Geceydi...
Her şey sıradan görünüyordu. Sonra bir şeyler değişmeye başladı: önce küçük ayrıntılar, sonra açıklayamadığım hisler... Sayfalar ilerledikçe odalardaki sessizlik ağırlaştı, gölgeler biraz daha yaklaştı.
Yeliz, anne ve babasını bir trafik kazasında kaybettikten sonra halası ve eniştesinin yanında yaşamaya başlar. Anne ve babasını kaybettikten sonra yeni hayatına tutunmaya çalışan Yeliz, zamanla kendisini güven ve şüphe arasında sıkışmış hissetmeye başlar. Sınav stresinin getirdiği yorgunlukla da boğuşurken, dershaneden eve geldiği bir akşam her şey değişmeye başlar. Eve adım attığı ilk anda evin zifiri karanlık olduğunu görür ve bunun sıradan bir elektrik kesintisine benzemediğini fark eder. Karanlık, adeta evin tüm gerçekliğini yutmuştur. Yeliz, salonda oturan iki siluet fark eder. Kedisi Bulut'un onlara vahşice hırlamasıyla bir şeylerin yolunda gitmediğini anlar. Telefonunu açıp halası ve eniştesinin dışarıda olduğunu öğrendiğinde ise en can alıcı soruyla baş başa kalır:
"Eğer halası ve eniştesi dışarıdaysa, az önce salonda gördükleri kimdi?"
Yazar bu eserinde sadece gerilim yaratmakla kalmamış; sevgi, aidiyet ve güvene duyulan ihtiyacı da satır aralarına incelikle işlemiş. Yeliz'in yaşadığı kayıplar onu çevresindeki insanlara daha çok ihtiyaç duyan biri hâline getirirken, yaşanan olaylar bu güven duygusunu sürekli sınava tabi tutuyor. Çünkü bazı yaralar yabancılardan gelmez; insanı en çok güvendiği insanlar incitir. Bu yüzden sayfaları çevirirken kendimi sadece "Sonra ne olacak?" diye değil, "Kime güvenebilir?" diye de sorgularken buldum. Çünkü en güvenli hissettiğimiz yer evimizdir ve en çok güvendiğimiz şey de kendi algımızdır. Peki, Yeliz'in yaşadıkları gerçek mi, yoksa zihninin acıdan ve stresten kaçmak için yarattığı bir savunma mekanizması mı?
Trafik