Körlük
Puan vermedi
Bir şehirde yaşayan adam, kırmızı ışıkta beklerken aniden kör olduğunu anlar. çevreden yardıma gelenler olur bir kişi onu yardım etmek için evine götürür, daha sonrasında bütün insanlar yavaş yavaş kör olmaya başlar. Devlet bu durumun durdurulabilmesi için kör olan bu insanları eski bir akıl hastanesine götürür ve kapatır. insanlar artık karantina altındadır. Çünkü bu körlüğün bulaşıcı olduğunu düşünmektedirler. kitapta yedi ana karakter var, yedi karaktere daha sonra gözyaşı yalayan köpek katılıyor . Farklı bir yazım dili var yazarın.mevcut düzene başkaldırı olarak yazdığını düşündürdü bana. Kitap belirsiz bir şehirde geçiyor ne şehrin ne de karakterlerin isimleri yok. İsimlerin değil,karakterlerin davranışlarını psikolojilerini öne çıkarma amaçlı yapıldığını düşünüyorum… Bir anda kör olduğunda, günlük hayatta farkına varmadan doğal akışıyla yaptığın, yaşadığın,gördüğün bütün işlevlerin bir anda nasıl Allah bullak olduğunu hissettirdi. belki de buradaki anlatılmak istenen körlük;manevi bir körlük,vicdani bir körlük,duygusal körlük,belki de çok önemli olan ahlaki körlük… Kitabı okurken Corona zamanı yaşanan karantina günleri aklıma geldi, keşke daha önce okusaydım dedim. Karantina altındaki insanların bir grup insan tarafından ne kadar ezildiğini horlandıdığını istedikleri zaman insan dışında çok daha korkunç bir yaratığa dönüşebilirdiklerini ve bunları okurken de, yumruklarımı sıkıp, neden bunun olmasına izin veriyorsunuz diyerek bir anda geçmişte yaşadıklarımıza geri dönüp onları çok iyi anladığımı hissettim. Görmek istemeyen kader kör, duymak istemeyen kadar sağır kimse olamaz … öyle bir detay geçiyor ki, görebilen birisi bile görebildiğini görmeyen diğer insanlarla paylaşmaktan korkuyor. Kendilerinden olmadığı onlar gibi olmadığı için. Jose Saramago 1998 yılında
Duygu ve Düşünce
KörlükJosé Saramago · Kırmızı Kedi Yayınları · 2024132bin okunma
Watership Tepesi – Richard Adams Kitap Yorumu
Puan vermedi·436 syf.··
2026 1. kitabı
Bu kitapla tanışmam tamamen tesadüflere dayalı bir şey oldu. Bir gün ilk kitabını kırkından sonra çıkaran yazarlar hakkında bir araştırma yapıyordum (şu an neden öyle bir araştırma yaptığımı dahi hatırlamıyorum..) ve karşıma çıkan kitaplardan biri de Richard Adams’ın Watership Tepesi oldu. Kitap hakkında okuduğum birkaç küçük tanıtım yazısından sonra meraklanıp, (ki bence bu merak ve heyecan, bir kitaba başlamak için en önemli tetikleyici ve motive edici bir unsur) hevesle satın alıp ve dün itibari ile de bitirdim. Watership Tepesi’nin bende bıraktığı izlenime gelecek olursak, bilgilerim taze iken sıcağı sıcağına anlatmak istedim. Kendi sözlüğünü yaratan kitap Kitabı okumak ilk etapta nedense çok zor geldi. Sürekli notlar alıyor ve hikayeyi bir bütün olarak zihnimde toparlamaya çalışıyordum. Sebebi ise her tavşanın ayrı bir isminin olması, geçen mekanlar ve daha da önemlisi tanrının, kötülüğün, yırtıcıların, doğa ananın her şeyin tavşan diliyle (bkz. Lapin dili) bir karşılığı olmasıydı. Mesela sıradan bir kitapta “tanrı korusun” deniyor ama Watership Tepesi’nde tavşan diliyle bu “Frith korusun” olarak karşılık buluyordu. İşin komik yanı ve ne yazık ki üç yüz sayfa sonra fark edip kendime gülmeme sebep olan durum ise; tüm bu karşılıkların kitap arkasında zaten var olduğuydu. Notları boşuna almış olmadım ama en başta görseydim, en azından okurken neydi bu diye son sayfaya hızlıca göz atardım. Sadece bir tavşan hikayesi mi? Kitap gerçekten muazzam bir emekle hazırlanmış. Yazar sadece yüzeysel bir hikaye değil, aynı zamanda insan doğasına yakın duyguların başka bir dünyada nasıl yankı bulabileceğini titizlikle anlatmış. Bunun yanı sıra tavşanların doğasıyla ilgili de oldukça derin araştırmalar yapmış. (Kitabın önsözünde de special thanks olarak kaynaklarına
Edebiyat
Watership TepesiRichard Adams · Arkabahçe Yayıncılık · 2009232 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Puan vermedi·375 syf.··
2025 45. kitabı
“Senin için bin kere de olsa…” Bazı kitaplar okunur ve biter, bazıları ise insanın içinde uzun süre yaşamaya devam eder. Uçurtma Avcısı, benim için ikinci grupta yer alan kitaplardan biri oldu. Halit Hüseyni, dostluğu, ihaneti, vicdan azabını ve affedilmenin gücünü öyle gerçekçi bir şekilde anlatmış ki, sayfaları çevirdikçe karakterlerle birlikte sevindim, üzüldüm ve onların yükünü omuzlarımda hissettim. Emir ve Hasan’ın çocukluklarına tanıklık ederken masumiyetin ne kadar kırılgan olduğunu, yapılan bazı seçimlerin insanın hayatında nasıl derin izler bıraktığını görmek oldukça etkileyiciydi. Afganistan’ın değişen yüzü ise hikâyeye ayrı bir derinlik katmış. Kitabı bitirdiğimde içimde buruk bir hüzün ve aynı zamanda umut vardı. Çünkü bu hikâye bana, ne kadar geç olursa olsun insanın geçmişiyle yüzleşme cesaretini bulabileceğini ve iyilik için her zaman bir fırsat olduğunu hatırlattı. Bazı kitaplar gözlerden yaş, bazıları ise kalpten iz bırakır. Uçurtma Avcısı, bende iz bırakan kitaplardan biri oldu.
Uçurtma AvcısıKhaled Hosseini · Everest Yayınları · 2024192,3bin okunma
Agatha Christie'nin Karanlık Yüzü
10/10
·224 syf.··
2026 3. kitabı
On Kişiydiler'i diğer Christie romanlarından ayıran şey, atmosferin kendisi. Issız bir adada mahsur kalan bir grup yabancı ve giderek daralan, nefes almayı güçleştiren bir gerilim. Ada, roman ilerledikçe adeta küçülüyor; dışarısı yok, kaçış yok, güvenilecek kimse yok. Bu klostrofobik baskı, son sayfaya kadar bir an bile gevşemiyor. Christie bu romanda, onlarca yıldır "kuru ve zekâ oyununa dayalı" diye etiketlendiği kalıptan çıkıp noir'ın tam kalbine giriyor. Kapalı mekân, belirsiz ahlak, çaresizlik duygusu ve adaletin kurumsal yollardan değil bambaşka bir kanaldan gelmesi. Bunlar klasik bir dedektif romanının değil, karanlık bir gerilimin malzemeleri. Christie'nin noir yazmadığı iddiası, On Kişiydiler'i okuyunca çok zor savunulur hale geliyor. Romanın merkezinde yine o Christie sorusu var: Hukuk yetersiz kaldığında, adalet nasıl gerçekleşir? Cevap bu kez çok daha karanlık, çok daha rahatsız edici.
Polisiye
On KişiydilerAgatha Christie · Altın Kitaplar · 202143,6bin okunma
Puan vermedi·240 syf.··
2026 17. kitabı
Herkese Selam Bugün sizlere kalemiyle ilk kez tanıştığım Murat Uyurkulak’ın Dipte kitabının yorumuyla geldim. Dönem romanlarını seviyorsanız, bu kitabın da ilginizi çekeceğini düşünüyorum. Roman; yazarlar, yayıncılar, sinemacılar ve iktidar çevreleriyle ilişkili bir grup etkili insanın etrafında şekilleniyor. Bir masa etrafında kurulan ilişkiler, çıkar ağları ve birlikte hayata geçirmeye çalıştıkları sıra dışı bir film projesi üzerinden toplumun “dibe inişi” anlatılıyor. Peki bir günlük, birçok insana ilham verirken aynı zamanda insanın kendi hikâyesini de hatırlatabilir mi? Karakterler, “Kalplerin Zaferi” adlı bir film çekmeye karar veriyor. Filmin merkezinde ise yasak bir aşk yer alıyor: Ahmet Tahsin ve Fehime. İkisi de başkalarıyla evli olmasına rağmen duygularına engel olamıyor ve aralarında büyük bir aşk başlıyor. Ancak bu aşk, onları geri dönüşü olmayan yollara sürükleyerek yavaş yavaş dipte buluşturuyor. Hikâyenin farklı dönemlerde anlatılması hoşuma gitti. Özellikle toplumsal çözülmenin yoğunlaştığı zamanlarda yaşananların cesur bir şekilde gözler önüne serilmesi ve bunu bir romanın içinde okumak etkileyiciydi. Yer yer yoran, yer yer eğlendiren, kimi zaman da şaşırtan bir okuma deneyimi oldu benim için. Dönem romanlarını ve toplumsal eleştiriyi seven okurlara tavsiye ederim.
DipteMurat Uyurkulak · İnkılâp Kitabevi · 202637 okunma
"İnsan her şeye alışabilir."
7/10
·155 syf.··
2026 7. kitabı
"İnsan her şeye alışabilir." Kitabı bitirdikten sonra aklımda en çok kalan cümlelerden biri buydu. İlk bakışta umut verici gibi dursa da Frankl'ın anlattığı şartları düşündüğünüzde bu cümlenin ne kadar ağır bir anlam taşıdığını fark ediyorsunuz. İnsanın Anlam Arayışı benim ikinci okuyuşumdu. İlk okuduğumda daha çok yaşanan olaylara odaklanmıştım. Bu kez ise insanların o olaylar karşısında nasıl değiştiğini anlamaya çalıştım. Aynı satırlar önümdeydi ama onları okuyan kişi artık aynı değildi. Frankl, toplama kampında yaşananları anlatırken yalnızca açlığı, ölümü ya da zulmü yazmıyor. Asıl anlattığı şey, insanın bütün bunlara rağmen yaşamaya devam etme isteği. Bir süre sonra acının sıradanlaşması, ölümün günlük hayatın bir parçası hâline gelmesi ve insanların hayatta kalabilmek için duygularını bastırması beni en çok etkileyen bölümlerden biriydi. Okurken aklıma sık sık şu söz geldi: "Bir anda yaşanan ne kadar derinse, deneyim ve yaşantı birikimi de o kadar çoktur. Zamanın daha uzunmuşçasına yaşanması bu yüzdendir." Bence Frankl'ın yaşadıkları bu sözün en güçlü örneklerinden biri. Çünkü bazı insanlar uzun yıllar yaşar ama çok az şey hisseder; bazıları ise kısa bir zaman diliminde öyle deneyimler yaşar ki, sanki birkaç ömrü aynı anda yaşamış gibi olur. Frankl'ın yaşantısı da tam olarak böyleydi. Her kayıp, her bekleyiş, her umut kırıntısı onun düşüncelerini şekillendiren bir deneyime dönüşmüş. Kitabın bana hissettirdiği en önemli şey ise şu oldu: İnsan bazen elindekileri kaybedebilir ama kendine yüklediği anlamı kaybetmediği sürece yeniden ayağa kalkabilir. Frankl bunu teorik olarak anlatmıyor; yaşayarak anlatıyor. Bu yüzden söyledikleri daha inandırıcı geliyor. 167 sayfalık bu kitabı yine neredeyse bir solukta bitirdim. Sayfa sayısı az ama bıraktığı etki oldukça
İnsanın Anlam ArayışıViktor E. Frankl · Okuyan Us Yayın · 202651,4bin okunma