Puan vermedi·172 syf.··
2025 19. kitabı
·
28 saatte okudu
·
Okunma: 10 Ekim 2025 11:36
Bazı şeyler bir tek bana mı acayip geliyor?” (s.14) Yönetmen olma hayaliyle yola çıkıp, kendini sansürcü olarak bulan bir kurgu operatörünün hayatının kontrolünü kaybetmesiyle, mesleğinin yan etkisi olduğunu düşündüğü tuhaflıklara dair başkarakterin sadece kendine değil, aslında yazarın direkt okura da sorduğu bir sorudur bu, kitabı bitirdiğinizde cevaplamanız gereken… Hem Gabriel Garcia Marquez’in de ifade ettiği gibi, “Kitaplar inanılmak için değil, sorgulamalara konu olmak içindir.” Silinmiş Sahneler güvensiz bir anlatıcının gözünden aktarılan, başı sonu belli olmayan, başkarakterin kafası gibi karışık bir kurguyla tekinsiz bir atmosferde ilerleyen ve tuhaflıklarla dolu bir roman… Bu esere dair analize geçmeden önce, ekseriyetle yazar odaklı* okuma yapan biri olarak, (*Hilmi Yavuz‘un Okuma Biçimleri’nde belirttiği üzere “üç farklı okuma biçimi” vardır: Yazar merkezli okuma [intentio auctoris], metin merkezli okuma [intentio operis] ve okur merkezli okuma [intentio lectoris]. Kısaca okuma, yorumlama ve anlamlandırma uğraşı, ya o metnin yazarının metne verdiği anlamın ne olduğunu (yazarın niyetini) bularak, ya yazarından bağımsız olarak metnin kendi anlamını (metnin niyetini) ortaya koyarak, ya da okurun o metni nasıl yorumladığına (okurun niyetine) bakılarak gerçekleştirilebilir.) kitaplarını okuduğum yazarların öncelikle nasıl yazmaya başladığını, en çok nelerden ve kimlerden etkilendiklerini, eserlerine yansıttıklarının kendi hayatlarında karşılığının olup olmadığını hep merak ettiğimden ötürü, bu hususla ilgili bazı bilgileri paylaşmak isterim. Hakan Bıçakcı’nın yazarlığa başlangıç hikâyesi ilginç. Aslında her şey, yazarın ergenlik döneminde Slayer’ın Hell Awaits kasetini satın almasıyla başlar. youtube.com/watch?v=jz3KIFM... Evet, yanlış duymadınız! Hakan Bıçakcı için her şeyi başlatan metal müziktir; o dönem için aykırı ve norm dışı, toplumun genel kabul ettiği şeylerin dışında bir şeyler dinleyerek, içinde yaşadığı coşkuyu ve tutkuyu kimseyle paylaşamadan, bir yalnızlık girdabında kendini “cemiyet dışı bir mahluk” gibi hisseder. Silinmiş Sahneler‘deki isimsiz anlatıcı da, gençliği internetsiz döneme denk gelen, koyu metalci ve ucuz korku filmi meraklısı olan biri olarak, yazarı gibi aynı dertten mustariptir: “Sana göre olana dışarıda yer yoktur. Bir kafeye, mağazaya, dükkâna girdiğinde seni asla bayıldığın bir şarkı karşılamaz. Reklam panolarında hiçbir zaman merak ettiğin bir albümün veya filmin duyurusunu göremezsin. Çıktığın deliğe dönmen gerekir. Hoşlandığın şeyleri havasız odalarda izler, kulaklık takıp gizli gizli dinlersin ancak. İlgilendiğin dünyanın haberlerini gazeteler, dergiler yazmaz. (...) Bu da seni yavaş yavaş vitrinlerden, raflardan, spotlardan, piyasadan, insanlardan soyutlar. Cemiyet dışı mahluk yapar.” (s.101) Hakan Bıçakcı çocukluğundan beri sürekli okuyan, kitap kurdu diye tabir edilebilecek olan biri değildir; standart bir okurdur, merak edip de edindiği kitaplara yüzeysel olarak sadece göz atmakla yetinir, iyi bir vakit geçirme aracı olarak benimser ve derin okumalar gerçekleştirmez; ta ki Stephen King‘in Medyum’unu okuyana dek... Bu kitabı okuyunca büyük bir dehşete kapılır; bir kitabın insanı nasıl sarsabileceğinin, tokatlayabileceğinin ve etkileyebileceğinin farkına varır. Zaten, Stephen King‘in de yaratmak istediği etki budur: “Her zaman yazacağım kitapların bir tür kişisel saldırı gibi olması gerektiğini düşündüm ki, bence her romancı böyle yapmalı. Masanın karşı tarafından biri uzanıp iki eliyle yakanıza yapışmış ve sizi tartaklamış gibi bir his bırakmalı. Aklınızı başına getirmeli… Eğer bir okurdan ‘yemeğim boğazımdan geçmedi’ diye bir mektup alırsam, o anki hissiyatımı ancak harika sözcüğü özetleyebilir.” Sonrasında, Hakan Bıçakcı lise yıllarında Kafka’nın Dava’sını, Sartre’ın Bulantı’sını, Camus’un Yabancı’sını ve Dostoyevski’nin Yeraltından Notları’nı üst üste okur; bu kitaplar onu çok etkiler ve derin izler bırakır; tabii bu okumalarına yine metal müzik eşlik etmektedir. Üniversite yıllarında ise tam bir kitap kurduna dönüşür; öncelikle Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın eserlerini okumaya başlar, Huzur’a bayılır; Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘ne çarpılır. Tanpınar’ın üzerindeki etkisi “O, yazmış madem, ben okuyayım”dır. Tanpınar’ın külliyatına duyduğu hayranlık beraberinde yazmaktan ürkmesine ve yazarlık hususunda kendisini henüz yeterli görmemesine neden olur. Bununla birlikte içinde yanan ateş “Bir şeyler anlatmak istiyorum”un işaretidir ve ne yapacağını bilemediği bir bocalama devresinden sonra ilk olarak üniversite dergisi olan Dört Mevsim’in 2000 yılı Ocak sayısında Mavi Çığlık isimli bir şiiri yayımlanır: “Geceyi ikiye ayıran mavi çığlık Solucanı kesen bir ambulans Ve iki parçası ayrı hareket eden gece Bir yarısı biz, diğer yarısı uyku Uyku, küçük ölümlerimiz Sıkıcı hayatlarımızın karanlık limanı Ve çıplakken modaya uygunuz hepimiz Geçmiş üzerimize yapışan kıyafetlerimiz…” Bu şiir, Hakan Bıçakcı’nın takıntılı rüya ile gerçek arasında gidip gelen (2002-2022 dönemi) karakterlerinin ve hikâyelerinin de ilk örneği olma mahiyetindedir. Hakan Bıçakcı için yazarlığa giden yolda her şey metal müzikle başlar, kendisini farklı ve toplum dışı hissetmesine, içinde yaşadığı dünyaya bir gözlemci olarak dışarıdan bakmasına sebebiyet verir, edebiyatla git gide derinleşir, Tanpınar’la korkutucu bir hâl alır, kafası karman çorman olur ve ilk yayımlattığı şey bir şiir olur. Bir yazar adayı olarak ne yapacağını bilemez halde karanlık dehlizlerde tam da kaybolmuşken filmler onun elinden tutarak aydınlığa çıkarır. Aydınlanma yaşadığı ilk film, 1997 yapımı Lost Highway’dir. Ankara’da ilk şiirinin yayımlandığı dönemler kafası karışık bir genç olarak, bu filmi izler, çok etkilenir ve “Bir hikâye böyle de anlatılabilir” diye düşünür. Filmdeki sürrealizm, mantıksız gibi görünen bir iç mantığının olması ve karakterin dönüşüm hikâyesi ona ilham verir. John Fowles, “Yazarlar için en büyük sorun, elindeki malzemesi için en doğru ‘ses’i bulmaktır” der, Zaman Tüneli kitabında. Hakan Bıçakcı da bu ‘ses’i nihayet bulur ve kendi kafasındaki sürreal hikâyeleri böylelikle yazmaya karar verir. Tanpınar’ın ihtişamlı üslubu onu ne kadar korkuttuysa, David Lynch’in de tuhaflıklarla dolu filmi o kadar cesaret aşılamıştır, ona. Lynch’in sineması, zaten dream logic (rüya mantığı) olarak geçer; Bıçakçı da, kendi tabiriyle rüyadan uyanmışçasına yazmaya başlar ve adı da Rüya Günlüğü olan ilk kitabı 2002’de yayımlanır. Hakan Bıçakcı‘nın yazarlığa nasıl başladığına dair bu uzunca malumattan sonra, şimdi gelelim, yazarın 2022’de yayımlanan son romanı Silinmiş Sahneler‘e. Bu roman, Bıçakcı’nın pandemiden önce kafasında olan bir projedir, uzunca bir demlenme aşamasından sonra herkesin evlere kapandığı bir dönemde yazmaya başlar; düşünmesi, ön çalışması ile birlikte iki-üç yıla yayılan bir sürecin ardından kitap yayımlanır. Hayatın olağan akışı içinde sürüp giden hikâyelerinde kahramanlarının algıları, sezgileri, kâbusları ya da rüyaları yoluyla okuyucuyu tekinsiz bir atmosfere sokar, Hakan Bıçakcı . Tekinsizliğin asıl kaynağı hayatın kendisidir, tekdüzeliği, saçmalığı, böyle bir hayata sıkışan bireyin manasını yitirmesi, kendisini hayata dışarıdan bakan bir yabancı gibi hissetmesidir... Silinmiş Sahneler’deki güvensiz anlatıcı da tipik bir Bıçakcı karakteridir. Ancak -her ne kadar önceki temaları da barındırsa bile- Silinmiş Sahneler, gerek anlatımıyla gerek hedefini vuran kapitalizm ve toplum eleştirisiyle gerekse de bireyin bunaltısını derinleştiren yönüyle okuruna çok şey sorgulatacak bir roman… Hakan Bıçakcı 2023’de yayımlanan Alakalı Filmler‘in girizgahında hikâye ile olay örgüsünün aynı şey olmadığına dair bir malumat paylaşır: “Hikâye, doğası gereği olayların kronolojik sıralamasından ibarettir. Ancak olay örgüsü bu katı kurala uymak zorunda değildir. Ters akış, seyircinin hikâye ile kurduğu ilişkiyi temelden sarsar. “Bundan önce ne olacak?” sorusu, yerini “Bundan önce ne olmuştu?”ya bırakır. Önce sonuçları, sonra nedenleri görürüz. Özdeşlikten çok yadırgatmaya yönelik hizmet eden bu akış ilk başta ters gelse de, yaşananları kavramak için fena bir deneme değildir. Çünkü, Soren Kierkegaard ‘ın da söylemiş olduğu gibi ‘Hayat ileriye bakarak yaşanır, geriye bakarak anlaşılır.’ O zaman sondan başlayalım.” (s.16) Silinmiş Sahneler romanı da toplamda beş bölümden oluşuyor; her bölüm de beşe ayrılmış ve son bölüme kadar karışık bir kurguyla ilerliyor; bunun nedeni de montajcı karakterin yaşadığı kaotik şehir hayatının koşuşturmasında her şeyin birbirine karışmasına, karman çorman olmasına bir gönderme var; ayrıca, aynı anda bir sürü işi yapmaya çalışan karakterin dağılmasına yönelik, kendini derli toplu anlat(a)maması yüzünden yukarıda bahsi geçen ters akış tekniği kullanılmış, ta ki kitabın son bölümüne kadar… Son bölüme gelindiğinde ise, anlatıcının sansürcülükten istifasının ardından, olayların akışı lineer kurguyla ilerliyor. Bu da, anlatıcının hayatının artık bir düzene girmeye başladığının göstergesi olarak göze çarpıyor. (Ama gerçekten düzene giriyor mu acaba? Eğer bir Bıçakcı romanı okuyorsanız, hiçbir şeyden tam olarak emin olamazsınız. Zaten yazarın yaratmak istediği etki de budur. ) Bıçakcı, anlatıcının çevresinden gizlemeye çalıştığı takıntıları ve söz konusu takıntılar nedeniyle çektiği sıkıntıları bir acayiplikler silsilesi olarak ortaya seriyor. Bu takıntıların müsebbibi nedir peki? Aile ziyaretlerindeki gereksiz ve tahammül sınırlarını zorlayan rutinler, düğün törenlerindeki absürtlükler, kitapçılarda yan yana duran birbirinden alakasız kitapların oluşturduğu tezat görüntüler, bireysel gelişim kitaplarındaki hiç kimseye fayda sağlamayacak bilgiler, yaramaz çocukların yaptığı tehlikeli muziplikler, TV kanallarındaki ipe sapa gelmez programlara dair bomboş ve nahoş içerikler; (berbat kurgular, yapay mizansenler, tasarlanmış aksilikler, sahte coşkular, sığ mutluluklar, çiğ samimiyetler) haber bültenlerinde güzel Türkçemizin şuursuz kullanımı neticesinde zuhur eden ucubelikler; mesela ‘yaşanan ölümler’ haberi gibi akla ziyan ifadeler, şehirdeki kişiliksiz binaların, eğri büğrü sokakların ve hep başka bir yapıya benzemeye çalışan mekânların ve dükkanların tasarımlarındaki mimarî çelişkiler, (dershaneye benzeyen kafeler, kuyumcuya benzeyen kuruyemişçiler, ehliyet kursuna benzeyen kırtasiyeler vs.), sigorta şirketinden telefona sürekli gelen 'ölüm ve sonrası temalı' bezdirici bilgilendirmeler ve nihayetinde kafayı sıyırtan görüşmeler… Bunlar, günümüzdeki herkesin mustarip olduğu dış dünya uyaranları, aslında… Sırf bu sebeplerden ötürü “Bazı şeyler bir tek bana mı acayip geliyor?” (s.14-27) sorusunu sorar iki defa anlatıcı kendine. Çevresindeki insanlar ve toplumun geneli, içinde yaşadığı bu acayiplikleri kanıksamıştır, hatta normalleştirmiştir, adeta… Kitabın sonlarına doğru bu kez babası sorar ona bu soruyu, hem de iki kere üst üste : “Oğlum bazı şeyler bir tek sana mı acayip geliyor?” diye… (s.151-152) Rahatsızlıklarını paylaşamadığı için kendisini yalnız hisseden bu karakter bir yabancılaşma hisseder ve kendini “cemiyet dışı mahluk” olarak görür. Böyle bir ruh halinin diğer tetikleyicisi de iş yaşantısının, kendi deyişiyle “estetik, politik, ahlaki ve diğer birçok açıdan tiksindirici işlerle geçinmek zorunda kalmasının” ve büyük şehrin insanî bir hayat sürdürmeyi imkânsızlaştıran kaotik yapısıdır. Bu arada, anlatıcının sansürcülükten istifa etmesine neden olan hadisede, gerçek bir olaydan esinlenilmiş. (s.115) gunhaber.com.tr/haber/Deniz-kiz... Silinmiş Sahneler başkarakterin hem eski bir müzik yazarı, hem de koyu bir metalci olmasından mütevellit, mebzul miktarda şarkı barındırıyor. Aşağıdaki listede göreceğiniz on dört şarkının çoğunluğu anlatıcının kendi tercihine istinaden dinledikleriyle alakalı olan (1-2-4-5-7-9 nolu), biri; dolmuşta giderken radyodan kulağına çalınan (3 nolu), biri; eski usul bir Taksim barında flörtüyle yemek yerken çağrışım uyandıran (6 nolu), biri; üniversitedeki platonik aşkına rastladığında arka fonda çalan (8 nolu), biri; hastane kapısında sigara içerken ona mesleğini hatırlatan (10 nolu), biri; hastanedeki doktoru gördüğünde zihninde canlanan (11 nolu), ikisi; canlı müzik yapan ölü suratlı adamın berbat performansına dayanan (12 ve 13 nolu), hatta biri de; Feriköy bitpazarında bir tezgahta görüp nostalji yaşatan (14 nolu) şarkılar… 1- Iron Maiden - Run To The Hills (s.11) youtube.com/watch?v=86URGgq... 2- Depeche Mode - Policy of Truth (s.22) youtube.com/watch?v=M2VBmHO... 3- Ahmet Kaya - Beni Vur (s.41) youtube.com/watch?v=QAlg61G... 4- Joy Division - The Eternal (s.41) youtube.com/watch?v=gR0ytCj... 5- Smashing Pumkings - Siamese Dream (s.54) youtube.com/watch?v=0-jrTjc... 6- Ezginin Günlüğü - Galata Köprüsü’nün Şarkısı (s.74) youtube.com/watch?v=NuTQJ29... 7- Alice Cooper - Poison (s.74) youtube.com/watch?v=Qq4j1Lt... 8- John Paul Young - Love Is in The Air (s.94) youtube.com/watch?v=dOxMylo... 9- Suede - Dog Man Star (s.117) youtube.com/watch?v=jF-_Wwo... 10- Editors - Smokers Outside the Hospital Doors (s.120) youtube.com/watch?v=AMycmVe... 11- Eric Clapton - Tears in Heaven (s.121) youtube.com/watch?v=VVqXLXM... 12- Dario Moreno - Deniz ve Mehtap (s.143) youtube.com/watch?v=gfDJdru... 13- Frank Sinatra - New York, New York (s.145) youtube.com/watch?v=EUrUfJW... 14- Red Hot Chili Peppers - Californication (s.157) youtube.com/watch?v=YlUKcNN... Sadece ismi geçen şarkıcı ve gruplar da şunlar: Elvis Presley (s.13), Alice in Chains (s.32), Bon Jovi (s.61), Machine Head, Diamond Head, Talking Heads, Motörhead, Blonde Redhead, Portishead, Lemonheads (s.62), Led Zeppelin, Iggy Pop (s.77), Lou Reed, David Bowie, Bob Dylan, Bruce Springsteen, Patti Smith, Tom Waits (s.78), Megadeth (s.85), The Rolling Stones (s.103), Amy Winehouse (s.141)
Kitap Simyacıları
Silinmiş SahnelerHakan Bıçakcı · İletişim Yayınları · 0360 okunma
··
2.282 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
1K dan nefret etmeme sebep oluyor böyle paylaşımlar... İnceleyi okuyorsun vavvvvv oluyorsun, kitap kadar(tamam biraz abartı olabilir) emek edilmiş şahane bir inceleme diyorsun sonra usulca beğeniye ve etkileşime bakıyorsun; körler sağırlar birbirini ağırlar diyip konuyu kapatıyorsun🤷🏻‍♀️😏 saçma sapan iletiler(arada benimde dahil) geniş kitlelere ulaşıyor ve gerçekten ilgi görmesi gerekenler o ilgiyi görmüyor. Neyse bunu söylemem neyi değiştirecek ki... Kaleminize sağlık bayıldım incelemeye 🙃
M A X I M U S
Gönderi Sahibi
Bu uzun incelemeyi okuduğunuz için öncelikle sizi tebrik ederim :) Değerli yorumunuz için de ayrıca teşekkür ederim :) Nicelik konusunu hiç önemsemiyorum. Bu incelemeleri sizin gibi nitelikli okurlar için yazıyorum, sağ olun, var olun...
Okuduğum en başarılı incelemelerden biriydi! İyi ki varsınız demeden geçemeyeceğim. ♥️
M A X I M U S
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim :) Ben de iyi ki bu kitabı okumuşum diyorum. Sizler de iyi ki varsınız, tüm simyacılara selam olsun :) Toplantıda görüşmek üzere :)