selim koç

selim koç
@grabowski
Mustafa Kemal'in düşlediği devlet, bir yandan sultanhalifenin şahsiegemenliğinden, öbür yandan Avrupa'nın emperyalist sömürüsünden ve egemenliğinden kurtulmuş, Avrupa devletleriyle eşit, haysiyetli, modern bir devlet ideolojisiydi. Mustafa Kemal, Samsun'a ayak bastığından bu yana, bu ideolojiyi bir aksiyon haline getirmiş, fiili durumlardan yararlanarak onu adım adım uygulamış ve gerçekleştirmiştir. Onun Türk tarihinde devlet işlevi bu açıdan değerlendirilmelidir. Atatürk, bu ideolojiyi özetlerken, "İrade-i Milliye ... bi'lumum efrad-ı milletin arzularının, emellerinin muhasalasından ibarettir," der. İşte bu noktada Atatürkçülüğün stratejisi ortaya çıkmaktadır. Atatürk, bu "emellerin", bu "ma'şeri fikrin" ilkin aydınlarda bilinçli bir hale geldiğini ve aydınların halkı bu doğrultuda yönlendirmesi gerektiğini söylerken, kendi inkılap taktiğini açıklamaktadır. Ziya Gökalp'in özetlediği gibi toplumda mevcut "ma'şe-ri fikri" keşfetme, gelenekçi topluma rağmen bu fikri, bu projeyi yukarıdan, kanun yoluyla halka mal etme, aydınların görevi ve ödevidir. İşte, Atatürk inkılaplarının mantığı ve "meşrulaştırma" taktiği, böyle bir anlayıştan kaynaklanır.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Yabancılaşma, sınıflı toplum boyunca insanlığın varoluşunu nitelemiş ve modern kapitalizmde kapitalistler ile işçiler arasındaki ilişkide doruğuna ulaşmıştır. Buna karşın komünist insanlara Marx'ın atfettiği yaşam ve nitelikler, yabancılaşma karşısında her yönüyle kazanılan bir zaferi temsil eder. Yabancılaşmanın merkezinde bireyin, insani varlığının koşullarından; bilhassa kendi eylemlerinden (özellikle üretimden), eylemlerinin gerçek ya da potansiyel ürünlerinden ve diğer insanlardan ayrılması vardır. Sınıfsal ayrımların ve buna eşlik eden düşmanlığın (antagonism) sonucu olarak insanlar, insanlığın tüm toplumsal ifadeleri üzerindeki kontrollerini kaybederler. Süreç içerisinde bu ifadeler büyük ölçüde yanlış anlaşılır. Sonucunda da insanlar, aslında kendilerinin yarattıkları "ihtiyaçların" hizmetine girmiş olurlar. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak ve yeteneklerinin farkına varmak için yaptıkları ve kullandıkları her şeyi insan doğasının unsurları olarak görebiliriz. Bu durumda insan doğasının giderek daha fazla parçalanması (yabancılaşma), her gerçek bireyin potansiyelinin çarpıtılması ve kötürüm bırakılmasıyla özdeş olur. Öte yandan, önceki toplumların parçalara ayırdığı insan doğasının unsurlarını daha yüksek bir teknolojik düzeyde bir araya getirme ya da yeniden birleştirme süreci devrimle başlar, proletarya diktatörlüğünde hız kazanır ve ancak tam komünizmde tamamlanır.
İnsan Ruhunun şekilli varlığını kuran fikir basit bir fikir değildir, fakat birçok fikirlerden bileşik olan bir fikirdir. İnsan Ruhunun şekilli varlığını meydana getiren fikir pek çok sayıda fertten bileşik olan ten fikridir. Öyle ise teni terkip eden her ferdin fikri zorunlu olarak Tanrıdadır; o halde insan teninin fikri onu terkip eden pek çok sayıda kısımların fikirlerinden bileşiktir.
Özetlemek gerekirse, Halife Ömer döneminde küçük kabilelerin büyük kabilelerin çatısı altına girerek, kabile savaşlarının büyük kabileler arasında devam etmesi, ganimetin dağılımında Kureyş ileri gelenlerinin güçlerini daha da arttırması; Ömer döneminde artan fetihlerle birlikte ganimetin artması ve dolayısıyla zenginlerin çoğalması, dolayısıyla gelir dağılımın bozulması, Osman'ın halife seçilmesi sürecinde, belirlenen Şura ehlinin ali ile Ümeyyeoğuları arasında bir kavganın fitilini daha o zamandan ateşlemesi, son olarak da Muaviye'nin Ömer döneminde Şam Valiliği'ne getirilmesi gibi gelişmeler, Muaviye Saltanatının yaklaştığını haber veren gelişmeler olarak değerlendirilebilir.
Baksanıza Türk-İş Başkanı, kasıla kasıla ‘teslim olmadik’ buyurmuş, ‘işçi sınıfının haklarını savunuyorlarmış’! Güler inisin, ağlar mısın? Yahu onlar daha kurulurken ‘teslim olmuşlardı’, ‘elleri havada’ örgütlendiler; bu yüzden de, öğrenci dernekleri, esnaf ve meslek dernekleri gibi, onlar da, kendiliğinden bir kitle örgütlenmesi değil; merkeziyetçi bürokrasi diktasının, tabii uzantısıdır; bunu anlamak için, 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül sonrasındaki davranışını gözden geçirmek yeter de artar bile!