[1.BÖLÜM]
Fasit Daire
Fasit Daire(ya da kısır döngü, Latince circulus vitiosus) hem gündelik dilde hem de felsefi düşüncede önemli bir kavramdır. Temelde bir durumun çözümünün, yine o durumun sonucuna bağlı olması ve bu nedenle sürecin hiçbir yere varamadan kendi içine kapanması anlamına gelir. Durumun çözümü, hep sabit kaldığı için aynı durumun sonucu da yinelenerek her defasında aynı yere varır. Dönülüp dolaşılıp aynı noktaya gelinen ve hiçbir sonuç vermeyen bir türlü içinden çıkılamayan düşünce veya olaylar silsilesi, kendi içinde bir sarmal kısır döngü yaratır. Bir kere Fasit Daire içine girdin mi artık oradan çıkış yoktur; aynı yerde döner döner durursun.
Kısaca Fasit Daire, bir düşünce zincirinin ya da nedensel bir ilişkinin kendi kendini beslemesi ancak aynı zamanda da çıkışsız olması sonucunda durmaksızın her seferinde aynı döngüye tekrar tekrar girmesi demektir. Bu tür döngüler, ket vurduğu gibi ilerlemeyi de engeller. Bu fasit daireden çıkmanın yolu, aynı daire içinde durmaksızın döne döne yuvarlanmak değil o fasit daireden bir yenilik, değişim ve yaratım (icat/keşif) vasıtasıyla kendini çıkartıp ilerlemeye başlamaktır.
İnsan doğduğunda herhangi bir seçim yapma şansına sahip olmadığı için onun tüm yazgısı, içinden çıkılması mümkün olmayan bu fasit dairenin fizik kuralları içinde ölene kadar sürekli dönmektir. Bu kısır döngü, aynı çalışan kafalarla değil farklı çalışan kafalarla ancak kırılabilir. Albert Einstein da dememiş midir ki ‘’Karşılaştığınız problemleri onu yaratan düşünce tarzıyla çözemezsiniz’’ diye. İnsanevlâdı bunun elbette farkındadır ancak diğer yandan da kısır döngülerin tutsağıdır. Lakin biraz eli kolu da bağlıdır bu konuda. Çünkü Zaman Kavramı, çizgisel/doğrusal değil döngüseldir. İşte zamanın bu değişmeden sürekli tekrarlayan döngüselliği, o hepimizin bildiği meşhur vecizenin doğuşuna sebep olmuştur:
‘’Tarih, tekerrürden ibarettir.’’Geçmiş - Şimdiki – Gelecek zaman uzamsal olarak birbirinden ayrı, kopuk ve uzak gibi görünse de aslında her biri birbirine benzeri bir aynılık içindedir. İklimleri farklı olsa da olayların tabiatları aynıdır. Söylenegeldiği gibi:
“Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”
Tam da bu Fasit Daire içinde debelenir durur insanlar; edebiyat da genellikle kendinden kaçamayan insanın bir temsilidir zaten. İnsan ne yaparsa yapsın, dönüp dolaşıp yine kendi varlığının, kendi düşüncesinin, kendi trajedisinin duvarına yüzünü ansızın çarpıverir; ne yaparsa yapsın kendinden dışarıya bir adım dahi atamayan insanın tek yapabileceği şey; geçmişini düşünmek, geleceğini planlamak olsa da aslında o hep aynı anın yankısında yaşar durur. Zaman Kırığı denilen o hissi, hayat insanın yüzüne bir tokat gibi vuruverir. O tokadı yiyip yere kapaklandığında ise tek yapabildiği, anlam veremediği bu beklenmedik darbenin verdiği anlık sersemlik hissiyle bir sağa bir sola şuursuzca bakmak olur. Bu hissin nasıl bir şey olduğunu az çok anlayabilmek için biraz Marcel Proust’a, biraz Ahmet Hamdi Tanpınar’a, biraz da Franz Kafka’ya göz atmak, insana elbette bir fikir verecektir. Hele ki ‘’onların Marcel Proust’u varsa bizim de Tanpınar’ımız var dedirterek göğsümüzü kabartan Ahmet Hamdi Tanpınar, zaman kavramını içeriden hissedememenin hüznünü ve bu zorunlu kabullenişi ne de güzel açıklamıştır şu cümlesinde:
“Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında.”
İşte bu cümle, fasit dairenin içindeki tek cümlelik hüzünlü bir estetik kabullenişin enfes bir tanımıdır. İnsan, bu akışın hem içindedir (çünkü içinde bulunduğu o anı yaşar ancak yine de kendisini Şimdi’nin içine tam olarak konumlandıramaz, kafası gelecek kaygısıyla meşguldür hep.) hem de dışındadır zamanın (çünkü sürekli geçmişi anımsayan, geçmişten köklerini kopartamayan, geleceği düşleyen ancak ona da bir türlü tam güvenemeyen bir varlıktır) ; bu yüzden insan, Şimdi’de kendini köksüz ve geçici zanneder. Ayağını bastığı zemin, gevşek ve oynaktır; kendini güvensiz ve konforsuz hisseder. İçindesindir zamanın ama dışında olmayı arzularsın; dışında olmaya çalıştıkça da içindeliğini fark edersin. Sonra bir bakarsın ki Abdullah Efendi'nin Rüyaları’ndaki gibi bir rüyadan uyanırsın ama tam uyandığını düşündüğün anda bir bakmışsındır ki bu sefer de rüyanın içindeki bambaşka bir rüyanın içindesindir ve sanki her şey daha önce olmuş gibidir. Zamanın eşiğinde/kenarında/kıyısında yaşayan bir Eşik Varoluşu yaşar, insan — Şimdi ile Geçmiş arasında, Rüya ile Gerçek arasında, Durağanlık ile Akış arasında bir yerde sıkışmıştır. Aslında Zaman, birbirinden kopuk anlar değil, tek ve kesintisiz bir akış hâlindedir. Ancak insan, aciz yaradılışlıdır bu akışı duyumsar ama yaşayamaz. İşte, insanın en büyük trajedilerinden biridir bu. Bu insan ve onun bu büyük trajedisi, aynı Franz Kafka’nın Şato’sundaki gibi aynı evin odasına, aynı yolun sokağına, aynı sokağın dönemecine tekrar tekrar dönüşür ve bu döngü böyle sonsuza dek sürer gider.
Bu kadar fizik kurallarından, fasit daireden, Tanpınar’dan, Kafka’dan ve Proust’tan bahsettin de Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ı bunun neresinde diye haklı olarak soruyorsunuzdur.
Cevap:Yüzyıllık Yalnızlık’a hoşgeldiniz . . .
Sonraki bölüm ▷ #300920192