Hepimizin kendine ait dünyaları var. Yapmamız gerekenleri yaptığımız işlerimiz, ruhumuzun izin verdiği dozda hissettiğimiz duygularımız, yapmak istemediklerimizi yapmak zorunda olduğumuz anlar ve kendi dünyamıza ait olmamakla birlikte, bunun böyle olması gerektiğini söyleyen bir dünya var. İşte ben tam bu iki dünyanın arasında sıkışmışken, kabullenmek diye bir yol çıktı karşıma. Daha önce karşılaştığım bir yol değildi. Neden derseniz; burada yol ayrımları yoktu. Nereden gideceğini seçmiyordun çünkü önemi yoktu. Bilirsiniz yol ayrımları barındırmayan yollarda nereden gideceğinizi düşünmenize gerek kalmaz. O yola gönül rahatlığıyla güvenirsiniz çünkü başka seçeneğiniz yoktur. Bir süre bu yol inanılmaz bir güven verir, sorgulatmaz ve düşünmeyince insan ne rahat varlık dersiniz. Yüreğinizde ki o güzel ferahlıkla direksiyonu hiç çevirmeden giderken, arabanın bile sığmayacağını düşündüğünüz bir patika yol çıkagelir ve yürek avazı çıktığı kadar bağırır sanki; bu yoldan gitmelisin! Tam o anda bir şimşek çakar sanki beyinde, uzun zamandır yola güvenmenin verdiği rahatlık bozulur, yol kenarında durup dinlenmek istersin.
Ben arabayı park ettim. O yolun kenarında düşünmemeye alışmış beynimle sadece bekledim. Sonra hangi yoldan mı gittim? Daha önce deneyimlediğim ve bildiğim yola, geriye döndüm. Bu yol önceden geçtiğim yollara hiç benzemiyordu. Tam hatırlamaya çalışırken yeni bir şey öğreniyordum burası değişmiş gibiydi ve bu yollardan daha önce geçtiğim halde kalbimde belirsizlik ağrısı hissediyordum. Gidebildiğim kadar geriye gidip geçtiğim tüm yolların dikenlerini batırdım kendime sonra tüm bunları kabullenip u dönüşü yaptım. Patika yola vardığımda yine arabayı park ettim. Patika yolu yürüyemeye karar verdim, kendime hiç olmadığım kadar güveniyordum. İlk andan beri çıktığım bu