FARUK DEMİR-SOKAĞIN ÇIĞLIĞI
Eser “kötü yola düşmek” gibi basite indirgenen bir cümleyi parçalayarak, o düşüşün arkasındaki aile, çevre, sınıf farkı, korunma ihtiyacı ve görülme arzusu gibi katmanları gösteriyor. Kitabın en güçlü yanı da burada: Okuru tek bir karakterin dramına değil, o dramı doğuran düzenin içine sokuyor. Sokağın çığlığı dediği şey; sadece kavga, suç, bağımlılık değil… Asıl olarak, kimsenin duymak istemediği hayatların sesi.
Bir yanda Mehmet’in hikâyesinde gördüğümüz “yoksulluk–mahallenin ağı–abi kültürü–suçun normalleşmesi” hattı; diğer yanda Mesut’un bölümlerinde açılan “iyi okul–güya korunaklı hayat–sınıf baskısı–parti kültürü–merak ve kabul edilme” hattı. Yazar, bu iki hattı yan yana koyarak çok sert bir şey söylüyor: Sokağa düşmek bazen sokağın içinde büyümekle, bazen de ‘sokak’ merakının steril ortamlarda romantize edilmesiyle başlıyor. Yani roman, sadece “kenar mahalle” hikâyesi değil; aynı zamanda “merkezdeki” hayatların da nasıl çatlayabileceğini anlatıyor.
Mehmet tarafında romanın duygusu daha erken yaşta ağırlaşıyor: Evde alkol, kavga, yokluk; anne figürünün yorgun ama dirençli hali; babanın yıkıcı gölgesi… Mehmet’in kaderi, neredeyse çocukluğundan itibaren “ya tutunacaksın ya savrulacaksın” çizgisine itilmiş. Bu yüzden Hamit gibi “abi” figürleri, Mehmet’in gözünde sadece mahalle büyüğü değil; bir boşluğu dolduran sahte güven. Hamit’in elinin açık olması, koruyucu görünmesi, Mehmet’i “seçilmiş” hissettirmesi; aslında suç ağlarının en tehlikeli vaadi: “Biz seni görürüz.” Mehmet’in hikâyesi okura, şunu hissettiriyor: Bazen insan yanlışın içine “kötülükle” değil, ihtiyaçla giriyor. Yazar bu noktada acındırmadan anlatıyor; çünkü Mehmet’i tamamen masumlaştırmıyor, ama tamamen şeytanlaştırmıyor da. Okur, Mehmet’in yaptığı seçimleri onaylamasa