[16.BÖLÜM]:Yüzyıllık Yalnızlık’ın DoğumuGabriel Garcia Marquez’in Edebi MarangozluğuBüyükanne-Büyükbaba’dan Gelen Bir Büyülü Gerçeklik İlhamı Başkan Babamızın Sonbaharı adlı bir kitabını yazmaya başladığı zamanlarda Yüzyıllık Yalnızlık romanının da ilk tohumları, Gabriel Garcia Marquez’in aklına düşüverir. O sıralarda Venezuela’dadır. Ancak Yüzyıllık Yanlızlık’ı kaleme almaya başladığı ilk anlar, onda bir tedirginliğe neden olur; hisleri çok yoğun ve güçlüdür lakin kalemi bu hislere tercüman olamaz. İçeride hissedilenin, dışarıya aktarılmasında ciddi bir tıkanıklık vardır. Bir türlü akmıyor! Akmıyor işte! Lanet olsun! dedirtir Gabriel Garcia Marquez’e bu tıkanma. İşte tam da yazarların çokça muzdarip olduğu bu Yazar Tıkanması Hastalığı, ona da musallat olmuştur artık, hem de kült eserini yazmaya daha yeni başlamışken. O zamanlardaki çağdaşları olan Latin Amerikalı yazarlardan Julio Cortazar’ın, Mario Vargas Llosa’nın çıkardığı eserler etrafı kasıp kavuruyorken, Marquez sinirden pusmuş halde daktilonun başında boş boş pineklemektedir. Ancak Yazar Tıkanması/Tutulmasının bir noktadan sonra belini kırmak, onu arkada bırakıp yolunda ilerlemeye devam etmesi gerekmektedir. Hep böyle sürüp gidecek değil ya! Elbet bu tutulmanın da çözüleceği bir zaman gelecektir, derken 1965 senesinde bir gün ailesiyle birlikte Acapulco’ya seyahat ettiği esnada romanın ilk cümlesinin silüeti zihninde birden görünüverir. Artık baraj türbinleri açılmış, yıllarca zihninde birikmiş herşey, bir anda salınmış baraj suyu gibi yukarıdan aşağıya şirazeden çıkmışcasına oluk oluk akmaktadır. Bu, öylesi bir trans halidir ki roman, daha önceden hiç aklına gelmemiş bir biçime bürünmüş, olağanüstü bir şeye evrilivermiştir. Planlar, değişmiştir artık, hemen acilen evine daktilosunun başına dönmesi gerekir; lakin ilham dediğin cıva gibidir buharlaşır uçar gider, onu hazır yakalamışken hemen oracıkta işlemek ve bir şeye dönüştürmek gerekir; lakin o da öyle yapar, Mexico’ya geri döner, evine kapanır ve bu eser bitene kadar da evinden bir adım bile dışarı atmaz. Gabriel Garcia Marquez’in kendi deyimiyle: "Yüzyıllık Yalnızlık’ı iki yıldan daha kısa bir sürede yazdım, ama yazı makinesinin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek onbeş, onaltı yılımı aldı.-" Büyük bir yazar olabilmek için ne kadar da akıl, alın ve düş teri akıtmak gerekiyor, değil mi? Ve . . . 1966 senesinin ortalarında Latin Amerika tarihinin bu en ünlü romanı, devasa büyüklükteki bir dalga gibi kıtaların üzerinden aşıp geçerek tüm dünyaya yayılan bu evrensel şahesere dönüşerek ortaya çıkar: Yüzyıllık Yalnızlık . Gabriel Garcia Marquez’i modern çağdaşlarından ayırarak bambaşka bir edebi anlayışa – postmodernist romana – sürükleyen Yüzyıllık Yalnızlık , gerçek bir devrimci eserdir. 1960’lardaki Boom akımının bir temsili olan bu eser, edebiyatta yeni bir kapı açarak postkolonyal ya da üçüncü dünya romanı olarak da tanımlanır. Yüzyıllık Yalnızlık sayesinde insanlar, hem yazarın kendisini hem de artık alışık olduğumuz García Márquez motiflerini takıntı haline getirdiler: Macondo, Albay Aureliano Buendía, Ursula Iguarán, kestane ağacına bağlanan Jose Arcadio Buendia, Büyücü Melquiades, Falcı Kadın Pilar Ternera, Muz Katliamı Olayı, gökten yağan sarı çiçekler, büyülü gerçekçilik, iktidar, yalnızlık, aşk, vb. işlediği kavramları, roman karakterleri, temaları ve metaforlarıyla tüm dünyayı etkisi altında bıraktığı su götürmez bir gerçektir. García Márquez, Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazmamış olsaydı Latin Amerika'nın en büyük romancıları arasında yine gösterilecekti elbette ve yine Yüzyıllık Yalnızlık dışında başka hiçbir kitap yazmasaydı bile sadece bu tek bir kitap sayesinde bile yine ölümsüzleşecekti kuşkusuz. İşte Yüzyıllık Yalnızlık, tam olarak böyle bir kitaptır. Marquez’in Simetrisi: Marquez’e Giriş Kitabı olarak Yaprak Fırtınası ile başlamıştım. Yaprak Fırtınası’ndaki yapı yatay değil dikey yönlüydü; kitap, şimdi ve geçmiş halinde ikili bir zaman döngüsü çerçevesine oturtulmuştu. Daha sonradan yazacağı Labirentindeki General'de Gabriel Garcia Marquez, bu dikey ve yatay metodları birbiriyle sarmal hale getirir. Romanın nesiller boyunca yayılarak süregelen bir döngü üzerine kurulu bir aile sagası olmasından dolayı ilk bakıldığında hiç de farkedilmeyen ancak romanın bütününe hakim olan hassas bir denge üzerine kuruludur. Romanın kaderinin ilerlediği, aksiyonun arttığı ve şanlı finale giden süreçteki son bölümler hariç diğer bölümler kendi içinde iki eşit parçaya bölünmüş olsa da birbirine eş/ikizimsi bir yapı oluşturur. Bu yapısal düzen, Buendía ailesinin nesiller boyunca yinelenen kader döngüsünü yansıttığı için bir rastlantı değil, yazarın bilinçli bir tercihidir. Marquez, son bölümlerde üçüncü kuşağın sahneye çıkışıyla eserine ileriye dönük bir ivme kazandırıp aksiyonu ve heyecanı yükseltirken ailenin tarihinin hazin çöküşü ile bir anda okurun beklentilerini darmadağın eder. Yine romanda dikkatli okurlar farketmiş olacaklardır ki romanın bölümleri (son bölümler hariç) ikiye bölünmüş olsalar da her bölüm kendi içinde bir denge içindedir ve bundan dolayıdır ki bölümlerin sayfa uzunlukları, hemen hemen birbirine çok yakın.Tüm bölümleri neredeyse aynı uzunlukta tutmayı başarabilmiş olmasının okurken verdiği his, çok hoşuma gitti açıkçası. Böylesi simetrik bir yazım, ufak bir detay değil kurgusal bir dehanın ürünü olan üstün bir yazarlık becerisi ve yazarın bizzat kendisinin de tanımladığı haliyle bir ‘’Edebi Marangozluk’’tur. Yüzyıllık Yalnızlık, öyle bir anda oluşmuş bir ilhamla yazılmış bir kitap da değildir. Önceki kitapları, geliyor gelmekte olan’ın ayak sesleri gibidir. Hanım Ana'nın Cenaze Töreni adlı eseri, kendini ulusal meselelerle sınırlamışken artık - ilk kez - uluslararası bir perspektif edinmektedir ve bu eserdeki bir roman karakteri bariz bir şekilde dikkat çeker: Mr. Herbert. Bu roman karakteri üzerinden ekonomik emperyalizmi sorgulayan Gabriel Garcia Marquez çok ilginçtir ki aynı isme sahip Mr.Herbert karakteriyle daha sonradan Yüzyıllık Yalnızlık’ta da karşımıza çıkar. Hem de benzer gibi işlevi yerine getirmek üzere: Muz Şirketi’ni Macondo'ya getirmek. Eee . . . Yüzyıllık Yalnızlık her detayıyla anlatılmaya kalksa 100 Sayfalık Bir Yüzyıllık İnceleme olur. Bu romanın en kısa ve öz tarifini Nobel Komitesi yapmıştır; komite Marquez’e ödülünü takdim ederken onun çalışmalarını tek bir cümle ile gayet güzel özetlemiş aslında. Gabriel Garcia Marquez’in tek cümlelik en yalın ifadesi de zaten bu olsa gerek: “Romanları ve kısa öyküleriyle, bir kıtanın yaşamını hayal gücüyle ve gerçeklikle birleştirerek sunduğu için.” Peki ya hayal gücüyle ve gerçeklikle birleştirerek sunmak da ne demek oluyor? Fantastik Realizm veya Büyülü Gerçekçilik, gerçek dünyanın içine doğaüstü, olağanüstü, mantık dışı olayların doğalmış gibi yerleştirildiği bir anlatım biçimidir ki benim de en beğendiğim eserler, bu anlatı biçimi içinde barınmaktadır. Olaylar ya da karakterler, mantık dışı olsa da anlatıcı ve karakterler bunu sorgulamaz. Gerçeklik ile büyü içiçedir, sınırlar siliktir. Gerçeklik bağından koparılmış halde anormal gözüken her şey sanki çok sıradan bir olaymış gibi anlatılır. Rasyonel ile irrasyonel olan, birbirinin içine geçerek tek vücut olmuştur artık. İkisini birbirinden ayırmak ise neredeyse imkansızdır. Tabi bunu başarabilmek, yazarın kaleminin maharetine bağlıdır. Romandaki Melquiades karakteri, yazarın büyülü gerçekliği en yoğun uyguladığı roman karakteridir. Ölmesine rağmen tekrar geri dönmesi,uzun süre hayalet olarak varlığını sürdürmesi ve sadece dış çevreyi değil geleceği de tüm ayrıntılarıyla görebilmesi, onu gerçeğin sınırları dışına taşırmakta ve büyülü gerçeklik dünyasına çok uygun bir roman karakteri haline getirmektedir. Melquíades'in yaşadığı/öldüğü oda, roman boyunca zamansız bir mekân hâline gelir. Ruhların dolaştığı, görünmez güçlerin varlık gösterdiği bu oda, büyülü gerçekçi evrenin merkezlerinden biridir. Bu odada geçen olaylar, fiziksel dünyanın yasalarına bağlı değildir — ama karakterler bunu garip bulmaz. Daha çok edebiyat alanında görülen bu akım, gerçek ile düşü birbirine bağlama biçimidir. Olağanüstü olayları normalmiş gibi gösterir ve sorgulamanıza müsaade etmeden anlatılanlara sizi inandırıverir. Kullanılan üslup, büyüklerimizin bize anlattığı hikâyelerin masalsı anlatımına benzer. İşte o masalsı anlatımın da bir hikayesi var: Büyükanneler ve Dedeler… Gabriel Garcia Marquez’in de elbette hikâyeleri, masalları zamanında birilerinden dinlemiş olacak ki romanlarına alıp direkt uyarlamış. Babanne’nin dizinin dibinde büyüyen bir büyülü gerçeklik ustası Nobel Ödüllü bir yazardır, Marquez. Çocukluğunda büyükanne ve büyükbabasının yanında yetişmiş olan Küçük Marquez’e büyükannesi doğaüstü hikâyeler, hayaletler, önseziler ve yerel efsaneler anlatırmış; bu anlatı biçimi, masalsı ton ve olağanüstü halleri normal yaşamın içine yerleştirme tarzı bakımından asıl ilham «büyükannenin anlatısı» üzerinden gelmektedir. Büyükannesi onun büyülü gerçekçilik yaklaşımının temellerini oluşturmuştur diyebiliriz. Biz okurlar olarak belki de Büyülü Gerçeklik anlatım biçiminin lezzetini Marquez’in babannesine borçluyuz. Hele bir de Büyükbabası Albay Nicolás Ricardo Márquez Mejía var ki onun da torunu Gabrial Garcia Marquez üzerinde bıraktığı etkileri, [8.BÖLÜM]: Albay Aureliano Buendia bölümünde daha önce aktarmıştım. Sonraki bölüm ▷ #300916022
Edebiyat
·
84 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.