[4.BÖLÜM]: - Arafta Kalan Ruh - Büyülü Gerçelik Peygamberi - Yaşam ve Ölüm Bilgesi - Carl Gustav Jung’un “Bilge Yaşlı Adam” Arke Tipi (Wise Old Man / Senex ) MELQUIADES O kadar roman karakteri içinde Melquiades için neden özel bir bölüm açtım? Çünkü Melquiades roman karakteri şayet roman kurgusuna dahil olmasaydı Yüzyıllık Yalnızlık romanı bu kadar derin bu kadar çok katmanlı ve zamana karşı duruşlu olmayacaktı. O olmasaydı belki de içinde her bir rengin ayrı ayrı tonlarına sahip rengarenk balıkların yüzdüğü o canlı akvaryumu, su altı ormanlarını, deniz çayırlarını, yosunlarını, mercan resiflerini, planktonları, deniz volkanlarını & hidrotermal bacalarını, deniz dağlarını, okyanus hendeklerini, batık gemilerini…ve sadece su değil; yaşayan, nefes alan, kendi halinde bir dengesi olan Engin Mavi bir okyanus evreni yerine dalgasız, heyecansız ve hiçbir rüzgara temas etmeyen, hiçbir şeye yük olmadan kendi halinde hissettirmeden sessiz sedasız öylece akıp giden naif bir denizden bahsediyor olabilirdik. Eğer bu roman şayet böyle bir deniz olsaydı yine büyük bir roman olurdu elbette ancak evrenlere taşan, zamanları ve boyutları aşan bir romandan bahsedemiyor olurduk. Gabriel Garcia Marquez zamanı aşan, evrene uzanabilen yüksek kalibreli bir yazar olduğundan dolayı gözünü denizlere değil okyanuslara dikmiştir. Melquíades, arafta kalmış ruh gibi yarı saydam bir halde romanda gezinir. Yaşam ile ölüm arasında bir yerlerde sıkışmış muğlak bir görüntü verir. O, sadece bir yan karakter değil aynı zamanda Yüzyıllık Yalnızlık’ın felsefi omurgalarından biridir; romanın felsefi/varoluşçu yükünü tek başına omuzlar. O, geçmişi bilen, geleceği yazan ve zamanı aşan bir bilgedir. Daha çok Jack London eserlerinin çevirileriyle tanınan ünlü çevirmen ve Jack London Uzmanı Levent Cinemre ’nin bir sözü vardır: “…inanırım ki her yazar yarattığı dünyanın tanrısı, çevirmense onun peygamberidir.” der. Yüzyıllık Yalnızlık romanının çevirmeni de elbette yazarın bir elçisidir. Ancak Yüzyıllık Yalnızlık Romanı’nın Tanrısı Gabriel Marquez ise onun peygamberi (elçisi) ve Yüzyıllık Yalnızlık romanının kaderini (insanlığın kaderini) belirleyen roman karakteri Melquiades’tir. Biraz daha geniş bir kapsamlı bakacak olursak Melquiades aynı zamanda nam-ı diğer Gabriel Garcia Marquez ’dir. Çok yönlü ve orijinal bir Büyülü Gerçeklik roman karakteri ile karşı karşıyayız. Büyülü Gerçekçilik temelinde gerçek hayatta yaşanabilecek olayları, gerçekçi bir üslupla anlatılırken önce okura hissettirmeden anestezi verilerek yarı-baygın hale getirilir, esnetilen bir gerçek algısı romana enjekte edilerek anormal doğaüstü olaylar ve tüm olağanüstülükler çok sıradan şeylermiş gibi anlatıya dahil edilerek normalleştirilir. Yarı-baygın anestezik halde bırakılan okur, kurguda geçen bazı bazı olayları ve roman kişilerinin rüyada mı yoksa gerçekte mi varolduğunu tam olarak anlayamaz. Yani, hem rüya hem gerçek; hem büyülü hem de gerçekliktir: Uçan halılar, 150 yıl yaşayan insanlar, günlerce aynı anda uykuya yatan kasaba halkı, cenaze töreninde gökten kar gibi tane tane usul usul yağan sarı çiçekler, Memphis Çingeneleri’nin ilk kez şahit olunan ilginç icatları, ölen roman karakterlerinin ruhlarının varlığını sürdürmesi, 4 yıl 11 ay 2 gün boyunca aralıksız yağan yağmur… Bunların yanısıra Rebeca’nın yalnızlığa çekilerek toprak yemesi, Remedios La Bella’nın göğe yükselerek bedenini yitirmesi gibi paranormal aktiviteler de romanda normalleştirilmiştir. Ancak Büyülü Gerçeklik öğelerinin en yoğun kullanıldığı roman karakteri elbette Melquiades‘tir. Postmodernizmle edebiyata giriş yapan anlatım tekniklerinden biri olan Üst-Kurmaca Tekniği ile aynı zamanda yazarın bizzat kendisini de romana monte ettiği roman karakteridir, Melquiades. * * * Postmodernizmin temel ilkesi: TEK BİR GERÇEKLİK YOKTUR . . . Zaman çizgisi kırılır, geçmiş-şimdi-gelecek zaman birbirinin içine geçip sarmal halde dönmeye başlar. Gerçek ve kurmaca arasındaki o keskin çizgi de roman akışı içinde zamanla silinir ve yazarın bizzat kendisi herhangibir roman karakteri aracılığıyla metne dahil olur. Ancak Postmodern büyülü gerçeklik romanlarında yazarın kendini metnin içine dahil etme sürecini romanın yazarı kendisini başka bir karakter üzerinden konumlandırarak kendisini dolaylı olarak roman kurgusuna soktuğundan dolayı okurlar okuma esnasında bunu pek de farketmezler. Bu, ağrısız sızısız hissettirmeden yapılan bir anestezi gibidir. Postmodern romanlardaki en sevdiğim kısımlardan biridir bu. ‘’Yazar, çaktırmadan burada roman içine sızmış, birşeyler söylüyor bak!’’ dedirtir okurlarına ve yazar okurundan özellikle o kısımları okurken daha bir dikkat kesilsin, göz kabartırsın ister. Özellikle, Gabriel Garcia Marquez gibi büyük bir büyülü gerçeklik ustasının kaleminden okuyorsanız böylesi bir anestezik etki yaratılarak size çaktırmadan eserin yazarı romanında vermek istediği tüm mesajları, hem de yazarın bizzat kendi ağzından söylemiş hem de roman karakterine söyletmiş olur. Hem etken hem ettirgen . . . Daha ne olsun . . . Melquiades, Gabriel Marquez midir? Evet. O’dur. Melquiades, bizzat Gabriel Garcia Marquez’in kendisidir. Okuyanlar hatırlayacaktır ki Puslu Kıtalar Atlası ’nda da aynı tekniği (Üst Kurmaca) İhsan Oktay Anar, Uzun İhsan Efendi roman karakteri üzerinden uygulamıştı. Melquiades, büyücü formunda gözükür ancak romanda asıl anlatılmak istenilen, büyü değil ‘’Bilim-Teknik’’tir. Şayet bir büyülü gerçeklik romanında büyücü kılıklı bir roman karakteri romana dahil olmuşsa ilk vereceği his de doğal olarak bir büyücü izlenimi olacaktır elbette. Böylesi roman karakterleri, romanı katmanlı hale getirir, kimisi esrarengiz bir hava katarak okurun merakını uyandırır; okuma motivasyonunu daha da yukarılara çeker, kimisi paralel evrene geçişi sağlar, kimisi de Melquiades gibi bir görünür bir yok olurken romanın ve dolayısıyla da insanlığın kaderini de tek başına ellerinde tutar. Büyücü roman karakterleri, postmodernist yazarlara bu tarz gollük paslar atan türdendir. Postmodernist yazarlar da bu sularda yüzmeye bayılırlar. Eee, bayılsınlar da zaten . . . Melquíades, gizemli bir gezgin bilgindir. Kendi ölümünden yıllar önce Buendía Ailesi’nin sonunu bir şifreli metne yazar. Bu metinler, hayatın önceden yazılı olduğu bir evren fikrini büyülü biçimde yansıtır. Zaten Marquez’in de Jose Arcadio Buendia’yı ve kasabaya yeni icatları, bilim tekniği getiren çingeneleri de bu yüzden kasıtlı olarak romana dahil ettiğini düşünmekteyim. Gezgin bir çingene grubuyla kasabaya gelen Melquiades daha önce hiç görülmemiş, duyulmamış teknolojileri, keşfedilmemiş icatları ve egzotik nesneleri kasaba halkına tanıtır. Sadece bununla da kalmaz gelişiyle birlikte kasaba ahalisinin (insanlığın) başına musallat olacak kötü kaderlerini ve yaşanacak uğursuzlukları da öncesinden haber verir. Bir topluma ya da bir gruba kendini eklemlemez, bağımsız ve kendine özgüdür. Zaten romanın bir yerinde öldüğü söylense de bir süre sonra tekrar ortaya çıkar. Varlığı, gerçeklik-hayal arasındaki sınır çizgisini bulanıklaştırır; ruhu arafta kalmış, sıkışmış gibidir. Onun bu doğaüstü tarafı, fizik kurallarına aykırılık teşkil etse de kasaba halkı bu durumu yadırgamaz; hayatın normal akışı gibi karşılar. Okura sıradışı, ilginç ve yabancı gelen bu garip durum, roman karakterleri için olağan ve rutin şeylerdir zaten. Büyülü Gerçeklik roman karakterlerinin rutin yaşamları böyledir işte. Melquiades’in sembolize ettiği şeyler, Bilgi ve Bellek’tir. Elinde sımsıkı tuttuğu el yazmaları ise sadece Buendia Ailesi’nin tarihi ve kaderi değil aynı zamanda tüm insanlığın döngüsel yazgısıdır. Melquíades’in romanda bilginin koruyucusu, kaderin suflörü ve nesiller boyunca tüm yaşananları aklında tutan canlı bir bellek görevindedir. Ancak hepsinden de önemlisi, Edebiyat Tanrısı’nın Vekili/Peygamberi (Marquez’in romandaki sağ kolu) ’dir. Peki, neden böyle bir benzetme kullandım? Çünkü, yazarın (eserin yaratıcısının) okurlarına vermek istediği tüm ana mesajları, sonsuzluğa yazıyla mühürlemeye çalışır. Bu yönüyle romanın yaratıcısının (Marquez) vekili olduğu gibi ölümün ötesinde sonsuzluğa uzanarak yazıyı tüm zamanlara aktaran bir Edebiyat Peygamberi’dir. Dikkatli entelektüel okurlar biraz kapsamlı düşünerek şu yargıya kolaylıkla varabileceklerdir ki Gabriel Garcia Marquez, dolaylı olarak ünlü yazar Jorge Luis Borges’i romandaki Melquiades karakteriyle özdeşleştirmektedir. Borges’deki yazının zamanla kurduğu o sıcak sarmal ilişki ve uzamsal olarak yazının sonsuzluğa doğru akan serüveni ve sonsuzluğu yazıyla mühürleme gayretinde olan Gabriel Garcia Marquez’e romanının içinden biz okurlara tatlı tatlı gülümseyip bir göz kırpar. Melquiades de Borges gibi yazmak için kendini odaya kapatır, kendini kapattığı yer aslında bir yaratım labaratuvarıdır. İnsanın dış dünyadan çekilip kelimelerle kendi evrenini kurduğu yerdedir: Yani Edebiyatın Exodus’udur; çıkış, o kapanmış olduğu o odadan olacaktır. Her yazar-mucit gibi Melquiades de dış dünyadan kendini koparıp kelimelerle kendi evrenini kurduğu odasına kapanır. İşte bu küçük odaya kapanma hali, sadece fiziksel bir yalnızlık değil, kozmik bir tecrittir ve bu zorunlu kozmik tecrit, yaratıcılığının bir bedeli olarak ödenmek zorundadır. Romanın başlarındaki zorunlu toplu göç yani Buendía Ailesi’nin Macondo’ya doğru “çıkışı”, aslında Exodus’un bir yeniden yazımıdır. Melquíades’in küçük odasında sürdürdüğü edebi yaratım süreci de bu çıkışın metinsel karşılığıdır: Dış dünyanın kaosundan kaçarak, yazının evrenine — Edebi Macondo’ya sığınmak — demektir. İşte bu yüzden, Melquíades sadece bir karakter değil aynı zamanda edebiyatın ta kendisidir: kendini dünyadan tecrit edip o dünyanın hikâyesini sonsuza dek yeniden yazan bir dâhidir; tıpkı onu var eden Márquez gibi. Melquíades’in yalnızlığı, tıpkı García Márquez’in kendi yazarlık tecridi gibi dünyadan koparak onu yeniden inşa etme isteğidir. Bu zorunlu yalnızlık hem bir lanet hem de bir armağandır: lanettir, çünkü insanı diğer insanlardan koparır. Armağandır; çünkü insanı yaratıcı ilhama yaklaştırır. Bu anlamda Yüzyıllık Yalnızlık, gelecekten haber veren kurtarıcı bir mesihin yalnızlığı temasını da işler. Sonuç olarak Melquiades,Jorge Luis Borges’in sonsuz ve zamansız labirentlerinden, yazının kaderinden, uzak zamanın ötesine geçen Nostradamus’un ilhamıyla esinlenilen kehanetlerinden, Márquez’in ailesinin gerçek hikâyelerinden doğmuş bir bileşimdir. Melquíades, yazarı kendi metni içinde ölümsüzleştiren bir arketiptir. O, artık yazan insan değil yazının bizzat kendisidir. Melquíades’in Ölümü: Bilginin Kayboluşu: Melquíades ilk öldüğünde, Macondo’da büyük bir sessizlik olur. Kimse onun defterlerini, yazılarını, simyager notlarını anlayamaz. Oysa bu ölüm, sıradan bir ölüm değildir: bu, bilginin, yazının ve belleğin geçici kaybıdır. Tıpkı insanlığın/halkların bazen kendi tarihini unutması gibi. Artık Macondo halkı (ve Buendía Ailesi), onun rehberliğinden yoksun kalmıştır tıpkı bilinçdışının sustuğu bir dönemde insanın içsel yönünü kaybetmesi gibi. Sonra bir gün aniden Melquíades, ölümden döner. Ama bu dönüş, fiziksel bir diriliş değildir. O artık ölümsüz bilgelik formundadır. Kendisi şöyle der: “Artık ölmeyeceğim, çünkü ölülerin dünyasında bana yer kalmadı.” İşte bu cümle, edebi anlamda bir yazarın ölümsüzlüğünün ilanıdır. Gabriel Garcia Marquez aslında burada Melquíades’in ağzından kendi kaderini söylemektedir: “Ben öldükten sonra bile, yazdıklarımla yaşayacağım.” Bu, yaratıcı bilincin ölümden sonra da var olabileceğine dair büyülü bir metafordur. Carl Gustav Jung, “Bilge Yaşlı Adam” (Wise Old Man / Senex) Arketipi: Carl Gustav Jung, “Bilge Yaşlı Adam” (Wise Old Man / Senex) arketipini, bireyin bilinçdışı rehberinin sembolü olarak tanımlar. Bu figür, kahramanın karanlıkla yüzleştiği anda içsel bilgeliği temsil eder. Bu arketipin “Bilge yaşlı adam arketipi, kahramanın içsel dönüşümünü tamamlar.” olarak konumlandırılan modern yorumlamasının da Melquiades roman karakteriyle birebir örtüştüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Melquíades, Buendía Ailesi’nin bilinçdışına geri döner, onlara zamanın anlamını, kaderin döngüsünü ve yazının gücünü dolaylı olarak sembollerle, rüyalarla, yazılarla öğretir. O, bir ara figürdür; ölümle yaşam, bilinçle bilinçdışı ve insanla tanrı arasında duran bir köprüdür. Kim çözecek bu adamın gizemini diye hayıflanırken romanın en sonunda Melquiades’in el yazmalarını çözecek olan Aureliano Babilonia karakteri karşımıza çıkar. Kendisinin ve tüm insanlığın yazgısını okuyan Aureliano Babilonia anlar ki Buendía Ailesi’nin (insanlığın) kaderi, daha en baştan yazılmıştır bile. Roman biterken Márquez, bu çözümleme anını da yine kendine çevirmiş olur. Bu, Yüzyıllık Yalnızlık’ın aslında kendi kendini yazan bir kitap olduğunu gösterir. Melquíades’in geri dönüşü ile Gabriel Garcia Marquez’in verdiği mesaj şudur: Yazar ölür, ama yazı kalır. Yazı, zamanı tersine çevirebilir. Melquiades karakteri nasıl ki romanın kaderini elinde tutan asli bir karakter ise Aureliano Babilonia da romanın tamamlayıcısı olan, yüzyıllık bir muhasebe defterini dürüp kapatan bir karakterdir. Aureliano Babilonia ile Gabriel Dostluğu: Romanın sonlarına doğru Aureliano yeni bir arkadaş edinir. Gabriel adlı bu kişi yazar Gabriel Marquez’in ta kendisi, romandaki Gabriel'in sevgilisi ise Gabriel Garcia Marquez’in karısı Mercedes’tir. Gabriel, bir yarışmayı kazanınca yazar olma hayaliyle Avrupa'nın yolunu tutar. Sene 1955, yani La Violencia'nın (Kolombiya İç Savaşı’nın) tam ortasıdır, Kolombiya'nın tamamı, tıpkı Macondo gibi toplumsal çözülmenin ileri bir aşamasındadır. Aureliano o kadar roman karakteri arasında sadece Gabriel ile bu denli yakınlaşmasının sebebi, kimsenin inanmadığı gerçeklere sadece bu iki kafadarın birlikte inanmalarıdır ve bu gerçekler, onların yaşantısını öylesine etkilemiştir ki, ikisi de artık sona ermiş olan ve yalnızca özlemi duyulan bir âlemde kalmış ve günlük dünyadan çekilen sularla birlikte uzaklaşıp onları bu âlemde yapayalnız bırakmıştır. Büyük resme odaklanıp baktığımızda; kitabın şifresini – yani romanın, kendi yaşamının, Latin Amerika kıtasının ve insanlığın yazgısını - çözmeyi başaran roman karakterinin nihayetinde Aureliano olduğunu söyleyebiliriz. İhsan Oktay Anar, romanlarında olduğu gibi bu romanında da okur, anlatıcı ve kurmaca kişiler arasındaki hiyerarşik dengeyi bozarak her üçünü aynı düzlemde buluşturur. Böylece ortaya üstkurguya özgü kurmacanın kurmacası diyebileceğimiz bir yapı ortaya çıkar. Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık гоmanında roman kişilerinin birkaç kuşak içinde çözmeye çalıştıkları şifrenin aslında ellerinde tuttukları roman olduğunun farkına varmaları gibi. Başka bir deyişle, şifreyi çözmeye çalışanlar yani kıtanın gerçek tarihini nihayet okuyup yazmaya girişenler, Marquez'in (Aureliano Babilonia ile Gabriel'in) de üyesi olduğu, yani yozlaşmış gibi görünen yeni nesildir, "Boom" akımının temsilcileri de bu nesildendir. Büyülenmiş ve şaşkına dönmüş nice karakter içeren bu romanın yansıttığı dünya, onların dünyasıdır. Yazarın soyadını vurguladığı Aureliano Babilonia ile orada karşılaşırız: "Bir yandan şifreyi çözüyor, bir yandan okuduklarını yaşıyor, konuşan bir aynaya bakıyormuş gibi son sayfalarda yazılmış olayları söyleyerek yaşıyordu." Aureliano Babilonia'nın okuması sayesinde Yüzyıllık Yalnızlık romanı , sona erer ve okuyucu gerisingeri metnin dışındaki tarihe döner. Buendía ailesinin başına gelen felaket, Latin Amerika’nın sonu değil - zaten nasıl olabilir ki? - ilkel neo-kolonyalizmin, onun bilinçli yahut bilinçsiz işbirlikçilerinin ve yanıltsamalarla dolu bir çağın sonudur. – kısacası, öyle büyüleyici- bir okuma vaat eder ve Yüzyıllık Yalnızlık öyle keyifli, sürükleyici ve unutulmaz bir dünya sunar ki okurlar anlaşılır nedenlerle, efsaneden gerçeğe geçmeyi istemez, çocukça büyülerin ışıltısını geride bırakıp yetişkinlere özgü dert ve sorumluluklarla dolu buhranlı dünyaya dönmemek için ayak sürerler. Gerçek tarihteki Muz Katliamı Olayı, José Arcadio Segundo, Aureliano Babilonia, kurmaca Gabriel, gerçek Gabriel García Márquez ve okuyucu arasındaki bellek zincirinin başka nasıl bir anlamı olabilir? Liberallerle muhafazakârlar arasında roman boyunca süregelen bitmek bilmez iç savaşlar hiçbir aydınlanma sağlamasa, yalnızca hüsran ve çaresizlik doğursa da yolun henüz başındaki masum bir dünya ümidi asla tükenmez. Her halükârda, roman ilerledikçe ve García Márquez çocuktan yetişkine dönüştükçe - asıl kimliğine ancak kitabın son sayfasında kavuşacaktır - karakterler yavaş yavaş, gönülsüzce de olsa, Latin Amerika'da albayların "görev" adı altında neler yaptıklarını anlarlar, böylece masumiyet sona erer. Romanın başlangıcında karakterler çoğunlukla masum, iyimser ve gelecekten ümitli olsalar da anlatının ortasına gelindiğinde kulaklara ulaşan melodi, ümit ve kaderle değil geçmişe ve masumiyete duyulan özlemle tınlamaktadır. Bu özlemi gördükleri ve yaşadıkları karşısında zamanla yitiren romanın dev karakterlerinden Ursula, yaşadığı öz zamana ve onun mantığına duyduğu son damla inancını da yitirince artık ölür. Onun ölümüyle beraber efsane ile tarih arasındaki sağlam uzlaşı - veya gizemli büyü - çatırdar. Romanın çimentosu olan o Devlet Kadın Ursula’ya bir göz atalım: Sonraki bölüm ▷ #300919250
Edebiyat
·
158 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.