Gönderi

10/10
·390 syf.··
Beğendi
·
2018 34. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 15 Haziran 2018 17:59
Öncelikle, tertip ettiği Aytmatov etkinliği (#29775133) ile kitabı planladığımdan daha erken okumama vesile olan sevgili Okuma Delisi / Emir başta olmak üzere etkinlikte emeği geçen herkese teşekkür ederim... Dişi Kurdun Rüyaları benim Aytmatov ile 7. buluşmam... Açıkça ifade edebilirim ki bu kitap, okuduğum diğer altı kitaptan pek çok yönüyle farklı bir kitaptı. Bu farkların neler olduğuna incelemede yeri geldikçe değinmeye çalışacağım... Kitaba başlamadan önce kendimi açıkçası Jack London 'ın Beyaz Diş 'i gibi bir konuya hazırlamıştım. Aslında bakarsanız, kitabın ilk bölümlerinde bu tahminimde yanılmadığımı gördüm. Akbar adlı dişi bir kurt, eşi Taşçaynar ve yavrularının doğal yaşam içindeki savruluşları ile açıldı hikaye... Ancak devamında bambaşka sürprizlerle karşılaştım... Aytmatov, kendine özgü bir kurgu tekniğiyle öylesine derinlere inmiş ve ele aldığı konuları öylesine açık bir dille sorgulamış ki; kitap bittiğinde bir değil üç kitap birden okumuş gibi hissediyorsunuz... Asıl tartışmak istediğim mevzulara girmeden önce kitap hakkında da kısaca birkaç cümle eklemek isterim... Kitap üç bölümden oluşuyor. Birbirine kimi zaman teğet geçen, kimi zaman dokunan ama genel anlamda ortak bir mesajı dile getiren üç farklı hikaye ve üç farklı ana karakter var. Bunların ilki, az önce bahsettiğim dişi kurt Akbar... İnsan eli değdikçe doğal yaşam alanları daralan ve hayatı sürekli zorlaşan bir kurdun öyküsü... Diğer hikayede eski bir papaz okulu öğrencisi olan ve geleneksel inancı sorguladığı için okuldan atılan Abdias adlı idealist bir genç var. Abdias, okuldan atıldıktan sonra kendine gazetede iş buluyor ve buraya bir yazı dizisi hazırlamak için küçük bir uyuşturucu çetesinin içine giriyor... Son hikayede ise Boston adlı bir çobanla tanışıyor ve Boston'un dönemin komünist sistemiyle olan mücadelesine tanık oluyoruz. Bonus olarak da Abdias'ın hikayesinin içinde farklı bir bölüm olarak İsa Peygamber ile Yahudiye Valisi Pontius Pilatus arasındaki konuşmanın yer aldığı bölümden de bahsetmeden geçmek olmaz diye düşünüyorum. Çünkü bana göre bu bölümde altı çizilmesi gereken çok fazla satır var. -------------------------------- Kitabı henüz okumayanlar için kitapla ilgili daha fazla detaya girmek istemiyorum. Her üç hikayenin de kendi içinde birer müstakil eser olabilecek kalitede olduğunu söylemeliyim. Diğer kitaplarından da aşina olduğumuz üzere Aytmatov, acıyı ifade etme ve okuruna da bu acıyı iliklerine kadar hissettirme konusunda oldukça bonkör bir yazar:) Kitap boyunca bazı karaktere beddua edip lanet okumaktan dilimde tüy bitti:) Böyle yazmak tabii ki yazarın takdiri ve ben Aytmatov'un neden bu yolu seçtiğini de az çok anlayabiliyorum. Eğer bir yazar kitabında bir şey anlatmak, bir mesaj vermek istiyorsa ve okurların bu mesaj üzerinde düşünmesini, sorgulamasını hedefliyorsa, elinde bazı gerçekleri böyle çıplak şekilde dile getirmekten başka bir seçenek kalmıyor. Onun bu tercihi benim üzerimde baya etkili de oldu açıkçası. Birkaç gündür sık sık kitap üzerinde düşünüyor, kendi yaşamıma ve fikirlerime ilişkin pek çok konuyu gözden geçiriyorum. Bir kitap bir okuruna bundan daha değerli bir hediye verebilir mi sizce? Üzerinde düşündüren, kendini sorgulatan, doğal rutini altında ezildiğin hayata karşı kafanı kaldırıp tekrar bakmanı sağlayan bir kitap, benim bakış açımda en değerli kitaptır sevgili 1k dostları... -------------------------------------- Peki, o halde gelelim kitaptan bana kalanlara... Bunu bu incelemede ne kadar derin tartışabilirim emin değilim. Ancak dilim döndüğünce yüzeysel de olsa birkaç konuya değinip en azından kayıt altına alırım diye düşünüyorum. Kitap genel çerçevede iyi-kötü mücadelesine odaklanıyor. Aytmatov'un kendini bir iyinin bir kötünün yerine koyduğu ve olabildiğince objektif olarak sorgulamaya çalıştığı konulardan bazılarını bir çerçeve çizmek adına şöyle sıralayabiliriz: * Geleneksel inanç ve Tanrı tasavvuru bir insanın iyi olması için tek başına yeterli mi? İnançlı insan olmak bizi iyi bir insan yapıyor mu? * Kötülüğün tek nedeni sadece inançsız olmak mı? İnançsız bir insana kötülük yapmak serbest mi? Yoksa kötülük içgüdüsel bir dürtü mü? Yani hepimiz içimizde biraz olsun kötülük taşıyor muyuz? Taşıdığımız bu kötülüğü, fırsatını bulduğumuzda açığa çıkartıyor muyuz? * Tanrıyı mutlak bir şekilde her yerde soyut olarak mevcut bilmek ve böyle kabul etmek mi, yoksa Tanrı'yı kendi içimize, vicdanımıza yerleştirip ona göre hareket etmek mi bizi Tanrı'ya daha çok yakınlaştırır? * Kurulu sistem böyle istediği için mi yeryüzünde kötülük hakim yoksa insanoğlu zaten kötü olduğu için mi sistem böyle kuruldu? * Sıradan bir hayat yaşayan insanlar olarak çağımızdaki 'baskın kötülük'te bizim de bir payımız var mı? Yoksa sadece Erol Taş gibi kahkaha atıp Nuri Alço gibi gazoza ilaç koyan ya da Donald Trump gibi gücü kötüye kullanan adamlar yüzünden mi dünya bu halde? -------------------------------------- Bu soruları çoğaltabiliriz ama ben bu kadarının yeterli olacağını düşünüyorum... Herkesin de fırsat buldukça ve kendiyle baş başa kaldıkça bu ve buna benzer soruları kendine sorması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü soru sormanın, sorgulamanın kimseye zarar vermeyeceği gibi insanın kişisel gelişimine çok büyük bir katkısı olduğu su götürmez bir gerçek. Bakara suresi 30. ayette anlatıldığı gibi Allah, meleklere "Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım" dediğinde melekler, "Orada bozgunculuk yapan, kan döken birisini mi halife yapacaksın?" şeklinde cevap veriyor. Yani soru soruyorlar! İbrahim peygamber ise yine Bakara 260'da "Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!" şeklinde bir soru soruyor. Allah'ın "Yoksa inanmıyor musun?" cevabı üzerine de "İnandım, ancak kalbimin tatmin olması için..." şeklinde cevap veriyor. Yani bu ayetler de gösteriyor ki, kalben tatmin olmanın yolu soru sormaktan geçiyor. Neyse, mesaj gerekli yerlere ulaştıysa biz kaldığımız yerden devam edebiliriz:) Ben de pek çoğunuz gibi insanları iyi ve kötü insanlar olarak ayırırdım kendime göre. Bu mantıkta ben iyi insandım, ağaçları kesip yerine konut projesi diken kişiyse kötü insandı. Ben çalışarak para kazanan iyi bir insandım ama fabrikalarda başkalarının emeklerini sömürerek üretim yapan patronlar kötü insanlardı... Ya da ben kazandığı parayla ihtiyaçlarını karşılayan iyi bir insandım ama faizle herkesin hayatını karartan banka patronları kötü insandı vs... Bir yerden sonra bu düşüncenin sorunlu bir düşünce olduğuna kanaat getirdim. Çünkü benim gibi düşünen ve benim gibi yaşayan pek çok insan o ağaçların katledildiği konut projelerinde oturup, insan emeği sömürülerek üretilen ürünleri kullanıyor ve tatile gitmek veya araba almak için banka kredisi çekiyor. Kötülüğün neden-sonuç ilişkisi perspektifinden bakarsak, tetiği çekmese de şarjörü dolduruyor ben ve benim gibi insanlar... Evet kötü değiliz belki de ama baskın kötülükte mutlak bir rolümüz var şu hayatta... Buradan belki şöyle bir sonuç çıkartabiliriz; İnsanları iyi ve kötü olarak sınıflamak bizi bir yere götürmüyor. Her insanın içinde belli oranlarda iyilik ve kötülük var. Hepimiz direkt ya da dolaylı olarak hayata belli oranda iyilik ve kötülük salgılıyoruz. Bunun totalinde ise işte şu an tam karşımızda duran manzara ortaya çıkıveriyor. ------------------------------------ Olaya inanç boyutundan baktığımızda da geleneksel algının ve Tanrı tasavvurunun bizi mutlak iyiliğe çıkarmadığını görüyoruz. Son 15 yılda muhafazakar ve dindar bir erk tarafından yönetilmemize karşın ahlâken dip noktaya gelmiş olmamız da bunun günlük hayattaki bir karşılığı olsa gerek... Bunu kısır bir siyasi taşlama gibi değil de sosyolojik bir tespit olarak dile getiriyorum. Amacım kimseyi karalamak değil. Ancak kendini dindar olarak ifade eden milyonlarca kişinin Kaf suresinde geçen "Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız" ayetini çoktan unuttuğu bir gerçek... Eğer geleneksel dindarlık, insanı otomatikman iyi yapsaydı, şu an hepimizin hayatının en güzel günlerini yaşıyor olması gerekirdi. İşte bu noktada Abdias karakterinin 'Tanrı vicdanda yaşar' tezinin üzerinde biraz daha düşünmek gerekiyor. Tanrı'yı gökte değil de kendi vicdanımızda aramak; bir olay karşısında içimizden gelen sese Allah'ın bir buyruğu gibi bakabilmek belki de bizi O'na çok daha yakınlaştıran bir kuvvet olacaktır... Diğer taraftan vicdan muhasebesi, sadece inançlılara özgü bir durum olmadığından dolayı, iyilik ve kötülük tek başına inancın meselesi olmaktan çıkıp her insanı eşit bir şekilde içine alan bir varoluş meselesi haline gelir. ---------------------------------- Bir de dolaylı yoldan kötülük meselesine kısaca değinip bu faslı kapatalım. Hani dedik ya; kötü değiliz belki ama baskın kötülüğün içinde biz de varız diye... Geçtiğimiz aylarda sizinle bir belgesel paylaşmıştım (#26363705 ). Vaktiniz olduğunda seyretmenizi tavsiye ederim. Bu belgeselin konusu, üzerinde konuştuğumuz konuyla yakından ilişkili... Belgeseli seyrettikten sonra hala gidip Mango'dan, Zara'dan ve benzerlerinden alışveriş yaparsanız dolaylı kötülükte katettiğiniz mesafeyi daha net olarak görebileceksiniz. Tabii bu sadece bir örnekten ibaret. Hayatımızda bunun gibi nicesi var ve biz tüm bu yaşananların ne kadar içindeyiz, bunun hesabını kendi kendimize yapmamız gerek... Kitapta inanç konusu İsa peygamber ve Abdias karakteri üzerinden geniş bir şekilde ele alındığı için ben de incelemeyi yazarken merkeze ister istemez bu konuyu koymak durumunda kaldım. Ancak iyi-kötü mücadelesi, insan varoldukça varlığını sürdürecek ve hayatımızda farklı şekillerde yer alacak sonsuz bir mücadele... Biz bu mücadelede tek başımıza olayın akışını tersine çevirecek bir rol üstlenemeyeceğiz hiçbir zaman. Ancak kendi içimizdeki mücadelede her zaman bir karar verme, yönlendirme hakkımız olacak. Neticede günün sonunda iş 'herkes kendi kapısının önünü süpürse...' meselesine gelip dayanıyor... ----------------------------------- İncelemenin başında Aytmatov'un bu eserinin okuduğum diğer altı eserine göre farklı olduğundan bahsetmiştim. Bu konuya da açıklık getirip hayli uzayan bu incelemeye bir nokta koymak istiyorum:) Bugüne kadar Aytmatov kitaplarında Kırgız coğrafyasını, o kültürü ve o bölgenin insan hikayelerini okumaya alışmıştım. Bu kez ilk iki bölümde bambaşka bir Aytmatov ile karşılaştım. Sanki bir Rus klasiği okur gibi okudum bu bölümleri. Dili, kurgusu ve derinliği sanki başka bir yazarın elinden çıkmış gibi çok farklı geldi bana... Kitap, ancak üçüncü bölümde klasik bir Aytmatov kitabına büründü. Hatta bu bölüm, sanki Elveda Gülsarı 'nın devamı gibiydi. Aytmatov'un yazarlık yeteneğinin, kurgu kabiliyetinin ve konuları ele alış biçimindeki zenginliğin açık bir şekilde görülmesi açısından gerçekten çok özel bir kitaptı Dişi Kurdun Rüyaları... Buraya kadar vakit ayırabilen her bir okur dostumu tüm kalbimle selamlıyorum. Her birimizin pay sahibi olduğu daha iyi bir dünyayı el birliğiyle inşa etmek dileğiyle... Keyifli okumalar...
Edebiyat
Dişi Kurdun RüyalarıCengiz Aytmatov · Ötüken Neşriyat · 20238,9bin okunma
··
1 +1'leme
·
2.389 Gösterim
9 Yorum
"Offff" Dedim kendi kendime. Uzun zamandan sonra böyle bir İnceleme yazman. Gerçekten nefis olmuş Necip abi. İncelemen de her şeye değinmişsin ki bunu gerçekten çok iyi yapmışsın. Aytmatov Etkinliğine katıldığın için bizzat teşekkür ederim. Böyle incelemeler gördükçe mutlu oluyorum. Emeğine, diline, yüreğine sağlık Necip abi :)
Necip G.
Gönderi Sahibi
Çok teşekkürler Okuma Delisi... Etkinlik sayesinde bir Aytmatov eseriyle daha tanıştım. Vesile olduğun için ayrıca teşekkürler... Yeni paylaşımlarda görüşmek üzere... Selam ve sevgiler...
"Tanrı'yı gökte değil de kendi vicdanımızda aramak..." cümlenizin üzerine ne söylesem gereksiz olacak Necip Hocam. Meselenin kalbi burası. Ve siz zaten bu güzel incelemenizle gözümüzün önüne sermişsiniz. Paylaştığınız The True Cost belgeselini daha önce izlememiştim. Her ne kadar markaya itibar etmiyoruz diye düşünsek de öyle değil. Belgeseli izlerken bir kez daha kendimi gözden geçirdim. Sebep olduğunuz farkındalık için teşekkürler. Aytmatov, kalemini çok sevdiğim bir yazar. Kitaplarının tamamını aldım ama onu da okuyayım, bunu da okuyayım derdiyle, yolumdan sapıp duruyorum:) İncelemenizi okuyunca yoluma devam edeyim dedim. Elinize sağlık, var olun...
Necip G.
Gönderi Sahibi
Neşe hanım, güzel düşünceleriniz için çok teşekkür ederim. Tanrı-vicdan konusu, günlük hayatımı ciddi manada yönlendiren bir konu. Okuduğum bazı kitaplar veya seyrettiğim belgeseller de bana doğru yolda olduğum mesajını veriyor sık sık. Belgeseli seyrettiğim günden bu yana, aldığım mesajı hayatıma büyük ölçüde uyarladım. En azından kumsaldaki deniz yıldızlarını toplayıp denize atan çocuğun hikayesindeki gibi, o deniz yıldızlarından biri oldum:) Aytmatov, içimizdeki saf, arı duru insana dokunan ve hayatımda çok özel bir yeri olan bir yazar. Bir baba şevkati duygusu alarak okuyorum kitaplarını. Herbirinden de birşeyler öğreniyorum hayata ve hayatıma dair... Sizin de Aytmatov okumaları yapmanıza çok sevindim. Vakit ayırdığınız için tekrar teşekkür ederim. Siz de varolun... Sevgilerimle...
Necip dönüşün muhteşem oldu :) her ne kadar çok uzun bir ara sayılmazsa da :) teşekkürler güzel inceleme için. Fırsat bu fırsat biraz yorum yapmak istiyorum:) Çok önemli temel meselelere değinmişsin, elbette Aytmatov katkısıyla onu da unutmayalım. Birkaç gün önce bir anektod gördüm ve çok etkilendim,o geldi aklıma paylaşayım, İran şahı İngiltere'ye gitmiş. Bulutlu ve sisli bir günde buluştuğu İngiltere başbakanı şaha, "Güneşe taptığınız doğru mu?" diye sormuş. Şah başını göğe kaldırıp bakarak cevap vermiş : "Görseydiniz siz de tapardınız!" Ve ekliyordu bunu anlatan, "Kıssadan hisse : kimse sınanmadığı günahın masumu değildir" Bir mesele vardır kafama çok takılır, dindar ya da muhafazakar insanlar için içki meselesi çok hassasiyet içerir. Faiz de öyle , ya da olmalı? Örneğin faizle işleyen bir bankada çalışan kişiye normal bakılırken, neden içkili bir barda içki servis eden garsona, adeta "başka iş mi yoktu gibi " yaklaşılır bu kesim tarafından? Faiz servis etmekle içki servis etmek arasında ne fark vardır? Hatta fetva vermiş gibi olmayayım da içki bi tık belki çok tık daha masum kalmaz mı? Bir de şu zenginlik ve aile meselesi var. Hz. Hüseyin örneğin ahlak timsali dosdoğru bir insandır, fakat onun Hasan gibi bir abisi, Ali gibi bir babası , peygamberimiz gibi de bir dedesi olduğunu kaç kişi düşünür? Ve şimdi güncel bir örnek.. Ali Koç. Herkes bu tip adamlara sallar da kolayca, demez mi ki hiç, Mustafa gibi bir abisi, Rahmi gibi bir babası, Vehbi Koç gibi de bir dedesi olan adamdan ne bekliyorsunuz yani diye? Kimse kimsenin imtihanını bilemez. Aklıma bunlar geldi. Sağ olasın var olasın yeni incelemeler yazasın arayı açmayasın.. :)
Necip G.
Gönderi Sahibi
Osman çok teşekkür ederim bu güzel katkın için... Bu bankacı-garson meselesini, sadece yasaklar üzerinden dine algılayışın bir sonucu olarak görüyorum. Dinen yasak olarak şeyler her zaman daha göz önündedir ve insanlar genelde bu tip konulara takılır. Oysa din bize açık şekilde ve defalarca 'infak et' der. Hayatı boyunca infak etmeyen birinin içki dağıtan garsonu eleştirmesi acizlikten başka bir şey değildir bana göre... Diğer konuda yazdıklarına da katılıyorum. İmtihan konusu Allah-ile kul arasındadır ve kimsenin bekçiliğine ihtiyaç yoktur. Başkalarına laf atmak yerine önce herkes kendi durumunu sorguya çekmelidir. Selam ve sevgilerimle...
Nihayet sahalara dönmüşsün :) Hem de ne dönüş. Eline sağlık, gerçekten doldurdu bizi- Cengiz Aytmatov'la değil sadece, iyi ve kötü felsefesi esas olmak üzere, hayatı sorgulatıyor bize incelemen. Dinle ilgili fazla bir girdi yapmak istemiyorum. Ama emin ol , o bankacılar bile kötü birisi olduklarını düşünmüyorlar. Şu köpeğin patilerini kesen psikopat da, onu haber yapıp önemsiz gösteren televizyoncu da özünde iyi bir insan olduklarını düşünüyorlardır. Ki bunların hepsi ahirete inanan insanlar en basit açıklamasıyla. Peki dediğin şey nasıl olacak, herkes nasıl temizleyecek önünü. Ben mi çevireceğim öbür yanağımı hiç bir şeye inanmazken. Kurulu sistem iyi, insanlar iyi- bir tek uyumsuz olan bizler kötüyüz belki. Herkes gibi uyum sağlarsak olana bitene şikayet etmeyeceğiz bir daha. Cengiz Aytmatov'u ilerleyen dönemlere bırakmayı düşünüyordum açıkcası, ama özendirdin o kadar incelemeyle. Teşekkürler, yakın zamanda okurum artık Beyaz Gemiyi herhalde ilk olarak- görüşemedik bu arada- kusura bakma, bakalım yer değişikliği olabilir yakın zamanda benim de. Ondan sonra bir olan yaparız umarım.
Necip G.
Gönderi Sahibi
Erhan çok teşekkürler. Evet dediğin gibi kimse kendini 'dark side'ta görmüyor. Herkesin belgesel izlemesi gibi bir şey bu aslında:) Bu kadar iyinin olduğu yerde bu kadar kötülüğün olamayacağından hareketle her 'iyi'nin bu kötülükteki payına kısaca değinmeye gayret ettim... Bunu nasıl değiştireceğiz konusuna gelince, en başta bu durumu sorgulayarak diyebilirim ancak. Sandığımız kadar iyi miyiz? Bunun cevabını vererek işe koyulabiliriz:) Ne kusuru, zaten 5 saatlik yolu 13 saatte gelebildim yağmur ve trafik yüzünden. İstesek de görüşemezdik:) Ancak bir şekilde telafi ederiz bence. Yer değişikliği şehir değişikliği ise eğer ve yolun bu taraflara düşecekse bu harika olur tabii ki:) Olmazsa da sorun değil, ben çok sevdim oraları, sık sık yolumu düşürürüm bir bahaneyle...
İnceleme demek istemiyorum buna daha çok güzel bir irdeleme olmuş, eline sağlık Necip abi. Aytmatov hiç okumadım ama sorgulamalara gelirsek; kendi adıma iyilik inançla ilgili değil diye düşünüyorum ama öyleymiş gibi davranmak insanların hoşuna gidiyor veya kolayına kaçıyor sanki. Hatta direk İslam inancına indirgeniyor çoğu zaman iyilik kavramı halbuki bir Hristiyan da iyi olabilir. Garip bir algı var toplumda müslüman değilse her türlü pisliği beklemeliyiz gibi. Kötülük ile ilgili değindiğin de çok hoşuma gitti, hem insan kötü hem de sistem sanırım. İçgüdüsel olarak kötüyüz fakat sistem de bizi kötü olmaya eğitiyor sanki. Tamam ağaçları kesmek kötü diyerek yeşili katledip avm diken zihniyeti eleştiriyoruz ama avmlerden tamamen de kopamıyoruz, hiç bir şey almasak, sinema için gidiyoruz yine çarkın bir dişlisi olma durumunda kalıyoruz. Başka seçeneğimiz yok. Tükettiğimiz her üründe (istisnalar vardır kesin ama hangileri fikrim yok), aldığımız her bir markada ah var, hak var. Mango, Zara gibi büyük çaplı kötülük olmasa bile çalışma saatleri, verilen ücretler, mesai kavramı olmaması... hep kanlı para gibi geliyor, düşününce içten içe rahatsız ediyor ama içinden de çıkamıyoruz, kötü patron kötü işçiyi hatta geleceğin muhtemel kötü patronlarını doğuruyor. Bugün uzun çalışma saatlerini eleştiren işçi, çizginin diğer tarafına geçip işveren olduğunda aynı kötülüğü yapıyor. Benim daha iyi bir dünya umudum yok denilebilecek seviyede az, sıfırdan başlama şansımız yok çünkü. Yılan ve kuyucu misali çünkü, ne kuyruk acısı unutulur ne evlat acısı...
Necip G.
Gönderi Sahibi
Aynen öyle, hepsi birbirinin türevi zaten... Koyvermişlik anahtar kelimelerden biri bence:) İlgizilik, duyarsızlık, tepkisizlik hiçbir şeyi ciddiye almama vs... Bütün bunlar yan yana geldiğinde ortaya güzel bir şeylerin çıkmasını beklemek de saçma oluyor haliyle... Daha çok konuşuruz bunları:) Keyifli okumalar diliyorum...
Reklam
Oldukça başarili bir inceleme teşekkürler 🤔
Necip G.
Gönderi Sahibi
Ben teşekkür ederim... Keyifli okumalar...
Necip Bey incelemeniz bir felsefe kitabı gibi her cümlesi üzerinde tek tek düşünülüp sindirilmesi ve özümsenmesi gerekiyor. Erhan Bey'in de bahsetmiş olduğu gibi kaç gündür o masum köpekciğe yapılan insanlık dışı muameleden dolayı kendimizi insanlığı sorgular olduk... Sorularıma soru eklediniz, anlaşılan düşünme mesaim baya uzayacak:) Hayat basit bir dille açıklamak gerekirse; iyi ile kötünün mücadelesinden ibaret ve insanoğlu içinde iyilik ve kötülükle beraber doğuyor çevrenin veya kalıtsallığın baskısıyla bir taraf seçmek zorunda. Her insan seçtiği tarafı besleyip doğrudan veya dolaylı olarak bu mücadelede pay sahibi oluyor ve maalesef ki iyiler çoğunlukla pasif, kötüler ise aktif oluyor dilerim bu döngü değişir, dünya daha yaşanılır bir hale gelir... Köpekcik-incelemeniz fazla etkiledi çok uzattım galiba:) Sağlıkla, huzurla, sevgiyle kalın:)
Necip G.
Gönderi Sahibi
Emine hanım çok teşekkür ederim değerli düşüncelerinizi paylaştığınız için... Yazdıklarınıza birebir katılıyorum. Özellikle 'iyi'nin kendini geriye çekmesi ve buna karşın 'kötü'nün varlığını ancak görünür olarak sürdürebiliyor olması genel anlamda da kötünün ön plana çıkmasına neden oluyor. Sonuç olarak bence her şey bireysel mücadele ile başlamalı. İnsanlar kendilerine karşı dürüst olmalı. Yaşadığımız pek çok sorunun kaynağında insanın kendini yeterince tanımaması ya da olduğundan farklı görmesi durumu var... Konu bu satırlara yetmeyecek kadar uzun... Ancak bir şekilde fırsatını buldukça bu tip konuları daha fazla konuşup tartışmalıyız... Tekrardan teşekkür ederim Emine Hanım... Selam ve sevgilerimle...
Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir.