Ne güzel söylemişsin… Aslında gerçekten de epifani dediğimiz şey, çoğu zaman okurken hissettiğimiz ama adını koyamadığımız o anlar. Bir cümlenin içinde durup kalmak, bir karakterle birlikte bir anda “anlamak”… Hepimiz yaşadık bunu, sadece farkına varmadık.
Verdiğin örneklere gelince, Mantık al-Tayr hariç hepsini okudum. Hepsinde bir kırılma anı var. Bir anda insanın kendine, hayata ya da inandığı şeylere başka bir gözle baktığı an… Ama ben epifani kavramını bilmediğim için o anları daha farklı yorumlamıştım. Şimdi o hikâyeler, o anlar gözüme bambaşka görünüyor. Joyce’un yaptığı belki de sadece bunu görünür kılmak ve bu gerçekten çok değerli.
Kitapları nereden bulduğuma gelirsek… Aslında biraz iz sürmek gibi. Seninle de konuşmuştuk, Ulysses’i okumak istiyordum ama açıkçası anlamayacağımı düşündüğüm için çekiniyordum. Hikâyenin içinde boğulurum diye korkuyordum. O yüzden bu kitap ve Dublinliler zaten listemdeydi. Ama Kahraman Stephen hakkında bir inceleme okudum. Aynı okur, oradan Portre’ye ve Ulysses’e uzanan bir okuma yolculuğu kurmuştu. Portre’yi de yazdığını görünce dedim ki, tamam, önce Kahraman Stephen’ı okuyacağım. Bir anda böyle büyüdü bu süreç.
Zaten çoğu zaman böyle oluyor. Bir yazar beni başka bir yazara götürüyor. Mesela geçen okuduğum Byron da öyleydi; birçok yazarın atıf yaptığı, merak ettiğim bir isimdi. Bir cümle, bir gönderme, başka bir kitabın kapısını açıyor. Sonra fark ediyorum ki okudukça yol uzuyor… ama güzelleşiyor.
Böyle dikkatle okuyup hissetmen ve bunu paylaşman asıl teşekkür edilecek şey😊🙏.