Mustafa Kemal'in düşlediği devlet, bir yandan sultanhalifenin
şahsiegemenliğinden, öbür yandan Avrupa'nın
emperyalist sömürüsünden ve egemenliğinden kurtulmuş,
Avrupa devletleriyle eşit, haysiyetli, modern bir
devlet ideolojisiydi. Mustafa Kemal, Samsun'a ayak bastığından
bu yana, bu ideolojiyi bir aksiyon haline getirmiş,
fiili durumlardan yararlanarak onu adım adım uygulamış
ve gerçekleştirmiştir. Onun Türk tarihinde devlet
işlevi bu açıdan değerlendirilmelidir. Atatürk, bu ideolojiyi
özetlerken, "İrade-i Milliye ... bi'lumum efrad-ı milletin
arzularının, emellerinin muhasalasından ibarettir,"
der. İşte bu noktada Atatürkçülüğün stratejisi ortaya çıkmaktadır.
Atatürk, bu "emellerin", bu "ma'şeri fikrin"
ilkin aydınlarda bilinçli bir hale geldiğini ve aydınların
halkı bu doğrultuda yönlendirmesi gerektiğini söylerken,
kendi inkılap taktiğini açıklamaktadır. Ziya Gökalp'in
özetlediği gibi toplumda mevcut "ma'şe-ri fikri" keşfetme,
gelenekçi topluma rağmen bu fikri, bu projeyi yukarıdan,
kanun yoluyla halka mal etme, aydınların görevi
ve ödevidir. İşte, Atatürk inkılaplarının mantığı ve "meşrulaştırma"
taktiği, böyle bir anlayıştan kaynaklanır.