Plasebo, Tanı ve Belirsizlik: Depresyonun Çözülmeyen Problemleri
Depresyonun şiddeti arttıkça plasebo etkisinin azaldığı, buna karşılık antidepresanların özgül etkisinin daha belirgin hale geldiği görülüyor. Hafif ve orta şiddetteki depresyonda ise plasebo yanıtı oldukça yüksek olabiliyor. Hatta açık etiketli plasebo (open-label placebo) çalışmalarında bu etkinin çok daha yüksek oranlara ulaşabildiği öne sürülüyor. Ancak güçlük yalnızca plasebo etkisinden kaynaklanmıyor. Depresyonun tanımlanması ve tanı konulması süreci de önemli sorunlar barındırıyor. Örneğin Amerika ve İngiltere’de yapılan bazı çalışmalarda tanısal uyumun yaklaşık %30 düzeyinde kaldığı bildirilmiştir. Dolayısıyla mesele yalnızca ilaçların etkinliğini göstermek değildir. Depresyonun heterojen yapısı, tanı süreçlerindeki belirsizlikler ve plasebo yanıtının yüksekliği, yeni tedavilerin geliştirilmesini ve değerlendirilmesini de zorlaştırmaktadır. Depresyonun doğasından kaynaklanan bu sorunlar göz önüne alındığında, yakın gelecekte tamamen çözülebilecek bir problem gibi görünmemektedir. – Çağrı ÖZPOLAT, Bibliyosmia, 15.06.2026
Bibliyosmia
Notlar
Bir sabah uyandım. Yolunda gitmeyen ne kadar çok şey var hayatta, fark ettim. Tüm bunlar konuşulmalı, dedim. Kendime. O sabah tanıyamadığım bir ben vardı aynada. Savrulmuş, hırpalanmış, dağılmıştı. Neyi severdim? Neye gülerdim? Ne için varım? Zihnimi ele geçiren bağı söktüm, attım. İnsan bir gün uyanıyor ve fark ediyor. İnsan önce anlaşıldığını hissediyor. Ne kadar renkli, ne kadar güzel her şey, o zamanlar. Yavaşça sevgiyle tatlandırılmış bir acı şerbet damarlarında dolaşıyor. Sarhoşluk kanına işliyor. Bütün olmanın verdiği şiddetli teslimiyet gün geçtikçe dozunu arttırıyor. Zamanla tüm beden yoksunluk içinde kıvranmaya başlıyor. İnsan o anlarda kendinden neleri feda ettiğini, bu sevginin neleri götürdüğünü göremiyor. Şimdi o acı şerbeti kanımdan atıyorum. Zihnim daha berrak ve ben de görüyorum. Gördüklerim kalbini acıtabilir. Senin duymaya tahammül edemeyeceğin, tonlarca cümleyle kendini savunacağın o büyük ve ağır duygularla omuzlarım yerde dolaşıyorum. Davranışlarımın hesabını verdim. Duygularımı en ince ayrıntısına kadar anlattım. Kalbimin kapılarını ardına kadar açtım. Ne için? Bir gün yeri gelince hepsini yüzüme bir bir say diye mi? Sana ait her şeyi, her detayı zihnime kazıdım, sakladım. Ne için? Bir gün başıma çalıp git diye mi? Açtığım bir kitabın ilk sayfasında seni ve sana ait hiçbir şeyi istemiyorum sözlerini okumak için mi? Kendi değerlerimi önemsedim ve vicdanımdan bahsettim. Ne için yargılandım? Sen olmadığım için mi? Karşıma geçip alay eder gibi sırıtılmayı ne zaman hak ettim? Senin iğrenç imandan nefret ettiğim için mi? Sırtımı dönünce kalkıp gidince niye suçlandım? Hissettiğim duyguların çarpıtılmasına artık tahammül edemediğim için mi? Sana olan inancımı kaybettim. Neden mi? Çünkü bir başka versiyon, bir başka zehirli bağın içinde nefes
Duygu ve Düşünce
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı’nda geçen bir cümle var: “Çoğumuz, problemleri yanlış kurduğumuz için, daha baştan çözümsüzlükle karşılaşırız.” Bugün yaşananlar sonrası aklıma gelen ilk şey bu oldu. Türkçe derslerinde bize öğretilen en temel şeylerden biridir neden-sonuç ilişkisi. Ama toplum olarak en çok zorlandığımız hatta sınıfta kaldığımız yer de tam burası. Çünkü biz nedenlere değil, sonuçlara odaklanıyoruz. Oysa nedeni doğru kurmadan hiçbir problemi çözmek mümkün değil. Bugün herkes aynı şeyi söylüyor: “Hiçbir şeyi koruyamıyoruz, nerede güvenlik önlemleri?” Peki çözüm gerçekten bu mu? Kapıya birkaç güvenlik görevlisi daha koymak mı? X-ray cihazları yerleştirmek mi? Üstelik o görevlilerin gerçekten görevlerini ne kadar ciddiyetle yaptığı bile tartışmalıyken… Bu mudur çözüm? Yoksa sadece kendimizi güvende hissedelim diye oluşturulmuş bir illüzyon mu? Çünkü sorun yalnızca güvenlik açığı değil. Sorun çok daha derinde. Toplumda ciddi bir sosyal çürüme var. Etik, ahlak, adalet… Bunlar artık sadece sözlükte karşılığı olan ama günlük hayatta giderek silikleşen kavramlara dönüşüyor. Eğer bir ülkede adalet mekanizması doğru işlemiyorsa, suç işleyenler gerektiği gibi yargılanmıyorsa, hatta bazen ödüllendirilir gibi önemli makamlara getiriliyorsa; o toplumda güven duygusunun yerini güvensizlik, sorumluluğun yerini umursamazlık alır. Ve en tehlikelisi şu: İnsanlar yaptıklarının bir karşılığı olmayacağına inanmaya başlar. Bu noktada mesele sadece bireyler değil, sistemdir. Özellikle yetki sahibi kişilerin çevresinde büyüyen bireylerde oluşan “cezasızlık” algısı göz ardı edilemez. Birinin bir yakını aracılığıyla özel bilgilere ulaşabilmesi, bunu yaparken en ufak bir yanlışlık hissi taşımaması… Bu sadece benim tanık olduğum bir örnek mesela. Bunlar küçük örnekler
Yazıp yazıp sildim eğitimin okulların durumu içler acısı ve tek bir sebebi de yok katmanlı bir problem. Ne yazık ki göz göre göre yaşamak durumunda kalıyoruz.
[1.BÖLÜM] Fasit Daire Fasit Daire (ya da kısır döngü, Latince circulus vitiosus) hem gündelik dilde hem de felsefi düşüncede önemli bir kavramdır. Temelde bir durumun çözümünün, yine o durumun sonucuna bağlı olması ve bu nedenle sürecin hiçbir yere varamadan kendi içine kapanması anlamına gelir. Durumun çözümü, hep sabit kaldığı için aynı durumun sonucu da yinelenerek her defasında aynı yere varır. Dönülüp dolaşılıp aynı noktaya gelinen ve hiçbir sonuç vermeyen bir türlü içinden çıkılamayan düşünce veya olaylar silsilesi, kendi içinde bir sarmal kısır döngü yaratır. Bir kere Fasit Daire içine girdin mi artık oradan çıkış yoktur; aynı yerde döner döner durursun. Kısaca Fasit Daire, bir düşünce zincirinin ya da nedensel bir ilişkinin kendi kendini beslemesi ancak aynı zamanda da çıkışsız olması sonucunda durmaksızın her seferinde aynı döngüye tekrar tekrar girmesi demektir. Bu tür döngüler, ket vurduğu gibi ilerlemeyi de engeller. Bu fasit daireden çıkmanın yolu, aynı daire içinde durmaksızın döne döne yuvarlanmak değil o fasit daireden bir yenilik, değişim ve yaratım (icat/keşif) vasıtasıyla kendini çıkartıp ilerlemeye başlamaktır. İnsan doğduğunda herhangi bir seçim yapma şansına sahip olmadığı için onun tüm yazgısı, içinden çıkılması mümkün olmayan bu fasit dairenin fizik kuralları içinde ölene kadar sürekli dönmektir. Bu kısır döngü, aynı çalışan kafalarla değil farklı çalışan kafalarla ancak kırılabilir. Albert Einstein da dememiş midir ki ‘’Karşılaştığınız problemleri onu yaratan düşünce tarzıyla çözemezsiniz’’ diye. İnsanevlâdı bunun elbette farkındadır ancak diğer yandan da kısır döngülerin tutsağıdır. Lakin biraz eli kolu da bağlıdır bu konuda. Çünkü Zaman Kavramı, çizgisel/doğrusal değil döngüseldir. İşte zamanın bu değişmeden sürekli
Edebiyat
Kadın ve erkek arasındaki ilişkinin metafizik temellendirilmesi
Kadın ve erkek arasındaki ilişkinin metafizik temellendirilmesi Aristotales ruh gittiğinde bedenin hükmü kalmaz.Ruh sonsuz cisim sonludur der. Aristo ve descartesin dediği gibi ruh bedeni idare eden genel bir ruhtan ve fikirden oluşur.Ruh kadında ,fikir ise erkekte vardır.Aristoya göre kadınlar eksik erkeklerdir.Fikir cevheri eksiktir. (kadınlar büyük işler için yaratılmamıştır.-Arthur scopenhauer) Peki sizce gerçekten böyle mi Benim kabul ettiğim Muhyiddin İbnül arabinin görüşüdür.Kadınlar fikir bakımından 1 derece eksiktir fakat Kadının gücü erkekten daha büyüktür. Fikirde bir cevherdir kadın fikir cevherinde eksiktir.Genel cevherde kadın daha üstündür. Nitekimki imamı rabbani kadına verilen esmalarda özellikle ez Zahir esmasında eriyip gittiğini söylüyor.Bir ateş düşünün bu ateş seni yakıyor. Halbuki bu ateşin aklı yok fikri yok. (FikirXHayal gücü arası geçişle bu değişimi azsonra anlatıcaz) İşte kadının gücü de öyledir. Zeka dediğimiz şey hayal gücü X fikirden oluşur.Biri 0 olursa zeka yine oluşmaz. Hayal gücü kadında fikir ise erkekte vardır.Einstein zekanın gerçek gücünün hayal gücü olduğunu söyler Kant ise eğitim üzerinederoman kitaplarının hafızayı zayıflattığını anlatır john locke ise şöyle bir itirazda bulunur. Hayal gücü inandırmada güçlü olsa bile fikir olmadığı zaman kendini kandırmaktan başka işe yaramaz.Bu fikre göre Kadının daha zeki olduğunu ama kendilerini kolay kandırdıklarını söylemek mümkün.