Puan vermedi·272 syf.··
2026 43. kitabı
Henry Chinaski denen çocuk, Amerikan rüyasının arka bahçesinde unutulmuş paslı bir bisiklet gibi duruyor; kimse binmiyor, kimse tamir etmiyor, üstüne yağmur yağıyor sadece. Ev dediğin yer sığınak olması gerekirken burada tokadın yankı yaptığı dar bir kutu, baba sevgisi falan değil bildiğin disiplin kılığında dolaşan öfke, anne ise sessizliğini yemek masasına koyup herkes yesin diye bekleyen biri gibi. Henry büyümüyor aslında, kabuk bağlıyor; yüzündeki sivilceler bile yalnız bir ergenlik detayı değil, içeride kaynayan çirkinliğin dışarı taşmış küçük volkanları sanki. Okulda ait değil, sokakta ait değil, evde hiç değil; insan kalabalığının arasında gezerken hep yanlış odaya girmiş biri gibi, hani herkes şifreyi biliyor da ona söylememişler. Asıl acı da fakirlikten ya da dayaktan ibaret kalmıyor, daha sinsisi var: sevilmeye layık olup olmadığını çocuğun kendi kendine tartması, daha yaşının başında iç mahkemesini kurması. Mizah burada şeker değil, yaranın üstüne basılan kirli bez; gülüyorsun ama gülüşün ağzında pas tadı bırakıyor. Chinaski’nin kabalığı da öyle kolayca “serserilik” diye kenara atılacak şey değil, adam daha küçücükken dünyanın ona uzattığı kirli eli ısırmayı öğrenmiş, sonra da bunu karakter sanmış belki. En fena tarafı şu: dışarıdan bakınca başarısız bir gençlik hikâyesi gibi görünen şey, aslında incelmiş bir hayatta kalma kılavuzu. Sevgi gelmeyince alay geliyor, şefkat gelmeyince bira gölgesi, umut gelmeyince yazma isteği... ekmek arası konmuş et gibi sıkışmış bir ruh var ortada; iki dilim arasında çocukluk ve öfke, ortasında da çiğnenmeden yutulmaya çalışan koca bir yalnızlık.
Edebiyat
Ekmek ArasıCharles Bukowski · Metis Yayınları · 20228,3bin okunma
Puan vermedi·264 syf.·
2026 20. kitabı
Kitabın çıkış noktası 1968 Prag Baharı ve sonrasında yaşananlar olsa da anlattıkları yalnızca belli bir döneme ya da ülkeye ait değil Kundera bu romanda hafıza, unutma ve iktidar arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Kitapta “unutuş” iktidarın bilinçli bir silahıdır. İnsanlar geçmişlerini unuttukça direnme güçlerini ve ahlaki pusulalarını kaybederler. Acıları, baskıları, yaşanmışlıkları hatırlamak bir “direniştir” Kitaptaki bir diğer tema ise “gülüş” İki türlü gülüş vardır. Gülmek salt coşkun bir gülüş değil alaycı bir gülüştür bazen. Bu alaycı gülüş otoriteyi küçültmenin ve kutsallığı bozmanın da yolu. Bu iki farklı gülüş halini melek ve şeytan hikayesi üzerinden anlatıyor yazar. Bence oldukça vurucuydu Kitabı okurken aklıma Calvino’bun görünmez kentleri geldi. Kentler, sakinlerinin geçmişini kayıplarını ve anılarını içinde barındıran bir depo gibidir. İnsnalar anılarını yitirdikçe kentlerini de unutur. Bir kenti anlamak bugünü görmekle değil geçmişin izlerini okumakla mümkündür. Şimdi tüm dünyada “belleği olmayan” kentler oluşturuluyor. Sürekli yeni bir bilgiyle karşılaşırken, geçmişimizi ve yaşadıklarımızı hızla geride bırakmaya çalışırken bir tür belleksizleşme yaşamıyor muyuz? Dediğim gibi bu kitap yalnızca bir dönemin politik atmosferini değil, hafızanın insan ve toplum için neden bu kadar önemli olduğunu anlatıyor. Okuduktan sonra uzun süre düşündüren kitaplardan biri. Kitap tavsiyedir efendim.
Gülüşün ve Unutuşun KitabıMilan Kundera · Can Yayınları · 20191,398 okunma
Reklam
Puan vermedi
//KİTAP TAVSİYEM "BABAMDAN KALAN CÜSSELİ POŞETLER ODASI" //ALINTILAR #Issız bir adaya düşsem Kendimi yanıma almam Palmiye ağaçları saf güneş falanmidemi yakıyor Aramızda sekiz yüz yetmiş yedi kilometre var Şiir yılıyla ölçsem Bir dakika uzağımdasın... #Cama yansıyan buğularla kaybedeceğiz parmak izlerimizi, Boyun otopsinde bulunacak dudaklarım... #İnsan doğduğunda değil, rahme düştüğünde başlar zamana yenilmeye... #Sizin poşetlerinizi babanız aldı Benim poşetim babamdan kaldı... #Düğün salonlarında çalan son müziktim Ve boş sandalyelere oluyordu konserim... #Saçlarının kuşları var Herkes de sanıyor Sana özel esiyor rüzgar... #Kadında boy veren her erkek boğulur #Çok düğümlü bir ipim,uçurum manzaralı... # Senin sayende kalp reytingim, nabzımın tavanlarında... #Kaç tur attırdı acaba kainata gülüşün... (Şu cümlenin ağırlığını hangi sevda kaldırabilir azizim...) #Soydum yara kabuklarımı, Attım poşete Kollarım parıldıyor güneşte, Sizin rengarenk neşeleriniz vardı Ve sormadınız poşetinde ne var? Neden böyle çok yıpranmış diye... (Sonra hayatından insan çıkarınca sen suçlu oluyorsun. Hatrımı sormadan halimden anlamayan, nasıl elimdeki poşet kadar değerli olsun vesselam. ) //KİTAP HAKKINDA
Babamdan Kalan Cüsseli Poşetler OdasıUmut Göksal · Tün Kitap · 20263 okunma
10/10
·424 syf.··
Beğendi
·
2026 144. kitabı
·
19 günde okudu
·
Okunma: 27 Mayıs 2026 08:26
"ZARAR VERECEKSİN" "Hayatta her şeyin cevabı yok. Bazen cevap sadece raslantı. Bazen sadece insani zaaflar, arkadaşlık gibi, tutku gibi, aşk gibi, seks gibi, alışkanlık veya yalnızlık gibi. Bazen cevabı daha derinde aramamak lazım." Mesut Akarsu, amcasının ölümü üzerine bir haftalığına geldiği Ünye’de mahsur kalır. Zaman öylesine tuhaf işler ki bu şehirde, bir hafta “asırlara” dönüşür. Tam bu sırada uğradığı silahlı saldırıdan sağ kurtulan Mesut, canına kimlerin kastettiğini öğrenmek ve onları cezalandırmak için yemin eder. Artık geri dönüş yoktur. Mesut, kendisine ölesiye sadık adamları, lüks Mercedes’i ve pahalı silahlarıyla Karadeniz’in sisli sahilinden başlayıp Ankara’nın bürokratik koridorlarına, oradan da İstanbul’un arka sokaklarına uzanan acımasız bir hesaplaşmanın içine dalar. Yol boyunca hakkı olan paraya ulaşmaya çalışırken aslında çok daha büyük bir çarkın dişlisi olduğunu fark eder: Siyasetin kirli ilişkileri, bürokrasinin paslı işleyişi ve insanın dipsiz çıkarcılığı… Mesut, silah zoruyla adalet dağıtmaya çalışan bir intikamcıya dönüşse de her hamlesinde yalnızlığı daha da derinleşir. Çünkü kalabalıkta kimseye çarpmamaya çalışarak yürüyen bir “çatlak cam”dan farksızdır. Özellikle çikolata fabrikası… Kim bilir, değil mi? Sıradan bir fabrika gibi başlıyor, ama ilerledikçe silah kaçakçılığı için kurulmuş bir paravan olduğu ortaya çıkıyor. Bu detay hikâyeye ayrı bir karanlık hava katıyor. Sanki her şeyin göründüğü gibi olmadığı, herkesin bir şey sakladığı bir dünya. Kim haklı, kim suçlu bazen ayırt etmek zorlaşıyor. Çünkü herkes kendi çıkarının peşinde. İyi ile kötü arasındaki çizgi öylesine silik ki, bir noktadan sonra “acaba kimin tarafındayım?” diye düşünüyoruz. Kitap, Mesut’un düşmanlarına tek tek ulaşıp onları alt etme çabalarını, kanlı çatışmaları,
Edebiyat
Zarar VereceksinHamdi Koç · Doğan Kitap · 202631 okunma
Puan vermedi·479 syf.··
2026 19. kitabı
Kitabı masaya bıraktığımda, kafamın içi öyle bir panayır yerine döndü ki, odadaki eşyaların bile yer değiştirdiğini sandım. Sayfaları kapatmadım sanki; Hikmet Benol geldi, o çapaklı gözleriyle tam karşıma oturdu ve "Albayım, biz neden böyle olduk?" diye benim yerime sordu. Hikmet’in o gecekonduda, o kiralık odada kendi zihninin parmaklıkları arkasına saklanıp kurduğu o devasa, o tehlikeli oyunların içinde gezinirken, aslında modern hayatın hepimizi nasıl birer canlı cenazeye çevirdiğini iliklerime kadar hissettim. Sevgi’yle, Bilge’yle, o hiç var olmamış ya da hep eksik kalmış insanlarla kurduğu o hayali diyaloglar, benim de içimde sakladığım, kimselere itiraf edemediğim o büyük anlaşılamama korkumu tetikledi. Bir insan toplumun o sahte, o ikiyüzlü kurallarına uymamak için ancak bu kadar muazzam bir deliliğe sığınabilirdi. Okurken hem onun o trajikomik hallerine kahkahalarla güldüm hem de o gülüşün tam ortasında boğazıma bir hıçkırık düğümlendi; çünkü Hikmet’in o kelime oyunlarının, o dahi alaycılığının altında aslında şefkat dilenen, yapayalnız bir çocuğun hıçkırıkları gizliydi. Beni asıl darmadağın eden ve gözlerimi dolduran şey, Hikmet’in o oyunlarla gerçeğin arasındaki çizgiyi tamamen kaybettiği, o her şeye meydan okuyan zihninin yavaş yavaş kendi kendini imha etmeye başladığı o son düzlük oldu. Albay Hüsamettin Bey’e sığındığı o anlar, aslında hepimizin hayatta aradığı o sarsılmaz, o yargılamayan baba şefkatinin en hüzünlü çığlığıydı. Hikmet bu dünyaya, bu dünyanın o sığ başarı öykülerine, o "normal" insanlarına fazlaydı; fazla düşünen her insan gibi o da kendi inşa ettiği şatonun enkazı altında kaldı. Kapağı kapattığımda, içimde hem çok büyük bir hayranlık hem de hiç geçmeyecekmiş gibi duran musibet bir suçluluk duygusu vardı; sanki Hikmet’i o odada
Alıntı
Tehlikeli OyunlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202538,9bin okunma
Karakonular
Puan vermedi·112 syf.··
2026 18. kitabı
·
6 saatte okudu
·
Okunma: 19 Mayıs 2026 18:59
Seray Şahiner ile tanıştığım ilk roman bu. Arkadaşımın doğumgünü hediyesiydi. Açıkçası doğumgünü hediyesine uygun bir konusu yok ama okumayı seven biri olarak bu yazarla tanıştığıma sevindim. Antabus ağır bir gerçekliği inanılmaz bir ustalıkla hafifletilmiş bir dille aktaran nadir romanlardan biri. Seray Şahiner dili çok iyi kullanmış. Ana karakterimiz Leyla’nın ağzından dökülen bu hikaye, kadına şiddetin, çaresizliğin ve toplumsal sessizliğin tam ortasında bile okuyucuyu zaman zaman acı bir gülümsemeyle baş başa bırakıyor. Dram asla abartılmamış. Aksi şekilde sade, yalın ve sokak diline yakın bir anlatımla sayfaları adeta akıyor. 112 sayfa boyunca elinizden bırakamayacağınızı düşündüğüm bu roman, en karanlık anlarda bile Leyla’nın keskin diliyle sizi güldürüyor, ardından bu gülüşün tam ortasında yüreğinize oturuyor. İşte bu dengeyi kurmak — trajikomik olmak, didaktik olmadan düşündürmek — yazarın büyük bir başarısı bence.
AntabusSeray Şahiner · Doğan Kitap · 20255,3bin okunma
Reklam
Reklam