Sofist, iyi eser hoş eser ama bu sefer aklıma başka bir şey takıldı. Farkettiyseniz Platon’un varlık anlayışındaki dilsel nüansları zamanla Stoacı etik felsefesine sızmış ve daha sonra yine modern çeviri yorumlarını yönlendirmiş. İyi de bu nasıl olmuş?
Platon’un felsefi lügatı, Antik Çağ’dan günümüze pek çok düşünce akımına yön verdi elbette. Ancak bu etkinin kendisi, sanıldığı kadar düz bir çizgide ilerlemedi. Özetle, metinsel sapmalar, anlam kaymaları ve spesifik olarak çeviri süreçlerinde ortaya çıkan küçük fakat etkili değişimler, felsefe tarihinde büyük epistemolojik sonuçlara yol açtı. Bu değişimler özellikle“to on” (τὸ ὄν, var olan) ve“to mē on” (τὸ μὴ ὄν, var olmayan) benzeri terimler ile Stoacılar’ın yeniden yorumlarında öne çıkıyor, dilde ve düşüncede kırılma yaratıyor ve nihayetinde modern etik yaklaşımları etkiliyor. Fakat en belirgin olarak Sophistes, Parmenides ve Devlet diyaloglarında geçen “to on” yalnızca “var olan” ya da “mevcut” anlamına gelmez. Bu terim, metafizik bir bağlama sahiptir ve eidos’lar (ideler) aracılığıyla “gerçeklik”in kendisine işaret eder. To on burada hem ontolojik hem de epistemolojik bir statü taşır. Hem “nedir?” sorusunun cevabı, hem de bilginin mümkün olduğu alandır.
Bu kavram, Aristoteles ve ardından gelen Stoacılar ile birlikte daha nominal, daha işlevsel bir yapıya indirgenmeye başlar. Özellikle Solili Khrysippos’un felsefesinde logos ile özdeşleşerek evrensel akıl düzeninin bir bileşeni hâline gelir. Böylece “olan”, artık değişmeyen ide değil, kozmik rasyonalite içinde düzenli işleyen şeydir.
Bunun yanında, Platon’un “to on” anlayışı soyut, aşkın ve çoğu zaman duyusal dünyanın ötesinde yer alırken, Stoacılar için “olan” hem maddî hem de etkin nedenlerle dolu bir evrenin parçasıdır. (Antik Yunan felsefesindeki “dört neden” anlayışına gidelim hemen. Bu dört neden Aristoteles tarafından formüle edilmiştir ve sırasıyla maddi neden, formel neden, fail (etkin) neden ve ereksel nedendir. Stoacılar için ise genellikle logos (akıl, düzen, ilahi yasa) ile özdeşleştirilir. Yani evrenin içinde işleyen bir düzenleyici akıl vardır, ve bu akıl her şeyin oluşunu, değişimini ve işleyişini belirler.) Bu dönüşüm yalnızca ontolojik değil, aynı zamanda etik bir dönüşümdür. Çünkü Stoacı etik, doğayla “uyum içinde yaşamak” (τὸ ὁμολογουμένως τῇ φύσει ζῆν) ilkesine dayanır ve bu doğa, doğrudan doğruya, “to on”un, yani var olanın düzenidir.
Stoacılar için doğaya uygun yaşamak demek, varlığın logos’una uygun yaşamak demektir. Bu logos, artık Platon’daki gibi saf idea değil, canlı bir evren düzenidir. Bu nedenle “to on” deyimi Stoacı etik bağlamında neredeyse bir ahlaki buyruk niteliği kazanır. Olana uygun yaşamak, olanın düzenini kabul etmek, dolayısıyla da kaderi (heimarmenē) bilgelikle karşılamak anlamına gelir.
Çeviri sürecine gelecek olursak, bu süreç antik felsefede basit bir dil aktarımı değildir. Çoğu zaman “düşüncenin yeniden yapılandırılması” anlamına gelir. Roma döneminde özellikle Marcus Tullius Cicero , Seneca gibi isimlerin Yunanca felsefi terimleri Latinceye aktarırken yaptıkları seçimler, sonraki yüzyıllarda bu kavramların felsefi kaderini belirlemiştir. Örneğin, “to on” terimi çoğu zaman “ens” veya “id quod est” şeklinde çevrilmiştir. Ancak Latince’de bu karşılıklar, Platoncu aşkın gerçekliğin değil, var olan nesnelerin dilsel birer ifadesidir. Bu fark, özellikle 17.-18. yüzyıl modern etiğinde ahlakî olanın tanımlanmasında öne çıkar. Kant’ın “an sich” (kendi başına/kendindeki şey) kavramı Platoncu değil, daha çok Aristoteles-Stoacı gelenek doğrultusunda şekillenir. Çünkü “olan” artık ideler değil, yasaya uygun edimlerdir.
Sofist’i de bir bakıma bu yüzden seçtim. Diyalogdan küçük bir pasaja göz atalım hemen:
“Τὸ μὲν ὂν οὐκ ἔστιν ἀληθεύειν μόνον, ἀλλὰ καὶ ψεύδεσθαι·”
(Sophistes, 240d)
“Varlık yalnızca doğruyu söylemek değil, yanılmak anlamına da gelebilir.”
Bu cümle, Platon’un varlık anlayışına dair muazzam bir ipucu sunuyor okuyucuya. To on sabit ve değişmez değildir, dilsel düzeyde çoğullaşır, yanılsamaya açık bir zemine sahiptir. Ancak Stoacılar için bu ifade oldukça problemli olurdu çünkü onlar için logos (dil) hakikatin taşıyıcısıdır, yanılgının değil. Bu yüzden Stoacı metinlerde bu pasaj ya görmezden gelinir ya da farklı bir bağlama çekilir.
Epiktetos ’un El Kitabı ’ında da Platoncu terimlerin izlerini, silik de olsa, görebiliriz. Özellikle şu ifade fazlasıyla önemli:
“Tâ en baştan, sana ait olanla ait olmayanı ayır.”
(Enchiridion, 1.1)
Buradaki ayrım, ilk bakışta etik bir telkini andırıyor. Ancak bu ayrımın temeli ontolojik. Stoacılara göre “ait olan”, to on’un içindedir. Doğaya, düzene uygundur. “Ait olmayan” ise bu düzene dışsal olan, yani insanın etkileyemeyeceği şeylerdir. Böylece “to on”, burada yine etik bir ölçüte dönüşür. Ona uygun davranmak, iradeyi düzenlemek, arzuyu sınırlamak anlamına gelir.
Platon’un metafizik varlık anlayışı zamanla etik bir direktife dönüştü. Doğanın düzenine uygun yaşamak, “to on”a uygun yaşamak anlamına geldi. Lakin bu dönüşüm, sade bir anlam kayması değil, büyük bir düşünce sıçramasıdır. Modern etik, bu sıçramayı çoğu zaman fark etmeksizin tekrarlar. Kantçı otonomi anlayışından Martin Heidegger ’in Dasein’ına kadar, “olan”la uyumlu yaşamak düşüncesi her zaman mevcut oldu.
Peki günümüzde to on bizlere neler söylüyor? Stoacılar bu düzeni bir tür yaşama sanatına dönüştürmüştü ve bana kalırsa biz, iki uç arasında bir yerlerdeyiz. Ne Platon’un göklerindeki idealarla yetinebiliyoruz, ne de Stoacı teslimiyetle tatmin oluyoruz.
Adet yerini bulsun diye diyalog hakkında da kişisel görüşlerimi sunayım.
Sofist, Platon’un geç dönem diyalogları arasında yer alır ve felsefi üslubunun en soyut, en ince örneklerinden biridir. Sokrates ’in “bilmemek” merkezli ironisi burada geri çekilmiş, onun yerini Elealı Yabancı almıştır, ki bu karakter, çoğu yorumcuya göre Platon’un kendi sesine en yakın olanıdır. Diyalog, özünde sofistin kim olduğunu anlamaya çalışır fakat bunu yaparken ontoloji, dil felsefesi ve mantık gibi alanlara doğru tuhaf bir keşfe dönüşür.
Az önce de bahsettiğim üzere, metnin merkezindeki en önemli mesele, “varlık nedir?” sorusu ve ondan daha da karmaşık olan “var olmayan hakkında nasıl konuşulur?” sorusudur. Bu noktada Platon, Parmenides’in “var olmayan ne düşünülebilir ne de söylenebilir” savına doğrudan meydan okur. Çünkü Parmenides’in bu görüşü, yanlış kavramını imkânsız kılar. Var olmayan hiçbir şekilde dile gelemezse, yalan veya hata da mümkün değildir. Oysa Sofist’in tanımı, hatayı, sahteciliği ve “görünüşü” içermek zorundadır.
Platon bu çıkmazı aşmak adına varlık ve yokluğu mutlak kavramlar olmaktan çıkarır ve onları ilişkisel hâle getirir. “Yokluk”, tam anlamıyla “hiçlik” değil, daha çok “başka olmak”tır (heteron). Böylece “yanlış”, varlığın dışına düşmeden, yalnızca ilişkisel bağlamda yanlışlık kazanır. İşte bu dönüşüm, yalnızca Platon’un metafiziğini değil, sonraki Stoacı, Yeni Platoncu ve Hristiyan ontolojilerini de etkilemiştir.
Bir başka yenilikçi yönü ise Platon’un burada diyalektik yöntemi bir mantık aygıtı olarak geliştirmesidir. Kategorik sınıflandırmalar, kavramların ayrıştırılması, daha sonraki Aristotelesçi mantığın temellerini atar. Sofist, felsefî türlerin (genea) ve cinslerin (eidos) birbirine bağlandığı bir düşünme biçimi önerir.
Ayrıca, bu diyalogta anlam, adlandırma (onoma), yüklem (rhēma) ve tümce (logos) gibi kavramlar üzerinde yapılan ayrımlar, ilk biçimsel dil çözümlemeleri arasında sayılır. Bu da metni metafizik bir tartışma olmasının yanı sıra, bir anlambilim denemesi hâline getirir.
Sofist günümüzde özellikle analitik felsefeye yakın okumalarda, metafiziksel çelişkilerin mantıksal çözümü bağlamında ve “temsil” ve “görünüş” kavramlarıyla gerçeklik arasındaki gerilim bağlamında yeniden yorumlanıp duruyor. Deleuze’den Heidegger’e pek çok düşünür, Platon’un bu metninden epistemolojik ve ontolojik sorunlara dair verimli çatışmalar devşirmiştir.
Bu kadar.