ikimiz yine yalnız kalmıştık. Cenaze töreninin tamamlanması ile artık ailem de gitmişti. Bedenimi o soğuk toprağın altında bırakmışlardı. Durgunlaştığımı fark eden Obi konuştu: “Zor olduğunu biliyorum. İstersen git ve bedeninle vedalaş. Ama çabuk ol, acele etmezsen sensiz ilerlemek zorunda kalırım. Ve eğer bu sefer yine kaçacak olursan da sensiz tamamlarım.” Bu şekilde davranılmaktan hoşlanmamıştım ama sanırım haklıydı. “İstemiyorum. Şimdi benden ne yapmamı istiyorsun. Hatırladığım kadarıyla kitabı almamız gerekiyor sanırım. Oraya mı gideceğiz? “Hayır, kitabı zaten aldık çocuk. O gördüklerin gerçek hatıralardı. Şimdi ben gidip kitapta bazı araştırmalar yapmaya devam edeceğim, çünkü hala emin olmadığım birkaç nokta var. Sen de bu esnada gidip Zeynep’le vedalaşacaksın” Zeynep mi dedi bu? İçim bir anda tarif edilemez bir heyecan ve coşkuyla doldu. Bağırmaya başladım: “Zeynep mi? Nasıl yani, ona tekrar dokunabilir miyim, konuşabilir miyim? Lanet olasıca neden daha evvel bunu bana söylemedin ki?” cümlemi tamamlamayı beklemeden hızla genç kızın evi doğrultusunda uçmaya başladım ki bir anda sert bir kayaya çarpmışçasına durduruldum. Tasmasından tutulup çekilmiş bir köpek gibi hissettim. Olduğum yerde, havada ters döndüm. Obi hala taşın üstünde oturuyordu, sol elini kaldırmış avuç içi bana dönüktü. “Sana gitmeni söylemedim evlat. Hala nasıl konuşacağını bile bilmiyorsun.” Avcunu kendisine bakacak şekilde elini çevirdi ve parmaklarını kendisine doğru birkaç sefer “gel” dercesine açıp kapattı. Bunun üzerine havada süzülerek, ona yaklaştım. Aramızda yarım metre kalarak beni durdurdu. “Evet konuşabilirsin, ancak konuşma esnasında ikinizin de bedenlerinizden arınmış olmanız gerek.” Kalbime koca bir fil oturdu sanki. “Nasıl yani? Onu öldürmemi beklemiyorsun değil mi?” Obi derin bir iç çekti; “Tabi ki hayır aptal! Rüyasına gireceksin. Rüyasında konuşacaksınız. Ancak bunun tek bir yolu var. Rüyasına girebilirsin ancak yalnızca seni gerçekten seven insanlar seni görebilir. Sadece onlarla iletişim kurabilirsin. Ve onlara asla ölüm sonrası hayat hakkında bilgi veremezsin. Anlaşıldı mı?” Merakım artmıştı: “Ya verirsem?” “Bence bilmemen daha iyi… Haydi şimdi git ve kız arkadaşınla konuş.” Güneşin gökyüzündeki yerine bakıp düşündü. “Tam gece yarısında Galata Kulesi’nde benimle buluşacaksın.” “Obi… Aslında veda etmem gereken biri daha var. Şey… Bilirsin işte hayattayken pek fırsatım olmamıştı. Onunla da görüşebilir miyim? Bana biraz daha süre versen?” Obi gözlerimin içine derin derin baktı, sanki merak ettiği soruların cevabını orada bulacaktı. “Tamam. Gün doğumunda gel.” Zeynep’le görüşmenin heyecanı içimi ısıtıyordu ancak buna hazır mıyım bilmiyorum. Rüyasında da olsa onu tekrar görmek sarılmak… Hayattayken kıymetini bilemediğim şeylerden bir tanesi daha. Ama önce bitirmem gereken daha önemli bir şey vardı beni bekleyen. Doğruca evime uçtum, artık bana ait olmayan evime. Sokak önünde biraz bekledim. Salon ışıkları hala yanıyordu. Hala uyumamış olmaları büyük bir sıkıntıydı. Evin, sokağa bakan tarafındaki duvardan geçerek doğruca salonda buldum kendimi. Annem ve ablam beyaz baş örtülerini takmışlardı. Annem gözlerinde sürekli akan yaşlar ve sürekli hıçkırıklarla bölünen sesiyle Kuran okuyordu. Ablam ise onun koluna yaslanmış, gözlerini bir noktaya dikmiş ve boş boş bakıyordu. Onları bu kadar üzmeyi hiç istememiştim ki ben. Onlar bunu yaşamayı hak edecek ne yapmışlardı. Keşke onları teselli edebilmek için bir şey yapabilseydim ancak biliyorum ki artık çok geç. Uzanıp önce annemin ardından ablamın yanağına birer öpücük kondurdum. Onlar farkında değildi ama en azından ben biliyordum. Son defa öpebilmiştim. Salondan çıkıp koridorda ilerlemeye başladım. Mutfak kapısının önünde yerde Milyon uyuyordu. Obi’nin bana öğrettiği gibi gözlerimi kapatıp elimi kedinin alnına dokundurdum. Gözlerimi açtığımda kendimi devasa cam bir zeminin üzerinde buldum. Etrafımda benim boyumda, içi çeşit çeşit yemekle dolu tabaklar vardı. Tepeme baktım, bir cam raf da üstümdeydi ve onun da çeşitli tabaklarla dolu olduğunu görüyordum. Sanırım burası kocaman bir buzdolabıydı. Yalnızca tek bir farkla, burası oldukça sıcaktı, tam Milyoner’e göre. Tabakların arasından yavaşça yürümeye başladım. Rafın ucuna geldiğimde, benim boyutumda biri için uçurum gibi olan yere baktım. Dolabın kapısı açıktı ve Milyon kafasını pirzola dolu bir tabağa gömmüştü. Bu halde beni bir fare sanıp yer mi acaba, diye korkmaktan kendimi alamadım, çünkü şu an benden çok büyüktü. Gözlerimi kapatıp rafın ucundan yere atladım. Rüyalarda ölemeyeceğimi biliyordum. Yere indiğimde normal boyutlarıma ulaşmıştım. Milyon da arkasındaki bir varlık hissi ile kulaklarını dikmiş, tüylerini kabartmıştı. Kafasını tabaktan kaldırıp yavaşça bana döndü: “Hey sen! Kurtarıcım! “Milyon? Ama sen konuşabiliyorsun?” “Çünkü rüyalarda her şey mümkündür. Bugün yoktun ortalıklarda, sen kitabını okurken ensemi sırtımı okşamanı özledim. Haydi gel, ziyafetime katıl. Sonra da biraz kitap okuruz beraber, ne dersin?” Şaşkındım. Evet kedimin de beni sevdiğini biliyordum ama bu kadar dostça bir yaklaşım beklemiyordum. Kedilere bencil diyerek hakaret edenlere selam olsun. Ona yaklaşıp sırtını kulaklarını okşamaya başladım. “üzgünüm Milyon ama artık bunları yapamayız. Ben öldüm.” “Ben de bundan korkuyordum. Seni odaya yatırdıklarında gelip yanına yattım, seni koklamaya çalıştım. Soğuktun. Yardım etmek ısıtmak istemiştim seni ama ablan beni alıp kapıyı kapattı. Ölülerin de yalnız kalmak istemeyeceklerini söyledim ona ama beni anlamadı.” Gözlerim, sanırım ben öldükten sonra ilk kez dolmuştu. “Teşekkür ederim Milyon. Şimdi gitmem gerek. Vaktim az.” Kediyi yerden alıp sarıldım öptüm, karnını okşadım ve tekrar yere bıraktım. “Yine gel, gerçekten olmasa da rüyalarımda kitap okuyabilirsin, öyle değil mi?” Gülümsedim “Sanırım, Milyon… Hoşça kal” Bu sefer gözlerimi kapatıp kendi alnıma dokundum. Gözlerimi açtığımda yine evimdeydim, Milyon yüzünde sakin bir ifade ile uyumaya devam etti. Daha zor bir konuşma beni bekliyordu. Annemle babamın yatak odasının kapısından içeri süzüldüm. Babam da uyuyordu. Pencereden gelen sokak lambasının ışığı yastığını aydınlatmıştı. Yastık ıslaktı. Ve rüyasında ağlamaya devam ediyordu. Babam ağlar mıydı hiç? 19 yıl boyunca bu adamın bir kez bile duygularına yenik düştüğünü, ağladığını görmediğimi farkettim. İçimde üzüntü ve öfke kabardı. “Söz veriyorum, seni bu hale getirenlerin intikamını alacağım!” Milyon’da yaptığım gibi babamın da rüyasına girdim. Cenaze törenimdeydik yine. Ancak sadece babam vardı mezar taşımın başında. Yere çömelmiş ağlıyor ve bir şeyler mırıldanıyordu kendi kendisine. Arkasından yürüyerek ona yaklaştım. Mezarım toprak değildi, sanki sudandı, aşağısı görülebiliyordu. Tabutum ise tahta yerine cam gibi transparandı. Bedenimi hafif dalgaların ardında rahatlıkla seçebiliyordum. Saçlarım ve sakallarım dikkatimi çekti, hiç olmadığı kadar uzundu. Özenle taranmış ve düzgünce yerleştirilmişti. Babamın arkasında durdum. Sesini artık duyabiliyordum: “Özür dilerim, özür dilerim” Genzimi temizleyedim: “Baba!” Yaşlı adam ne olduğunu anlayamadan yaşlı gözlerle bana döndü. Devamında ise yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle yerinden kalkıp boynuma sarıldı “Oğlum! Oğlum! Bir bilsen sana bir defa daha sarılmak için nasıl yakardım Tanrı’ma! Ve o da seni bana yolladı, şükürler olsun!” Babamın sarılışına sımsıkı sarılarak karşılık verdim. “Özür dilerim baba. Senden böyle ayrılmayı istemezdim. Beni affeder misin?” Babam beni daha fazla bağrına bastırdı. Bir hayalet olmasaydım nefessizlikten boğulabilirdim sanırım. “Affetmek mi? Asıl sen beni affet oğlum. Seni endi kalıplarıma sokmak istedim. Seni anlamadım. Ve her şeyden öte… Elimi öpmek isetdiğin o son seferde, sana izin vermediğim için öyle pişmanım ki.” “Babacım, lütfen üzme kendini. Ben iyiyim. Seni çok sevdiğimi söylemek için geldim. Lütfen anneme ve ablama da söyle. Kendinizi üzmeyin bu kadar. Sizi görebiliyorum ve üzüldüğünüzü görmek, en kötü cehennemden bile daha yakıcı.” Babam anladığını gösteren bir ifade ile başını salladı. “Baba, şimdi gitmem gerek, vaktim az, sizi çok sevdiğimi unutmayın asla olur mu? “Güle güle evladım. Huzurla uyu” Uyumak mı? Yaptığım şeyin uyumakla pek alakası yoktu, hatta uykusuzluk çektiğim anlar da geldi aklıma ama boşuna kafa karıştırmaya gerek yoktu. “Baba bir de… Milyon’a iyi bakın. O hamile. Bir de kitap okumamı özleyecek. Ablam sürekli kitap okurken ona da okusun olur mu?” Cümlemi bitirdikten sonra babamı rüyasında bırakıp odasına geldim. Gözyaşları dinmişti, iç çekip uykusuna devam ettti. Bu da bittiğine göre geriye asıl işim kalmıştı. Zeynep’im, sevdam… Birkaç kalp atışlık sürede yine sokakta, bu sefer onun penceresinin önündeydim. Nice sefer girmek, görmek için yalvardığım odaya girmek bana hala yanlışmış gibi geliyordu. Bir genç kızın en mahrem yeriydi odası. Ama ben de bir ruhtum neticede ve daha evvel yaptığım kitap hırsızlığından daha masum bir suç olacağı aşikardı. Cesaretimi güç bela toplayarak odasına girdim. Sevdiğim kız ne kadar da güzel uyuyordu. Ellerimle saçlarını okşadım, simsiyah ipek saçları. Muhtemelen üzüntüden bitap düşmüştü. Hemen rüyasına girip konuşmak için sabırsızlandım. İki parmağımla alnına dokundum. Gözlerimi açtığımda kendimi boş yeşillik bir alanda buldum. Koskoca çayırın ortasında tek bir ağaç vardı. Yüzyıllık ağaç koskocaman gövdesiyle hem enine hem de boyuna büyümüştü. Ağaca doğru yürüdüm. Zeynep’im beyaz bir elbise giymişti. Yere oturmuş sırtını ağaca yaslamış ve bir kitap okuyordu. Ona doğru koşmaya başladım. Yaklaştığımda ağaca kazınmış “19” sayısını gördüm önce. Ardından da ağaçtan yavaşça yere doğru uzanan büyük yılanı. “Zeynep, dikkat et yılan var!” bütün nefesimle haykırdım ama sesimi duymadı. Yılanı görünce kitabı kenara bırakıp yavaşça ayağa kalktı kız. Koşarak sarıldım Zeynep’e, onu oradan uzaklaştırmak istiyordum ama Zeynep beni görmüyor, varlığımı hissetmiyordu. Obi’nin sözleri aklıma geldi, yalnızca beni gerçekten sevenler görebilecekti. Bu işte bir terslik vardı. Yanlışlık vardı. Bu arada yılan yavaşça kafasını yerden kaldırdı ve kızla konuşmaya başladı, “Uzun süredir açsın, yemelisin” Kız kuşkuyla etrafına bakındı “Hayır!” Yılan ısrarını sürdürdü. “Haydi ama, yaratıcın burada değil, sadece ikimiziz. Seni kimse göremez duyamaz. O elmayı yemezsen açlıktan öleceksin.” Kafamı kaldırdım. Ağaçta sallanan kıpkırmızı taptaze bir elma duruyordu, tam yılan ve kızın arasındaydı. “Hayır yiyemem” Yılan kahkahalarla gülmeye başladı. “Zaten ÇOKTAN yedin” Zeynep bir anda boğazını tutmaya başladı, adem elması denen çıkıntı boğazında belirmiş ve büyümeye başlamıştı. Nefes almasını engelliyordu genç kızın. Koşup yardım etmek kurtarmak istedim ancak kız ellerimden kaydı, yoktum orada sanki. Merakla ağaca baktım. Elma hala aynı yerinde asılıydı ancak yenmiş ve bitmişti, sadece çekirdekleri kalmıştı. Kendimi yine kızın odasında buldum. Bu sefer rüyasından kendi isteğimle çıkmamıştım, sanırım ölümüyle rüya bitmiş ve beni de dışarı atmıştı. Anlam veremiyordum. Zeynep beni neden göremedi? Dünyam kararmıştı. Zeynep beni sevmemişmiydi? Allah’ın cezası Obi bunu bildiği için mi beni yolladı. Peki eline ne geçti şimdi? Koridora çıkmıştım ve ne yapacağımı bilmez halde ileri geri volta atıyordum. Tekrar mı deneseydim? Belki bir şeyi yanlış yapmıştım, o yüzden göremedi beni… Bu esnada koridorun karşısındaki odada uyuyan biri olduğunu anladım. Kalp atışları düzensizdi, nefes alış verişleri hızlıydı. Kulaklarım ne zaman bu kadar hassaslaşmıştı ki? Merakla odaya girdim. Misafir odası olduğunu tahmin ettiğim bir odaydı, yatağa çevrilmiş olan kanepede genç bir kız uyuyordu. Zeynep’in bir iki sefer gördüğü utangaç kuzeniydi. Neydi ismi Cemre? Ceyda? Cansu? Hatırlamıyorum. Kıza yaklaştım ve rüyasına girdim. Bu sefer kendimi lisenin müdür odasının önünde buldum. Kapı açıktı ve ben eşikteydim. İçerden bağrışlar geliyordu. Adını hatırlayamadığım kız müdürün karşısındaydı. Müdür ise bağırıyordu, “Utanmıyor musun ona iftira atmaya. Hep içten pazarlıklı sinsi olduğunu bilirdim ama bu bardağı taşırdı genç bayan” “Yemin ederim, gördüm diyorum. O öldürdü” “Defol odamdan! Yalancı!” İçimden geçip gideceğini bildiğim için kapıdan çekilmeye gerek duymadım. Ancak kız odadan çıkarken bana sertçe çarpıp yere düştüğünde bu seçimimden pişman olmuştum. “Hey iyi misin” diyerek yanına koştum. Direkt gözlerimin içine bakıyordu. “İyiyim ama sen burada ne yapıyorsun” Beni görebiliyor ve konuşabiliyordu. Hassiktir! “Bilmiyorum, uzun hikaye… Neyse sanırım bir hataydı gelmek. Seni gördüğüme sevdim Ceyda, haydi bye” “Ceren” “Pardon?” “İsmim Ceren. Ve gitme. Katilini biliyorum ve sanırım onu öğrenmek için burdasın” “Ama ben…” Ne diyeceğimi şaşırmıştım, ya da nasıl tepki vereceğimi… “Bunlar yaşandığı için ve sana bunu gösteren ben olduğum için özür dilerim. Her şeyin farklı gelişmesini dilerdim” diyerek bana elini uzattı. Büyülenmişçesine kızın uzattığı eli tuttum. Etrafımızdaki duvarlar bir anda eğrildi, büküldü ve bambaşka bir görüntü kazandı. Bizim Kafe’deydik. Kafenin alt katında, mutfağın hemen yanında, Kayhan abimin odasının önündeydik. Ceren’e baktım. “İzle” dedi sadece. Kapı tam kapanmamıştı, incecik bir ışık huzmesi aralık kapıdan dışarı yansıyordu. Ceren arkamda bekledi, ben ilerledim. Delikten içeri baktığımda şaşırmıştım. İçerde Kayhan abi masasının etrafına oturuyordu. Karşısında ise Zeynep oturmuştu. Hararetli bir konuşma içerisindeydiler. Kayhan abi: “Şanslı pezevenk nasıl kurtuldu o darbeden anlamıyorum. Her şeye kaza süsü vermiştik oysa ki. Ancak bu sefer bir hata istemiyorum, anlaşıldı mı?” Zeynep biraz utanç biraz da korkuyla kafasını salladı: “Elbette efendim” Bunun üzerine Kayhan abi çekmecesinden küçük bir cam şişe çıkardı. İçinde metal renginde bir sıvı vardı. Masanın üzerine bıraktı. Zeynep hemen şişeyi alarak yerinden kalktı, kapıdan, içimden geçerek uzaklaştı. Şaşkınca Ceren’e baktım. “Bu da ne demek oluyor?” “Anılarım… Daha bitmedi. Görmen gereken bir şey daha var. Sana bir şey yapmasından çok korktum ve hastaneye gittim.” Bunu söyledikten sonra kız yeniden elini uzattı ve tuttum. Şimdi hastahane odasındaydık. Ceren ve ben yan yana, makinelere bağlı ama hala hayatta olan bedenimi izliyorduk. Kapı açıldı. İçeri giren Ceren’di. Gözleri yaşlarla doluydu, yatağa başıma eğildi. Alnıma masum bir öpücük kondurdu. “Sana bir şey yapmasına izin veremem. Seni korumaya geldim. Seni sevdiğin kızdan korumaya geldim. Çünkü sen bilmesen de seni hep sevdim.” Bunu duymamla şaşkın bir ifade ile yanımda dikilen kıza baktım. Omuz silkti ve kafasıyla anısındaki kendisini gösterdi. İzlememi istiyordu. Koridorda yaklaşan ayak seslerini duyan kız irkildi. Ne yapacağını bilemez bir halde, tam yatağın karşısında bulunan dolaba gizlendi. Ben ve rüyasına girdiğim Ceren ise hala ayakta olanları seyrediyorduk. Kapı yavaşça açıldı ve içeri Zeynep geldi. Çantasından az evvel Kayhan abiden aldığını gördüğüm sıvıyı çıkardı. Kapağını açarak yatakta komada yatan bedenimin ağzından sıvıyı döktü ve geldiği gibi sessizce usulca kapıdan çıkarak yok oldu. Ceren saklandığı dolaptan çıkarak yatağa koştu, makinelerden kalp atışlarının düzensizliğini işaret eden sesler geliyordu. Hemen koşarak alarmı çaldı ardından koridora çıkıp bağırmaya başladı. “Yardım edin lütfen yardım edin!” Dizlerim titriyordu. Beni öldürmesini bekleyebileceğim yüzlerce insan vardı ama Zeynep ve Kayhan abi mi? İnanamıyordum. Öfkeyle yanımda durmuş ve tüm sahneyi benimle izlemiş kıza döndüm. “Yalan bu değil mi? Kuzenine iftira atıyorsun çünkü çekemiyorsun onu, bizi… Hepsini sen kurguladın, değil mi?” Kız gözlerinde yaşlarla tekrar bana baktı. “üzgünüm… Hepsinin gerçek olduğunu sen de biliyorsun.” Ne yapacağımı, neye inanacağımı şaşırmıştım. Bu gerçek olamazdı. Kıza veda bile etmeden rüyasından çıktım. Obi biliyor olmalıydı, bilmese neden beni Zeynep’le konuşmam için göndermiş olsun ki? Peki biliyorsa neden beni gönderdi? Bana acı çektirmek için mi? Lanet olsun ne halt edeceğim ben şimdi? Düşünmeye ve kafamı toplamaya ihtiyacım vardı. Dışarı çıktım ve mezarımın başına gittim. Mezar taşımı yumruklamak istiyordum ancak ellerim içinden geçip gidiyordu. Öfkemi atamıyordum bir türlü. Ceren’e güveniyordum ne yazık ki, Zeynep öldürmüştü beni ama neden neden neden? Ufuğun yavaş yavaş kızıllaşması ile Obi aklıma geldi. Şafakta buluşacaktık. Neden buluşacaktık ki aslında? Zaten ne gördüğümü biliyordu. Hayır ona da güvenmiyordum. Kendi işimi kendim bitirecektim. Adımımı attığım anda kendimi taştan yuvarlak bir odada buldum. Pencerelerden Haliç ve boğaz görünüyordu. Obi’nin sesini duydum: “Şafakta benimle burada buluşmanı söylemiştim ve kabul etmiştin. Bu formda sözler bağlayıcıdır evlat. Güvenle mühürlendi o söz.” “Ruhumu sen getirmedin mi yani” “Hayır, o kadar gücüm yok. Seni, vermiş olduğun söz getirdi. Anlat bakalım, nasıl geçti gecen?” Bir de utanmadan gecemi soruyordu! Keşke ruhunun kırabileceğim bir burnu ve akıtabileceğim kanı olsaydı. Ve benim de işe yarar yumruklarım elbette. “Beni Zeynep’e gönderirken beni onun öldürdüğünü bilmediğine inanmamı mı istiyorsun? Seni pislik!” Obi yılların vermiş olduğu alışkanlıkla düşünceli bir ifadeyle, yüzünde artık olmayan sakalları sıvazladı. Her şeye rağmen küçük bir çocuğun böyle bir hareketi yaptığını görmek tuhaftı. “Yüzde seksen tahminim o yöndeydi ama harekete geçmeden evvel emin olmamız gerekiyordu. Ve sen bize bu kesinliği verdin. Başka bir şey öğrenebildin mi?” “Bir iksir içirmiş bana hastanedeyken, civa gibi bir şey… Onu da-” “Kayhan verdi, değil mi?” Nafile bir çabayla kulenin taş duvarlarını yumruklamaya çalıştım. Olmadı, yere diz çöküp haykırdım: “Nerden bildin? Neden bunlar oldu Zeynep ve Kayhan abi ile iyiydi aramız neden beni öldürmek istesinler ki?” “Evlat, toparlan bakalım. Sana bir iyi bir de kötü haberim var.” Yüzüme baktı, benden cevap gelmeyince de devam etti. “İyi haber, seni asıl öldüren Zeynep değildi. Kötü haber ise Zeynep üç yıldır ölü” “Sen ne saçmalıyorsun? Ne demek ölü?” “Seninle aşk üzerine yaptığımız sohbeti anımsıyor musun” Konu ile bağlantısını çözememiş olsam da hatırlıyordum. Aşkı çarpan bir arabaya benzetmişti. “Evet.” “Peki sonrasında senin anlattıklarını hatırlıyor musun? Zeynep’le çocukluktan beri çok yakın arkadaş olduğunuzu her şeyi beraber yaptığınızı ama ona içten içe hep aşık olduğunu ve kızın sürekli seni reddettiğini söyledin. Ve ben de hafızanı tazelemek için bir yem attım ortaya, araba kazasından bahsettim.” “Evet hatırlıyorum. Ben de, aşkın araba çarpmasına benzemese bile araba çarpmasıyla başlayabileceğini söylemiştim. Çünkü Zeynep bir araba kazası anlatmıştı ve sonrasında çok değişti. Ölüme bu kadar yaklaşmanın hayata farklı baktırdığını söyledi ve beni sevdiğini anladığını.” “Heh işte evlat, böyle bir değişime ancak, 1500lerde ölen bir adamın aşkın araba kullanmaya benzetmesine inanan bir ahmak inanır.” “Ne demek istiyorsun” “O kazada ölen 50 yaşlarındaki adam aslında Zeynep’ti.” Ve açıklamaya başladı. “Aslında senden beklenmeyecek bir zeka örneği göstererek benim Mustafa Çelebi olduğumu anladın. Ancak sonrasına bakmayı düşünemedin. Benim bulduğum ruh transferi büyüsü aslında çok büyük bir büyünün ilk adımıydı. Ve kısa sürede hayata geçirmem gerektiği için mükemmelleştiremeden öldüm. Ancak rakibim hatırlarsan Takiyüddin idi. Hoca Saadettin’in de yardımı ile bu büyü üzerinde çalışmaya başladılar.” Masanın üzerine uzanıp Takiyüddin’in kitabını aldı. Kitabın en arka birkaç sayfası boştu. “Kitaptaki yıldız tozu tamamen hedef şaşırtmaydı evlat. Asıl saklanan sır bu sayfalardaydı.” Boş boş sayfalara bakıyordum, bir yandan da bana söylediklerini sindirmeye çalışıyordum. Kitabı kaldırıp yeni yeni ufukta doğan güneşe tuttu, ışıkla birlikte sayfa ışıldadı ve tüm sırlar döküldü… Obi, sayfalarda parıldayan şiiri okumaya başladı: “Hangi kitabı okuduğumu unutturan bir kitaptı geçmiş Bu yüzdendi gelgitlerim, bu yüzdendi kafa karışıklığı Neydi geçmişimde kalan 19... Ah geçmiş! Ruhumu kemirme bu kadar bedenimi onca toprak yiyene teslim etmişken… Ölüm değil miydi oysa çare; Baştan beri bunu anlatmandın mı?...” “Bu şiiri hatırlıyorum” diyerek sözünü kestim. “Anılarımda bu şiiri senden yine dinlemiştim” “Evet evlat, bu şiiri daha evvel de bulduk ama yeni çözdüm anlamını. Takiyuddin ve Hoca Sadettin, benim büyümü ele geçirip bunu ölümsüzlüğe giden kapı olarak kullandılar. Bedenlerinin ölümüne bir türlü çözüm bulamadılar ama ruhlarını bedenden bedene aktararak, bir yılan gibi deri değiştirip durarak günümüze kadar yaşamayı başardılar. Obi’nin söylemek istediği şeyi anlıyordum ama mantığım ve kalbim inatla kabul etmek istemiyordu. Obi konuşmaya devam etti. “19 cinayetle, 19 farklı kanla mühürledikleri bu büyü ile hala hayattalar. Takiyuddin, Kayhan’ın; Hoca Saadettin ise Zeynep’in bedeninde” “Peki neden ben? Beni neden öldürdüler ki?” “Hala emin olmadığım şeyler var. Bu da onlardan biri… En mantıklı açıklama, belli aralıklarla zayıflayan mührün tazelenmesi, bu da 19 yaşındaki genç bir kanla sağlanır. Ama başka bir sebep var mı, inan bilmiyorum” Öfke yavaş yavaş tüm benliğimi sarmıştı, o pislikleri gebertmeliydim, hayatımı mahveden o herifleri kendi ellerimle öldürmeliydim! Yerimden ok gibi fırladım: “Tamam o zaman neden bekliyoruz? O g*toşların dersini verelim!” Obi güldü, “Duvarları bile yumruklayamıyorken nasıl öldürmeyi planlıyorsun. Haklıydı, düşünmemiştim. “Peki ya kitap, kitaba nasıl dokunup taşıyabiliyoruz?” “Efsun ellerimizde değil, kitabın kendisinde. Benzer şekilde efsunlu bir silah bulabilirsen memnuniyetle kullanırım” “Kitapla beynini ezsek? Kitabı elektrik kontağına atsak yangın çıkarsak? Ne bileyim bir yol bulalım işte.” “Karşındakini bir sokak sihirbazı ile karıştırma. Sen kitabı fırlatınca elin daha yere inmeden sonsuza kadar lanetlenebilirsin.” Gülümseyerek konuşmaya devam etti “Ayrıca, bir yol olmadığını sana kim söyledi ki?” Ertesi akşam hava kararmıştı. Tüm gün, Bizim Kafe’nin kapısını gören bir çatıda beklemiş, içerde neler döndüğünü anlamaya çalışmıştık. Takuyiddin ve Hoca Sadettin’in bizi görüp göremediği konusunda Obi’nin çekinceleri olduğundan yaklaşmaya cesaret edememiştik. Dükkan boşalıp da en son Kayhan abi de kilitleyip evine gittikten sonra içeri girdik. Üzerinde 19 yazan taş kapıdan geçtik. Kapıyı ark gibi duvara ekletmiş, içini de camdan, günümüze uygun bir kapıyla doldurtmuştu. 19, içeri bakmaktaydı. Kapının önünde durduk. “Obi… Ne yaptığımızdan emin misin?” “Ölümü defalarca kandırdı, herhangi bir insana bahşedilen ömrün kat kat fazlasını yaşadılar. Ve bunu yaparken de arkalarında sen gibi, Zeynep gibi onlarca ceset bıraktılar. Eminim onu tek arayan biz değiliz evlat. Ve biz yenemiyorsak da O’ndan yardım alacağız.” “O kim?” “Azrail ve 19 yardımcı meleği” Kenara geçip oturdum. Obi kapının önüne yere çömelerek bilmediğim bir dilde bir şeyler mırıldanmaya başladı. Dakikalar ardı ardına uçup giderken sesi artmaya, bir yakarışa dönmeye başlamıştı. Ve sesi arttıkça da taş kapının üzerindeki 19 sayısı parlamaya başladı. Parlaklık yavaş yavaş artıyor ve önce taş kapının ark kenarlarına yayılıyordu. Ardından parlaklık daha da arttı ve tüm kapıyı, sanki bir geçitmişçesine aydınlattı. Gözlerim parlaklıktan kamaşıyordu, olanları hayal meyal görebiliyordum. Parlak ışık huzmesinin içinden bembeyaz bir cisim çıktı. Beyaz pelerini ve beyaz başlığı vardı. Başlığı yüzünü tamamen örtüyordu. Ne ayakları ne de elleri görünüyordu. Eğilerek Obi ile anlamadığım o dilde konuşmaya başladı. Konuştukça sinirlendiğini görebiliyordum. Obi’ye bir şeyler söyledi, bir anda renginin kül gibi beyaza döndüğüne yemin edebilirim. Işık biraz düşündükten sonra kapıdan geçerek gitti. Ancak birkaç saniye geçmemişti ki içeriye onunla aynı görüntüde ışıklar dolmaya başladı. Gözlerim beni yanıltmıyorsa toplam 19 adettiler. Bir tanesi kapının yanında, Obi’nin başında beklerken geri kalan 18 tanesi hızlıca yanımızdan uzaklaştılar. Bilmiyordum ama tahmin ediyordum ki o ikisinin ruhlarını almaya gitmişlerdi. Çok geçmeden 9 tanesi geldi. Yanlarında simsiyah renkli bir ruh taşıyorlardı. Sakallı ve sarıklıydı. Ruh çığlıklar atıyordu. Daha hangisi olduğunu anlayamadan ben hızla kapıdan geçtiler. Kısa süre sonra da ikinci bir siyah ruh taşıyan diğer 9 geçti. Yerimden kalkıp Obi’nin yanına gittim. Kapıda bekleyen meleğe bir şeyler söyledikten sonra bana döndü. “Artık özgürsün, her şey bitti. Bu melek bizi bekliyor, haydi.” Kafamı kurcalayan bir soru daha vardı. “Obi… Zeynep’e ne oldu? Yani o da senin gibi burada mı, başka bir beden şeklinde sıkıştı mı?” “üzgünüm ama evet.” Beni kapıya geçirmek için elini uzattı. Tutmadım. “Ben biraz daha kalmak istiyorum” Şaşırmıştı, “Deli misin? Ne var ki burada senin için artık. Ebedi istirahat seni bekliyor” “Yardım edebildiğim kadar ruhun yolunu bulmasına yardım etmek istiyorum. Senin bana yaptığın gibi. En azından bir süre daha… Sonrasında gelip seni cennette bulurum nasılsa.” Obi acı acı güldü. “O biraz zor evlat, yaptığım kara büyüden sonra, o kötülüğü bu dünyaya getiren olarak hepinizin kanı benim de elime bulaştı. Aynı yerde olacağımızı düşünmek fazla naifçe olur.” Uzanıp elime dokundu. Dokunması ile birlikte bana bir güç verdiğini hissedebiliyordum. Ardından da gözlerime, daha evvel yaptığı gibi dokundu.” “İhtiyacın olabilecek bazı güçler verdim evlat. Kolay gelsin.” Obi, cümlesini bitirdikten sonra melekle birlikte kapıdan geçti. Hemen ardından kapıdaki ışık soldu ve eski haline döndü. Dükkandan çıktım. Sokakta tek bir insan yoktu ama Obi’nin bana bıraktığı güçle artık her şeyi olduğu gibi görebiliyordum. Sokak ruhlarla doluydu, başıboş üzgün ruhlar. Ve bir yerden de çalışmaya başlamam gerekiyordu. Yolun karşısında kaldırım taşına oturmuş 7-8 yaşlarında bir kız çocuğu dikkatimi çekti. Ona doğru yaklaşırken o da beni gördü ve merakla bana bakmaya başladı. Gidip kızın yanına oturdum. “Merhaba ufaklık, nasılsın?” “Sen beni görebiliyorsun? Sen de kimsin?” Ben kimdim? Bunca zamandır bir isim düşünmemiştim kendime. Bedenimin taşıdığı ismi artık kullanamazdım, kendime yeni bir isim bulmalıydım. Aklımda isimler ve sıfatlar uçuşuyordu. Bu yola faili meçhul bir cinayeti çözmek için girmiştim, faili meçhul iyilikler pesinde çıkıyordum… “Ben Zodyak. Peki ya senin adın ne?”
Gözlerim kapalı bir vaziyette yağmurun o müthiş huzur veren sesini dinliyordum. Kâinat ayaklarımın altında, ben yıldızlara doğru uçarken solumdan geçen Jupiter’i son anda fark etmiştim. Ne kadar hızlı gittiğimi tahmin bile edemezsiniz, ışık hızı bile solda sıfır kalır. Şuan Jupiter’in halkalarını bile görüyorum. O devasa ve derin halkalar rengarenk. Belki milyonlarca renk var üzerinde. Bu arada Obi ah Obi ve diğeri… Birazdan size başıma neler geldiğini anlatacağım. Bu durumda olmak, yani ölmüş olmanın dayanılmaz hafifliği yaşarken, o lanet olası Obi’nin ortağı Scala’dan kurtulmak için her türlü yolu denedim. Meğerse benim düşünce ağıma girip, hangi gezegende olduğumu tahmin eden bu aşağılık yaratığı, en son Green Planet’te elime geçirmiştim. Geçirmiştim diyorum çünkü kaçıp gitti. Ruh olduğundan bile emin değilim. Onun düşünce ağıma nasıl girdiğini; gittiğim her yerde, karşıma çıkmasıyla anladım. Green Planet’e geldiğimde her yer yemyeşildi ve neon ışıklar gibi parlayan ışıklar vardı. Bastığınız her yer yeşilin milyar tonuna bürünüyor. Ayağımı bastığım yer, şekil ve renk olarak değişiyor. Ben neler oluyor derken etrafımdaki ağaçların şekillerinin ve renklerinin de sürekli değiştiğini gördüm. Dünyadayken başka yerlerde hayat olduğunu tahmin ediyordum. Belki burada yaşayan birileri vardır ama ben göremiyorum. Uzaktan göründüğü gibi mat bir rengi falan yok. İçine girince bir renk cümbüşü karşılıyor sizi. Milyar kedinin buradan geldiğine inanmaya başladım. Green’de Scala’yı bir kayanın arkasında gördüğümde; “Hey sen, buraya nasıl geldin dediğimde” “Sen getirdin” dedi. Böyle şifreli konuşan bir varlık Scala. “Ben niye getireyim?” dediğimde aniden ortadan kayboldu. Peşine verdim ama ne yöne doğru gittiğini kestiremediğim için çabalarım sonuçsuz kaldı. Obi’ye gelince bu garip ruh beni devasa geçitlere götürmüş bu geçitleri kullanarak geçmişe giderek katilimi bulmamın mümkün olduğundan falan bahsetmişti. Ben bu saçmalığa çok fazla inanmak istememiştim. Şüphelerimde haklıymışım. Götürdüğü geçitler tuzaktan başka bir şey değilmiş. Altıncı hissim sağ olsun. İçeri girmemle bir şeylerin beni içeri çektiğini ve anormal bir biçimde ruhumun sıkıldığını hissetmemle, geçitten kendimi dışarı atmam bir oldu. O günden sonra ne Obi’yi ne de Scala’yı bir daha göremedim. Bu zamanda kimseye güven olmuyor gerçekten. Şuan ruhlar âleminde istediğim yere gidebiliyorum. Fakat dön dolaş aynı şeyler farklı bir şey yok. Hep gezegen ve yıldızlar bunlardan bir nane olmaz. Sıkıntıdan ölmek üzereyim. Böylelikle koca Evren’de ne kadar yalnız olduğumu anladım. Bu kadar yıldızın ve gezegenin içinde bu durum hiç çekilmiyor desem yeridir. Ta ki, onu görene kadar. Kosoptic yıldızının önünden geçerken koluma bir şeyin çarptığını hissetmiştim. Aniden irkildim ve telaşla dönüp arkama baktığımda upuzun saçları olan sarışın bir kadının başka bir yıldıza doğru hızla uçtuğunu gördüm. Bu kadar sıkıcı bir yalnızlığın içinde onu yakalamak için resmen tabanları yağlamış gibi peşinden gittim. Tahmin edebileceğiniz gibi arkasından bağırmam çok fayda etmedi. En son bütün gücümle bağırdığımda tüm Evren’in yankılandığını hissettim. Sanki yüce yaratıcı bana yardım etmişti. Sesi duyunca, dönerek şüpheli gözlere beni süzmeye başladı. “Sende kimsin?” dedi. Ben ölü bir ruhum. “Peki, sen kimsin?” dedim. Tedirginliğim kesinlikle yüzümden okunuyordu. Kadının gözleri resmen ışıl ışıldı. Şimdi buna takmıştım. Benim gözlerim niye ışıl ışıl değildi? Bunu ilk fırsatta sormayı düşünüyordum. “Ben Kadif, peki senin bir ismin yok mu?” dedi. İsmimi bilmiyordum. O an bir isim uydursam fena olmazdı sanırım ama ağzımda bir şeyler gevelerken “Tamam, tamam sende ismini bilmiyorsun” dedi. “Peki, sen nereden biliyorsun” dedim. “Bende bilmiyordum. Bu ismi ben buldum” dedi. “Nasıl yani kendi ismini kendin mi koydun?” diyerek kocaman bir kahkaha attım. Uzay boşluğunda böyle bir şey yaşayacağımı kırk yıl düşünsem tahmin edemezdim sanırım. “Evet” dedi gülerek. Bir süre daha havadan sudan konuştuk. Sonra bana “Benimle gelmek ister misin?” deyince sevinçten neredeyse havada parende falan atacaktım. Hemen kabul ettim. Beraber uçmaya başladık ve “Gözlerin niye böyle parlıyor” dediğimde; “Geldiğim yere özel dedi” “Geldiğin yer?” dememle ağır bir kütleye çarpmamız bir oldu. Çarptığımız şeyin ne olduğunu söylesem ağzınız bir karış açık kalabilir. Kocaman bir köpeğin ta kendisi. Heykel gibi ortada öylece dikiliyordu. “Vay canına bu da nereden çıktı” dedim. Bunun canlı olmadığını bilmek içime serin sular serpti ama yine de çok fazla tırsmış olduğumu söylemenin bir sakıncası yoktur sanırım. İkimizde bir yana fırlamıştık ve aptal aptal heykele bakıyorduk. Sonra birbirimize baktık. Bu da neydi böyle dercesine gülmeye başladık. “Umarım bunlardan başka görmeyiz” deyip, yolumuza devam ettik. Kafamda oluşan korku o köpeğin orada ne aradığıydı. İleride bunların canlı olanını görmemeyi temenni ederek yıldızlar arası yolcuğun keyfini çıkarmak istiyordum. Bu arada ciddi anlamda dünyayı çok özlemiştim. Eski evimi ve ailemi onları hatırladım bir an. Zaten aklımdan hiç çıkmıyorlardı. Acaba onlar öldükten sonra bir daha hepsini bir arada görebilecek miydim? En önemli soru buydu benim için. İçim içime sığmıyordu ve belki bir yerlerde karşılaşabilirdik. Yıldızlara doğru tekrar uçmaya başladık. “Kadif, senin ismin ne olsun biliyor musun?” deyince durup meraklı gözlere onu süzdüm. “Demek bana bir isim buldun” dedim. “Evet, senin ismin…” demeden “Kadif aniden ortadan kayboldu” Deli gibi sağa sola baktım ama yoktu. Ve şimdi, oturup ağlamak istiyordum. Kâinat ve ben yine yalnızdık.
Hangi kitabı okuduğumu unutturan bir kitaptı geçmiş Bu yüzdendi gelgitlerim, bu yüzdendi kafa karışıklığı Neydi geçmişimde kalan 19... Ah geçmiş! Ruhumu kemirme bu kadar bedenimi onca toprak yiyene teslim etmişken… Ölüm değil miydi oysa çare; Baştan beri bunu anlatmandın mı? Nedir bu yitirdiklerimi bana illüzyon gibi göstermen? Geçmişe selam yine, Ölümle yitirdiklerim bak şimdi ne kadar geride. Araf’ın bataklıklarında ben; Kutsalın Azrail’ini ararken Ellerimden 19 kanlı cinayetin izi; Yürürken dengede kalacak mıyım diye merak ettiğim o köprüye giderken; Bahariye caddesinde baş aşağı asılı cesetler korosu dinleyin: Kan kusun, bana acı enjekte edin; mezarımı yeşillendirin ki yılanlar daha çok gezsin. 19’u benimle gömün; Sizi ben öldürdüm. Sen, O, Siz ikiniz, hepiniz şahit olun Bir tacir gibi durup giden Obi, Mustafa, Kayhan, Niko… Hepsini ben öldürdüm. Sadece öldürüm. Tarihini hatırlayamadığım iki basamaklı bir gün dönümü. Hafızamı öldürerek başlıyorum, geleceğe. Bir mülteci için yağmur yağıyor ve o, önünde belirmeye başlayan dönüyü nasıl atlatacağını düşünüyor. Bedeninin de biriken tüm geçmiş kervan olup yola çıkıyor, inancı kucak açıyor bu kafileye ve o; küsmeyip bir anonim şarkı mırıldandığında son redifi tamamlayan küçük bir nefes oluyor. Nefesini alıp onu öldürüyorum. İçimdeki mülteciye veda edip vatanından uzakta bir yurtsuz oluyorum. Yağmur terkedilmiş Araf topraklarının kervansarayı iken tırnak arasında kalan barut izleri azda olsa temizlendiği için mutlu bir kız var kenarda, sürmesi akarken gözlerinden, el sallıyor, selam bırakıyor ve devam ediyor gök kubbeye sarılıp umut dolu düşünmeye. Bir hap onu kurtarır sanıyor, Bir duman onu kendine getirir diye umuyor. Bir küçük hayal enjekte ediyor damarlarına sonunda bana kavuşmayı tekrarlarken. Onu geride bırakıyor ve ölüyor. Ölüm ne kadar beyaz onun için. Yıldırımın Flaşı ile sahne değişiyor, Babam Mehmet elinde kuru kafa kükrüyor Ey! İstanbul, yıkansın tüm mabetlerin, körelsin tüm kısmetlerin... Yankılanıyor ses toprak kokuyor imparatoriçenin her mahallesinde. Konstantniyyeye ihanet ederek Fatih Sultan Mehmet’i öldürüyorum. Arkamda annemin Dayak senfonilerini yönetmek üzere babamı bırakıp onları da öldürüyorum. 19’da 6. Cesetlerin arasında ilerlerken; karşıda son kalem gözüküyor. Gençlik… Bir damla yürür kamuflaj üstünde eski bir çingene mahallesini geçerek zemine çarpıp tankları ıslatır, kompozit başlıklardan seker ve yeşil cümbüşlenir. Düşünceler yağmurda çiçek olur, uzayan çimler arasında yılanlar dolanır ve yağmur bereketi iyi ve kötüyü yine savaştırır. Gökyüzü kayıplara ağlar, mevsimin dönmesine onlarca genç yeşil yaprağın ölmesine, bize veda eden onlarca genç nesile. Gençliğimi kanlı sözlerle yıkıp öldürüyorlar. Fonda Mozart Reqiuem çalarken. Ve kalem askerlerin üstüne düşüp hepsini sonsuzluğa yolluyor. Şimdi önüm açık; şimşek hızla kahkaha atarken; Hünkar kükrerdi aniden yağmur çıplak bir ölüye düşüyor şimdi, sıratta devam ederken. Üstüne basıyorum obi’nin, uyanıyor gezintiye çıkıyor iskelet olup.Elinde bir fener. Yağmur kokusunda gezen bir gulyabani misali Acılarını tattır bana Obi, Diz kapaklarımın üzerinde kemireyim cesedini, şuan üzerindeki kurtçuklar gibi. Bulutların arasından Ay ışığı vurunca bana, karnımı cesetlerle doyurduğumdan dolayı daha da ölü hissediyorum. Işık rahatsız ediyor beni, elimin karanlığında ay tutuluyor onu çilesine bırakıp ölümünü izlerken, yaşamdan neden bu kadar koptuğu düşünüyorum. Bir kara kedi gördüğümü sandığımda irkiliyorum. Bir dua gibi cıyaklayıp cehennem kapısının yanına geliyor ve titrerken bıyıkları toprak kokusunu ölümü anlatıyor ona, bir çığlık atar koşup gider Kadıköy’e. Bahariye caddesinde asılan cesetleri görmeye. Acılarımla beraber oda bir ağaca asılıp, ölüyor. Tıpkı Werter gibi… Werteri soluyan ruhumu da orada öldürüyorum. Tüm bunlar olurken O uyuyamaz yağmur yağdığında her şimşek; ailesi ile çekindiği onca resmin flaşını hatırlatıyorken, uykusunda hafif titremeler ile dua ederken bulur kendini çok uzakta onun için ağlayanlara... ve ben onu öldürüyorum; evlilik hayallerimi, karım, eşim gelecek ölüyor. Elimde bir şey kalmıyor. Zaman hala yaşarken Dua sesi Bahariye'yi geçer Modaya ilerleyen ezana karışır aniden ozon uyanır. Ruhu fazla yük taşımış bir market poşeti gibi delik delik... Solurken nefesinin hırıltılı olması bu yüzden. Bu yüzden yağmur yağdığında kendini nezle hissetmesi, ozon'a göre yağmur onun nezle akıntısı, ezan ise ilaç saatinin geldiğini hatırlatan uyarı, küçük bir ağrı kesici alıyordur şimdi güneş doğmadan uykusuna geri dönecektir öncesinde daha fazla zehirlenmemek için dua etmeli. Kan kokusu ile ozon’u delip onu öldürüyorum. İnancımı öldürüyorum, mırıldanmıyorum beni kurtarmasını umacağım şeyleri, Korhan abinin adını da… Ölüyorlar. 19’da 15. Ozonun acısı hünkar kulağına gittiğinde, ölünün kuru kafasını bırakır yalnız adam, annemi dövmekten vazgeçer. Yağmur yağdığında İstanbul'un onu görmediğini düşünür bu yüzden yalnız kaldığında ağlayabilen melankolik bir adamdır o, belki son gürlemesinin camları titretmesinin nedeni Cem Sultan'ı düşünmesidir. Beyazıd olup; İçimde hissettiğim kardeşimi öldürülüp Cem ile vedalaşıyorum. Onu öldürdüğümde şehzade yağmur yağarken zindanda titrer ve bir mülteci olmasından dolayı hicap duyup derin bir nefes verir, sallanır bütün ağaçlar gulyabani insanlara görülmekten korkup kara pelerinine sarılıp kara bir kedi olur, çığlık atıp koşar Modaya. Şehzadenin nefesi mülteciye tanıdık gelir mırıldanır bir asker türküsü, türkü gök kubbede yankılanır, onlarca sahipsiz gizleme içinde beden yokken ıslanır. Yeni gün belirir atmosfer ‘de gece flaşlı son çekimini yapar. Ozon gülümse der yalnız adama, hünkar" İstanbul'dan uzak dur." diye bağırır bana ve camlar titrer bir kez daha. İstanbul’un mahallesinden yüceliğe adım atarken benim burçları asla kuşatılmayan şehrimi de öldürüyorum. 19’da 17. Geriye iki kişi kalıyor, 19 kişilik listemi tamamlamak için: Hafızam, içimdeki özgür mülteci, sevgilim, güçlü yanım Fatih Sultan Mehmet, Babam, Annem, gençlik kalem, asker gibi koruyucu düşlerim, Rüyalarım Obi, Umutlarım Ay, yalnızlığım kara kedi, acılarımı anlatan werter, gelecek hayallerim, delinmiş ozon, inancım, kardeşlik hissim Cem, yaşadığım şehir İstanbul… Aslında kendimi öldüren katil benim. Şimdi senin de ölmen lazım. Bana katıl… Acılarına son ver. İçindeki o senfoni öldüğünde, çalınmadığında aslında sende ölmüş olacaksın. Kendi 19’una bir bak, hala yaşadığını düşünüyor musun? Kimsin sen? Bir asker, O genç kız, Yatağında uyuyan anne, Kara bir kedi? Obi ? Sen de en az ben kadar ölü müsün?
- Şişştt Niko!!! Oğlum kendine gel!! Şişş !!Ayılıyor galiba..oğlum koş su getir..yok yok limonata getirin bol şekerli olsun..koş kooş.. Derinden gelen bu uğultulu sesle birlikte yavaş yavaş açılmaya başlayan gözlerimin üzerinde tonlarca yük vardı sanki. Başıma yığılan, yüzlerini seçemediğim puslu kalabalık arasından limonata! komutunu alan bi çocuk koşarak gitti.. Hafifçe doğrulmaya çalışıyordum. Başıma dolanmış mengene gibi sıkan bir yemeni ve ıslak yüzüme dağılmış saçlarım. Bi kaç kişi kollarıma girerek beni yattığım yerden doğrultup oturttu..Elimle yüzümü gözümü ovalarken yavaş yavaş gözlerimin pusu da aydınlanmaya başlamıştı. Kalabalığın arasından uzanan bir el uzunca bir bardak uzattı.. Şaşkın ve endişeli gözlerle bana bakan, bir yandan da yıkılmayım diye omuzlarımdan tutan Kayhan abi, yarısını yüzüme döktüğü suyun yarısını hala elinde tutan Zeynebim ve bir avuç şaşkın meraklı gencin bakışları arasında bir-iki yudum derken limonatayı yarıya kadar içtim.. - İyisin değil mi ?? Kafan nasıl? Açıldın dimi biraz ?? - Offf başım! Ne oldu bana böyle?? - Nolacak olum kapıdan geçerken eşiğe takılmanla havada üç beş parende atman bir oldu.. Elimi başıma götürdüm o mengeneyi çıkarmak için fakat bir el mani oldu..Gülüşen gençleri ‘’hadi bakalım tamam gençler açılın bişey yok’’ diye dağıtan Kayhan Abi yanıma oturdu.'' çıkarma çıkarma kanıyordu hafiften. az daha dursun bakarız birazdan'' dedi. Bende açılmıştım iyice. Elimdeki limonatayı bitirdim ve arkama yaslandım. O puslu gözler açıldıktan sonra karşımda ilk onu görmek rahatlatmıştı. Oldum olası severdim kendini. Şakacı,zeki, muzip lafları ile hem kendini sevdirir hem de rahat tavırlarıyla ben dahil birsürü genci oraya bağlardı.. Bizim Kafe.. Evet bizim kafemizdi orası..mahallede tek nefes aldığımız yer..Beyoğlu’nun arka sokaklarında birazı ahşaptan, tarihi bakımsız evler, birazı da taştan briketten gecekonduların çok olduğu arada kalmış ufak bir sığınak..şehrin gürültüsünden, amaçsız kalabalıklardan uzak, minyatür bahçesinde etrafı kokulu çiçeklerle, fesleğenlerle bezeli küçük bir kitap-kafe. Kayhan Abi ise hepimizin kahramanı kurtarıcısı gibi biri. 7 yıl önce aile yadigarı bu ahşap evi onararak burayı açmasa ki nerdeyse açamayacaktı! biz nereye sığınır nerde nefes alırdık bilmiyorum.. yada okur muyduk, kitapları sever miydik, kitaplar arasındaki o büyülü dünyaya gözlerimizi açar mıydık, bir hedefimiz olmadan amaçsız kalabalıklarda kaybolur muyduk ?? muamma.. Üç beş çakal tayfanın haricinde mahallenin geneli, gençlerin uğrak yeri bu şirin mekanda hala ufak tefek tadilat işleri bitmemişti. İlk günlerde nerdeyse her gün belediyeden zabıta ve mimarlar gelir, ellerinde paftalarla ‘’şurası şöyle olacak, burası böyle olacak, aslına uygun yapılacak, bu tuvalet yeri burası olmaz, baca şöyle, mutfak nişi böyle, yangına dayanıklı malzeme olacak vs vs. lerle Kayhan abiyi canından bezdirirlerdi.. Yılmadı..İnatla, mahallenin ‘'deli mi ne bu adam’' lafları, bizim çocukça şaşkın bakışlarımıza rağmen bu işi başardı.. Ben o zamanlar 12 yaşındaydım. Okuldan gelirken özellikle ordan geçerdim. Bu birkaç sokak fazla yürümem demekti ama o kadar merak ederdim ki o mücadeleyi, Kayhan abinin hırsla,inatla,gayretle çalışmasına kimi zaman dahil de olurdum. Bazen kalas ve tahtaları kenara ittirir, üç beş fayansı içeri taşır, bazen de işçilerin yarım bıraktıkları vernikleri zımparalama işinde elimde zımparayla Kayhan abinin yanına tünemiş bulurdum kendimi..Aramızdaki o bağ o dönemden başlamış ve artarak devam etmişti. Kayhan abi köklü bir aileden geliyordu. Çok kitap okur, aileden gelen asil tavrı İstanbul ile harmanlanıp babamın deyişiyle entel dantel bir havaya bürünürdü. İlk zamanlarda mahallenin alışamadığı ve babalarca biraz mesafe konulan adam, sonra sonra onların da ara ara uğradığı, birer fincan kahve içerek, arada ders çalışıyor mu diye bize göz atarak, Kayhan abiyle iki tavla atıp tatlı tatlı sohbet ettikleri sıcak bir mekana dönüşmüştü.. Genel anlamda tadilat ve tamirat bittikten sonra odalar değişik değişik dekore edilmişti. Odalardan odalara geçişte Osmanlı tarzı kemerler, sedirlerle çevrili cumbalar, duvarlarda eski fenerler, bakır siniler etrafında işlemeli tabureler, ahşap yerlerde otantik kilimler, giyotin pencerelerde dantelli perdeler, en önemlisi de duvar duvar kitaplar.. Bu adam neden burdaydı?Bu kitapların hepsi onun muydu? Başka işi mi yoktu da burayla uğraşıyordu? Derdi neydi? Bir o kadar kafadar hanımı ona hiç mi itiraz etmezdi? Çocukları neden yoktu? Ya da hiç kimseleri de mi yoktu? Bu tadilat kaça patlamıştı? Bu kahve neden buram buram kokardı, bu ay çöreği neden bu kadar lezzetliydi? Biz bu limonatayı neden evde böyle yapamıyorduk?? Hepsinin de bir cevabı vardı elbette..zamanla, büyüdükçe, kimi zaman tarihi değeri olan ufak bir eşyanın anısını dinlerken, kimi zaman eski bir kitabı okurken yada duvarlardaki dedelerin ninelerin siyah beyaz fotoğraflarına bakarken öğrendiğim acı tatlı hatıralar, yaşanmışlıklar.. Kayhan abi dekorasyonda hepsine bir yer bulmuştu..her yer buram buram ahşap ve yaşanmışlık kokuyordu. Bir de Nurbanu ablanın meşhur ay çöreği..kokusu bütün mahalleyi sarar okula giderken, ve okul çıkışı bir tane yemeden eve gitmezdim..gerçi önceleri o ay çörekleri sonra da mis kokulu kahve eşliğinde beni kendimden geçiren hayal alemlerine daldıran kitaplar beni oraya iyice bağlamıştı. Zuzeneb im, benim gökteki parlak yıldızım Zeynebimle de lisede orda sık sık görüşüyor olmamızın da yadsınamaz etkileri vardı tabii ki..abisinden gizli görüşmeler bizi zorlasa da bambaşka kapılar açmıştı bana.. muhabbet kapıları, aşk kapıları yani.. 12 yaşımdan beri Kayhan abiyle, daha doğrusu nüfusta aslının Kayı Han olduğunu öğrendiğim hayatıma yön veren o güzel insanla hemhal oluşumdan mıdır nedir bende de ona benzerlikler ergenlikten çıkışta ve lisede iyice belli olmuştu doğrusu.. Uzun, omzumu hafif geçen dalgalı saçlarımı bazen dağıtır bazen arkadan bağlar, yeni çıkan seyrek kumral sakallarımı kendi haline bırakır bu yüzden de babamla evde sık sık harp yapmayı göze alırdım. Beni şekle şemale sokmaya çalışan babamla bu yüzden aramız çoğu zaman açık olurdu. O varken çok da ortalıkta dolanmaz kedim Milyar ın da genelde yanımda olduğu odamda kulağımda kulaklık, hafif müzik eşliğinde bir elim kitabımda, bir elim Milyarın başını okşayarak kitap okurdum. Bahçeli iki katlı bir evimiz vardı. Beyoğlunun bu arka ara sokaklarında yıllardır oturuyorduk. Evimiz Kayhan abinin mekanı kadar tarihi değilse de ona yakın derecede idi. Hele bahçemizde bir kuyu vardı ki çocukluk kabusum!! Dolunay olduğu günlerde penceremden bakıp kaç kez ordan buhar vari sislerin çıktığını görmüştüm. Ne ablamı ne de annemi inandırabilmiştim buna. Yaptıkları tek şey etrafını muhafazaya aldırtmaktı, o da ben düşmeyim diye..Ben büyüdükçe de babam etrafındaki çınar ağacı altına sedirvari oturma yerleri yapmıştı. Yazları kahvaltı ve akşam yemeklerini orda yerdik. Milyar da çok severdi orayı. Püfür püfür yaz günlerinde bir numaralı uyuma mekanıydı o sedir. Onu daha yavruyken zenginler çöplüğünden bulduğumuzdan mıdır nedir rahatına pek düşkündü.. Çocukken en sevdiğim arkadaşım Fatihle zenginler çöplüğünden bişeyler bulmak en büyük zevkimizdi. Değişik incik boncuk, tas, tabak, çanak, şişe ve bilumum edevattan sonra bu yavru kedi, bulduğum en büyük hazineydi. Milyarım benim..şimdilerde iyice yaşlanan zengin kedim.. -Niko oğlum iyisin değil mi? Bak gidip geliyor gözkapakların yine. Gel bahçeye çıkalım biraz temiz hava alırsın ne dersin? Niko yani Nikola’nın kısası.. Tesla ya hayranlığımdan olacak Kayhan abinin bana taktığı isimdi. üniversitede tercihlerimde de beni mühendisliğe sevkedecek yegane itenek güç!! Babacan tavrıyla hala beni omuzlarımdan tutuyordu. Biraz yorgunluk hali vardı üzerimde ama açılmıştım. Sanki ruhum bedenimden çekilmiş havada üç beş tur atmış, cenaze törenime katılmış ve son anda beyaz ışığa doğru değil de Kayhan abinin sesine doğru koşmuştum.. Koluma girip ayağa kalkınca daha iyi hissettim kendimi, bacaklarıma kan gitti sanki. Ama parende attıktan sonra yere sert bir düşüş yapmış olmalıyım ki hem dizim hem de sedirin kenarına çarpan kafam epey zonkluyordu. Zuzenebim in oyalı yemeni fularını da çıkarıp yara bandı yapıştırdık. Benim parlak yıldızım ‘’ ben yavaştan gideyim çok geç kaldım eve, annem sabahtan beri arıyor. Bahçede oturamam senle biliyorsun. Eve gidince bana mesaj at tamam mı’’ diye sıkı sıkı tembihledikten sonra gitti. Koluma giren Kayhan abinin varlığının güvencesiyle yavaşça o eşikten birlikte geçtik. Bodrum katta, nerden söküldüğü belli olmayan bu işlemeli kapıyı ordan çıkartıp otantik havaya katkısı olsun diye buraya yeni yaptırmıştı anlaşılan benim entel dantel abim. Kafeye bir haftadır gelmemiş olmam da bana pahalıya patlıyordu nerdeyse. Bu işlemeli enteresan kapı ve tam ortasında "١٩" diye bir kabartma olan bir o kadar enteresan eşik, kendi dillerince ‘hoş geldin’ demişlerdi bana.. Bahçede biraz oturduktan sonra bende biraz topallayarak evin yolunu tuttum. Bahçe kapısından içeri girdim ve kendimi kuyunun yanındaki sedire attım. Kedim Milyar kendinden beklenmeyen bir çeviklikle hemen göğsüme zıpladı. Tam o sırada gıcırdayan bahçe kapısı tekrar açıldı ve o da ne???? - Obi???? - Mustafa efendim! - Mustafa mı??? - Evet Mustafa.. Şam dan geldik biz..Aslımız da Türk. - Şam’dan mı?? Türk mü?? - Evet. Kayhan abinin orda işe başladım ben. O çok iyi biri. Elindeki kitabı uzattı. Yarı arap şivesiyle Türkçeyi iyi konuştuğunun sebebini de bir çırpıda anlatıvermiştı. - Alt kattan aldığınız bu kitabı sıkı sıkı tutuyordunuz. Yere düşünce zor bıraktırdık elinizden. Kayhan abi de önemli bir kitaptır belki diyip benimle evinize göndertti.
Reklam
Tam bazı şeyleri anladığımı düşündüğümde, anlayamadığım anlamlandıramadığım daha fazla soru doğuyor kafamda. Tüm bu “19” olayıyla benim ne ilgim olabilir? Basit bir hayat süren, sıradan bir gençtim hep. Bırak öldürülmemin önemli bir bilim adamının buluşuyla alakalı olmasını, öldürülmek istenecek kadar önemli bir insan bile değildim. Zaten bir insanın hayata yeni atılmaya başlayacağı “19” yaşımda daha öldürüldüm. Yine de öldürülmemin önemli bir sebebi olduğu hissiyatından kurtulamıyorum, tüm anılarım berrakken, ölüm sebebimi neden hatırlayamıyorum? En büyük merakı tarihi olaylar, tarihi kişilikler olan ben 19 yıllık bir tarih oldum şimdi. 19 yaşımda öldürülmem de rastlandı değil mi, yoksa ben şizofren mi oldum. Kendimi “Akıl Oyunları” filminin başkarakteri gibi hissediyorum. Ölüler de psikolojik rahatsızlığa kapılabilirler mi acaba ya da öldükten sonra insanın karakteri, huyu suyu değişir mi? Bu soruların cevabına hala yabancıyım, şunun şurasında taze bir ölüyüm. Ama zaten Casper’a dönüşmüş halimin sebebini anlamlandıramazken bir de başıma Obi çıktı. Tüm bu bilinmezliklere, sırlara karşı öfke duyuyorum o halde hala hissedebiliyorum. Ne enteresan… Tüm o hormonlar, karmaşık biyolojik sistemler… Bilim insanları şu halimi bilebilseler tüm bilim dünyasını sarsardım. Bugüne dek kanıtlanmış tüm teoriler, tüm keşifler benim durumumda bir hiçten öteye gidemiyor. Ölüm duygularımızı değiştirmiyor, acemiliğime rağmen buna eminim. Öldüğümü fark ettikten sonra sık sık ertelediklerimi düşünüyorum, yarım kalanları… Ölüm sonsuzluğun başlangıcıysa sonsuza kadar pişmanlık duymak mı benim cehennemim. Belki sürekli bahsedilen ateş budur, sonsuz acı ve pişmanlık… Öldüğünüzde, yaşarken hissettiğiniz duyguları üçle çarpılmış şiddette yaşıyorsunuz. Benim azabım da Obi gibi yüzyıllar boyunca dünyada bir ruh halinde sıkışıp kalıp, sevdiklerimin yaşantısını izlemek, acılarına mutluluklarına tanık olup dahil olamamak mı? Ailemin bensiz yemek sofralarına, Zeynep'in başka birisini sevip mutlu olmasına katlanmak mı?? Ben ve Obi’den başkaları da var mı bu şekilde? Varsa neredeler? Yoksa neden sadece ikimiziz? Birbirimizle bağlantımız ne? Sorular,sorular,sorular… Ölmenin en kötü tarafı ne biliyor musunuz? Yalnızlık çekmek. Sürekli kendimle konuşuyorum ve cevabını bilmediğim sorulara çözümü kendi çorak zihnimde arıyorum. Yaşarken bazı şeyleri çözmek daha kolaydı en azından aklımdaki soruları tartışacak bir ailem, arkadaşlarım ve Zeynep vardı. Şimdi de Obi var ama ona güvenmiyorum. Bu ölememe durumum yarım kalmış bir işim olduğunu gösteriyor sanırım bu yönden ele aldığımda Obi doğru söylüyor. Bu sonuca nereden vardım derseniz geçen yaz tatilinde izlediğim “Ghost Whisperer” dizisinden tabikiii! Bir yerlerde yerli bir Melinda Gordon var mıdır acaba bana yardım edebilecek? Varsa da kesin cin falan çıkarttığını iddia edip kolay yoldan köşeyi dönüyordur şuanda. Eh n’apalım Melinda Gordon yoksa iş başa düştü o zaman. Daha fazla beklemenin anlamı yok.Sonsuz zamana sahibim evet ama belirsizlik,bilinmezlik beni öfkeli ve melankolik bir ruh yapıyor.Kafam çılgın milyoncu gibi!! Bir yandan ölmüş olduğum gerçeği diğer yandan bir ölü olarak akıbetimin ne olacağı... Kitabın üzerindeki 19’un üzerinden elime bulaşmış olan gümüş toza gözüm gidiyor yine ve yazının üzerine dökülmüş gümüş tozun kapaktaki harfleri ışıldattığı gibi zihnimdeki düşüncelerin de yaldızlı tozlar gibi ışıldadığını hissediyorum. Obi’ye dönüp: --Obi ilk karşılaşmamızda bana 1570 yılında öldürüldüğünü söylemiştin? - Eee nolmuş? -- Öncelikle yaşarken adın Obi değildi değil mi? Bu ismi kendine bir zaman sonra sen taktın? -Olabilir. Diye ağzında geveliyor. --Görünüşüne bakarak da zenci olduğunu düşünüyorum, doğru muyum? -İnsanlar ölüyken bile ırkçı! Diyor ve abartılı bir şekilde gözlerini deviriyor. --Ölüm sebebin çeneni hiç kapalı tutamaman olmasın Obi? Bana bozulduğunu fark ediyorum, ama şuanda önemseyecek ruh halinde! değilim. --Obi bana bazı cevaplar vermezsen sanırım yine yollarımızı ayırmamız gerekecek. -Peki, sor bakalım. (Ha şöyle yola gel!) -- Tüm bu Takiyüddin bin Marüf’ün önemli eseriyle ilgili araştırmalarımız esnasında bir şey fark ettim. Şimdi Obi tüm dikkatini bana vermiş arkasından ne geleceğini merak ettiği belli olan bir yüz ifadesiyle beni izliyor. -Söyleyiş tarzından önemli bir buluşmuş gibi geliyor? -- Obiii… diyorum susup zihnimde kelimeleri toparlamak için duraksıyorum. Obi’nin bir anlamı “zenci büyüsü”, bir de Japonya'da da doğmak yeniden dünyaya gelmek demekmiş. Kütüphanede sen kitabı almakla meşgulken ben de 19’un gizemiyle ilgili biraz kafa bulmak istedim ve sırf senin 447 yıl 8 aydır sıkıldığın için kendine bir eğlence arayışında olduğunu düşündüğüm, tüm bu saçmalıklarla da boşuna uğraştığımızı kendime ispat etmek için gidip 19.raftaki 19.kitabı raftan aldım. Hatta bununla da yetinmeyip 19.sayfanın 19.kelimesini buldum. -Bu konuşma ilginç bir hal almaya başladı. --Tabi o anda pek bilinçli değildim. Hatırlarsan daha yeni ölmüştüm. Karşıma çıkan kelime neydi dersin? -??? --Obi! Obi ne cevap vereceğini bilemez gibi ağzını açıp kapatınca, ben de aklımdakileri unutmamak için devam ediyorum. --Senin bu ismi özellikle seçtiğini düşünüyorum, hatta tüm bu Takiyüddin’in eserine de kitaplardan ulaştığını zannetmiyorum. Tekrar duraksadım. Zaten ölü olmasam, heyecandan ölebilirdim. -- Senin ölüm tarihin, yani 1570, Takiyüddin’in Istanbul’a üçüncü yani son kez gelişiyle aynı tarih. Yüzünde hafiften bir hayret ifadesi belirip hemen yerini gülümsemeye bırakıyor. --Takiyüddin’in gelişinden bir yıl sonra yani 1571'de müneccimbaşı Mustafa Çelebi ölüyor ve bil bakalım yerine kim göreve geliyor?? Takiyüddin’in gözünün yükseklerde olduğu biliniyor. Müneccimbaşının kendisi İstanbul’a geldikten sonraki 1 yıl içinde ölmesi ve görevin kendisine geçmesi çok fazla tesadüf gibi geliyor kulağa. Devam edeyim. Takiyüddin’in eserine de kitaplardan ulaştığını zannetmiyorum çünkü zaten 19’a olan takıntısından haberdardın. O dönemlerde birisinin, belki bir ahbap ya da zenci bir köle, hodoo büyüsüyle Obi’nin bedeniyle ruh değiştirme büyüsü yaptığını düşünüyorum. O da nerden çıktı deme, bu daha sonrasının konusu.Bu düşünceye nereden vardığımı daha sonra açıklayacağım. Hoca Sadettin Efendi Takiyüddin’i destekliyordu zaten.Takiyüddin’in müneccimbaşını öldüreceğinden veya öldürteceğinden kendini garantiye almak istedin ve büyüyü yaptınız. Bunun sebebinin ise keşfettiğin belki de Takiyüddin ile de paylaştığın bir şey olduğu kanaatindeyim. Yıldız tozuyla ilgilidir belki. Böylece sen Obi'nin bedeninde kalacaktın ve gerçekten öldürülse bile ölen sen görünümündeki Obi olacaktı. Ama muhtemelen kendisine daha iyi bir teklif sunulan köle bu gizli bilgiyi ağzından kaçırıverdi. Böylece tüm planlar boşa gitmiş oldu ve 1570 yılında bu bedenle ölüp 447 yıl boyunca dünyada sıkışıp kaldın.447 yıldır da bu el yazmasını arıyor olmalısın. İşte kütüphaneden çaldığımız bu kitap sayesinde de geri dönüp yarım kalan keşfini tamamlamak istediğini düşünüyorum. Çözemediğim kısım ise tüm bunlarla benim ne gibi bir bağlantım olabileceği. Senin kurtulman nasıl benim cinayetimin aydınlatılmasına bağlı bunu da çözemiyorum. Ama 3 ay öncesinde kapıyı kullandığında amacının 1570'e dönmek olduğunu ve az önce aydınlatamadığımız sebepten kendini benim cenazemde bulduğunu biliyorum Mustafa Çelebi efendi.