Gönderi

Edebiyatın doruklarında bir gezinti, düşmek serbest.
10/10
·656 syf.··
Beğendi
·
2025 89. kitabı
·
19 günde okudu
·
Okunma: 28 Eylül 2025 19:54
James Joyce'un 1922 yılında yayımlanan şaheseri Ulysses'i bitirmiş bulunmaktayım. Daha önce Nevzat Erkmen çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları Kazım Taşkent serisinden okumuştum ancak pek verimli bir okuma olmamıştı. Ulysses Sözlüğü kitabı dahi kitabı anlamama yardımcı olmamış, aksine çıkışı olmayan bir labirentte kitabı anlamaya çabalayarak bitirmiştim. Biraz araştırma yapınca Nevzat Bey'in kitaba yıllarını harcayıp kitapta yer alan tüm şifreli metinleri deşifre etme çabasına girdiği için zaten zor okunan bir eseri daha da zorlaştırdığını fark etmiştim. Fuat Sevimay çevirisi gayet anlaşılır düzeydeydi bence. Neyse, kitabı bölümler halinde inceleyip karakterleri irdelemek istiyorum. Şimdiden keyifli okumalar. 1. Bölüm: Kitaba Giriş Bu roman 20. yüzyıl edebiyatının temel taşlarından biri olmanın ötesinde, roman sanatının sınırlarını yeniden tanımlayan devrimci bir eser olma özelliği taşıyor bana göre. Modernist hareketin de zirvesi olarak kabul edilen roman, Dublin'de geçen tek bir günü, 16 Haziran 1904'ü, üç ana karakterin zihinlerinin en derin ve karmaşık labirentlerinde gezinerek epik bir boyuta taşıyor. Biz okuyucuları geleneksel anlatının konforlu sularından alıp dilin, bilincin ve insanlık durumunun çalkantılı denizlerine bırakan Ulysses, zorlu olduğu kadar ödüllendirici de bir edebi deneyim sunuyor. Romanın yapısal iskeletini Homeros'un Odysseia destanı oluşturuyor. Ancak Joyce, Antik Yunan'ın mitolojik kahramanları ve tanrısal maceraları yerine, Dublin sokaklarında dolaşan sıradan insanları koymuş. Bu modern destanın merkezinde, Yahudi bir reklam pazarlamacısı olan Leopold Bloom (Odysseus), genç ve idealist sanatçı Stephen Dedalus (Telemakhos) ve Bloom’un karısı, şehvetli ve yaşam dolu Molly Bloom (Penelope) yer alıyor. Joyce, bu üç karakterin bir gün boyunca yaşadıklarını, düşündüklerini, hissettiklerini ve anımsadıklarını "bilinç akışı" tekniğiyle, yani düşüncelerin zihinde belirdiği ham ve sansürsüz haliyle aktarıyor. Şahsen okuru zorlayan kısım bana göre bilinç akışından ziyade her bölümün farklı bir tarzda kaleme alınmış olmasıdır. Şöyle ki, gazete manşetleri, bir tiyatro oyunu senaryosu, katekizm (soru-cevap) formatı, müzikal bir fügün yapısı ve hatta halüsinatif bir dilin kullanıldığı bölümler, Joyce'un dil üzerindeki virtüözlüğünü sergiler nitelikte adeta. Bu yazım stiline en yakın Julio Cortazar'ın Seksek kitabını yakın buluyorum. Ama Ulysses kadar çetrefilli dili yoktur o eserin, istediğiniz bölümden başlayabiliyorsunuz. Bu biçimsel deneyler, anlatılan anın veya karakterin ruh halini yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda okuyucunun metinle kurduğu ilişkiyi de sürekli olarak sorgulatıyor. 2. Bölüm: Karakterler Şimdi gelelim karakterlerimizin çözümlemelerine. Çünkü Ulysses'in kalbinde, birbirine yabancılaşmış ancak kaderin bir araya getirdiği karakterlerin derinlikli portreleri yatıyor. * Leopold Bloom (Modern Odysseus): Romanın ana kahramanı Bloom, geleneksel kahramanlık kalıplarının tamamen dışındadır. Dublin'deki Yahudi kimliği nedeniyle sürekli bir dışlanmışlık ve yabancılık hissiyle yaşar. Karısı Molly'nin sadakatsizliğinin farkında olmasına rağmen, öfke ve intikam yerine merak, empati ve insancıl bir kabullenişle karşılık verir. Onun Dublin sokaklarındaki sıradan gezintisi, Odysseus'un mitolojik yolculuğunun dünyevi bir yansımasıdır. Bloom'un kahramanlığı, canavarlarla savaşmakta değil, gündelik hayatın küçük düş kırıklıklarına, önyargılara ve kişisel acılara karşı gösterdiği sabır ve şefkatte gizlidir. O, modern çağın anti-kahramanı, sıradan insanın içindeki dayanıklılığın ve nezaketin simgesidir. * Stephen Dedalus (Kayıp Oğul): Joyce'un bir önceki otobiyografik romanı Sanatçının Gençlik Portresi'nden tanıdığımız Stephen, genç bir entelektüel ve sanatçıdır. Yakın zamanda ölen annesinin yasını tutarken, İrlanda'nın boğucu Katolik ve milliyetçi atmosferinde kendi sanatsal sesini bulmaya çalışıyor. Kendisini hem biyolojik babasından hem de manevi bir rehberden yoksun hisseden Stephen, bir "baba" figürü arayışındadır. Bu arayış, onu günün sonunda Leopold Bloom ile bir araya getirir. Stephen, sanatın ve felsefenin yükü altında ezilen, kendine ve dünyaya yabancılaşmış modern aydının trajedisini ve arayışını temsil ediyor. * Molly Bloom (Dünyevi Penelope): Romanın büyük bir bölümünde fiziksel olarak sahnede olmasa da varlığı sürekli hissedilen Molly, eserin sonunda sahneye çıkar ve edebiyat tarihinin en unutulmaz monologlarından birini gerçekleştirir. Homeros'un sadık eşi Penelope'nin aksine, Molly sadakatsizdir. Ancak onun zihninden geçenler, sadece cinsel arzulardan ibaret değildir. Noktalama işaretleri olmaksızın akan düşünceleri; geçmişe duyduğu nostaljiyi, şimdiki anın şehvetini, kocasına karşı beslediği karmaşık sevgi ve küçümsemeyi ve en temelde, yaşamın kendisine duyduğu bastırılamaz iştahı gözler önüne serer. O, doğanın, bedenin, doğurganlığın ve hayatın tüm çelişkileriyle birlikte koşulsuz bir şekilde onaylanmasının vücut bulmuş halidir. 3. Bölüm: Peki, Ulysses Aslında Ne Anlatıyor? Yukarıda da değindiğim gibi ilk bakışta karmaşık ve anlaşılmaz görünen Ulysses, özünde insanlık durumunun en temel ve evrensel yönlerini ele alıyor. Joyce, bu eserle birkaç temel gerçeğin de altını çizmiş. Şimdi anlatacaklarımı kendimce yorumladım, bunların hepsi kesinlikle böyle olmuş anlamında yazılmadı! * Joyce bu eserinde bizlere kahramanlığın ve destansı olanın, büyük savaşlarda veya olağanüstü olaylarda değil, tek bir insanın sıradan bir gününde bulunabileceğini gösteriyor. Bir cenazeye katılmak, sabun almak, kütüphanede vakit geçirmek veya bir barda tartışmak gibi eylemler, insan zihninin derinliklerinde evrensel temalarla (yaşam, ölüm, aşk, ihanet, arayış) birleşerek epik bir anlam kazanır. Yani sıradan olanın kutsallığını anlatıyor. * Bir diğer değinmek istediğim noktası da eserin merkezinde modern insanın yalnızlığı ve birbiriyle anlamlı bir bağ kurma çabası yatıyor. Hem Bloom hem de Stephen, kendi toplumlarında birer sürgündür. Onların günün sonunda bir araya gelmesi, baba-oğul ilişkisinin, farklılıklarına rağmen insanlar arasındaki şefkat ve anlayış ihtiyacının güçlü bir metaforudur. * Joyce, insanı sadece entelektüel veya ruhani bir varlık olarak değil, tüm bedensel işlevleri ve arzularıyla bir bütün olarak resmeder. Yemek yemek, sindirim, cinsel fanteziler gibi "yüksek" edebiyatın genellikle görmezden geldiği bedensel gerçeklikler, felsefi düşüncelerle aynı düzlemde, sansürsüzce yer alıyor. Bu, hayatın en yüce anlarının en dünyevi anlarla iç içe geçtiği ve insanın bu bütünlük içinde var olduğu fikrini pekiştirmiş. Beden ve ruhun birliği felsefi bir uhreviyet dinginliği sağlıyor. * Bir de şu var, tüm acılarına, hayal kırıklıklarına ve anlamsızlık hissine rağmen Ulysses, yaşamın coşkulu bir onayıdır. Özellikle Molly Bloom'un romanı sonlandıran ünlü monoloğu, geçmişin ve geleceğin tüm anılarını, sevinçlerini ve pişmanlıklarını kucaklayarak hayatın kendisine söylediği devasa bir "evet" ile biter. Bu, insanın tüm kusurları ve dünyanın tüm kaosuyla birlikte yaşamı kucaklama iradesinin en güçlü edebi ifadelerinden biridir. 4. Bölüm: Her Okurda Farklı İz Bırakacaktır Benim kitaptan çıkarımlarım bu şekildeydi. Son olarak toparlamak gerekirse Ulysses, sadece bir roman değil, insan zihninin bir haritası, dilin olanaklarının bir kutlaması ve modern yaşamın karmaşıklığına tutulmuş en parlak aynalardan biridir. James Joyce, Dublin'de geçen tek bir günün içine bütün bir insanlık deneyimini sığdırarak, edebiyatın sonsuza dek değiştiği bir anıt eser yaratmış resmen. Bu arada Joyce'un kaleminden okumuş olduğum bu 7. eser. Sırada bölüm sonu canavarı olan Finnegan Uyanması var.
Edebiyat
UlyssesJames Joyce · Kafka Kitap · 20191,461 okunma
·
286 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.