Puan vermedi·120 syf.··
2026 13. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 18 Haziran 2026 10:38
Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf tarafından 1929’da yayımlanan feminist bir deneme kitabıdır. Kitabın temel tezi: “Bir kadının kurgu yazabilmesi için parası ve kendine ait bir odası olmalıdır.” Buradaki “oda” kelimesi sadece dört duvarı olan fiziksel bir alandan ziyade ekonomik özgürlük, zihinsel bağımsızlık, toplum tarafından kabul görme ve yaratıcı alanı simgeler. Peki kadının kurgu yazabilmesi için neden bir odaya ihtiyacı vardır? Bunun cevabı aslında çok basittir: Kadının tarih boyunca eğitim ve ekonomik imkânlardan mahrum bırakılması, edebiyat dünyasındaki erkek egemen yapı, kadın yazarların görünmezliği, yaratıcılık için özgürlük ve maddi güvence gerekliliği, toplumsal cinsiyet rolleri ve daha fazlası. Woolf kitabında bunu çok güzel bir örnek ile özetler. Woolf, Shakespeare’in bir kız kardeşi olduğunu düşünür ve onun Shakespeare ile aynı yeteneğe sahip olsa bile toplum yüzünden başarılı olamayacağını anlatır. Bu örnek tarihsel eşitsizliği göstermek için kullanılır (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. basım, s. 44). Bu durum yalnızca edebiyat dünyasında değil, sanatın farklı dallarında da görülmüştür. Örneğin müzik tarihinde Maria Anna Mozart, yeteneğine rağmen kadınlara dayatılan toplumsal koşullar nedeniyle Wolfgang Amadeus Mozart’ın gölgesinde kalmıştır. Bu örnekler gösteriyor ki kadınların tarih boyunca geri planda kalmasının nedeni yetenek eksikliği değil, onlara tanınmayan imkânlardır. Virginia Woolf bu eserinde yalnızca bir gerçeği dile getirmekle kalmaz, kadınların var olabilmesi, üretebilmesi ve kendi seslerini duyurabilmesi için gerekli olan alanı da görünür kılar. Bu yönüyle Kendine Ait Bir Oda, geçmişi anlatırken bugüne de ışık tutan güçlü bir eser olmayı sürdürmektedir.
Edebiyat
Kendine Ait Bir OdaVirginia Woolf · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202648,2bin okunma
7/10
·1328 syf.··
2026 19. kitabı
·
24 günde okudu
·
Okunma: 14 Haziran 2026 14:47
Temelde toplumsal eşitliği, sosyal adaleti, gelir dağılımında dengeyi ve insan haklarını ön planda tutan siyasi, ekonomik ve sosyal bir dünya görüşü derler...Toplumdaki sınıfsal farklılıkları azaltmayı, ayrıcalıkları kaldırmayı ve bireylerin refahını devlet eliyle güvence altına almayı hedeflediği söylenir ama inanç olarak, etnisite ve kültürel olarak çokluğun olduğu bir yerde çok teorik ve ütopik olduğunu düşünüyorum. Sağcılık gibi solculuk ta sadece ülkemizde değil tüm dünyada kaça bölünmüş bilmiyorum gerçekten. Kitap kısmen bu bölünmeye ve ülkemizdeki öncülerine değinmiş... Kafamdan geçen herşeyi yazamıyorum tabi ama kendi gibi düşünmeyenlere eziyet eden,yakan, içinde bulunduğu toplumun güvenlik güçlerine saldırıp şehit eden sağcı veya solcu olsa ne fark eder... Bana göre insanlar ikiye ayrılır: iyiler ve kötüler.. kurucu değerlere, yaşadığı topraklardaki insanlara saygılı herkese saygım var. Aksi insanların zaten derdi başka... yaşadıklarımdan öğrendiğim budur... Dünyada sağcı solcu mu kaldı bakmayın siz herkes paranın derdine düşmüş ama öyle ama böyle... "Zenginin ve siyasetçinin iyisi azdır, çünkü iyi olanları aralarında yaşatmazlar." Buket uzuner... Kitap yaklaşık 1400 sayfa olunca okumak biraz zamanımı aldı..meraklısına fikir olması açısından tavsiye ederim. Biraz yüzeysel kalmış...
SolKolektif · İletişim Yayınları · 200820 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
10/10
·158 syf.··
2024 98. kitabı
·
2 saatte okudu
·
Okunma: 20 Kasım 2024 02:59
‎​Ahmet Mithat Efendi, Tanzimat döneminin en üretken kalemlerinden biri olarak, Felsefe-i Zenan ile yalnızca bir hikâye anlatmakla kalmaz; o dönemin toplumsal yapısını, kadın-erkek ilişkilerini ve "mutluluk" kavramını derinden sorgulayan bir felsefi zemin inşa eder. Akile, Fazıla ve Zekiye gibi karakterler üzerinden kurgulanan bu eser, geleneksel aile yapısının ve kadınlara biçilen "fedakârlık" rolünün bir eleştirisi niteliğindedir. ‎ ‎​Eserdeki "Fakat her şeyin cahili olmaktansa o şey hakkında bilgi sahibi olmak yeğ değil midir?" sorusu, aslında Ahmet Mithat Efendi'nin okuruna ve toplumuna verdiği ana mesajdır. Yazar, cehaletin koruyucu bir kalkan değil, aksine bir hapishane olduğunu vurgular. Özgürleşmenin ilk adımı, insanın içinde bulunduğu durumu tüm çıplaklığıyla analiz edebilmesidir. ‎ ‎​Toplumsal dayatmaların ötesine geçebilmek, karakterlerin kendi özgür iradelerini keşfetmeleriyle mümkündür. Yazar, aşkı idealize edilen bir masal olmaktan çıkarıp rasyonel bir zemine oturtur: ‎​"Hiçbir aşk yoktur ki masallarda denildiği gibi görür görmez kalbinin derinliklerinden ve can-ı gönülden kopuşup da gelmiş olsun." ‎​Bu cümle, duyguların da bir akıl süzgecinden geçirilmesi gerektiğini savunur. Akile, Fazıla ve Zekiye’nin yaşadıkları, birer duygu tutsaklığından ziyade, kendi zihinlerini özgürlük aşkıyla doldurma çabasıdır. Nitekim karakterin ifadesiyle: "Ben zihnimi, esaretin her yönünü uzun uzadıya ölçüp tarttıktan sonra özgürlük aşkıyla doldurdum." Bu ifade, esaretin sadece fiziksel değil, zihinsel bir tercih veya bir kabulleniş olduğunu gösterir. ​Kitabın belki de en vurucu eleştirisi, insanın sahte mutluluklar peşinde koşarak kendi özgürlüğünü nasıl sınırladığı üzerinedir: ‎ ​"İnsan kısmı hürriyet hürriyet der de hürriyetin ne olduğunu dahi bilmez. Mutluluk mutluluk
Edebiyat
Felsefe-i ZenanAhmet Mithat Efendi · Sel Yayıncılık · 2012211 okunma
10/10
·127 syf.··
2026 185. kitabı
sadece kadın hakları üzerine yazılmış bir metin değil; aynı zamanda yaratıcılığın, özgürlüğün ve zihinsel bağımsızlığın anatomisidir. Woolf, bu eserinde çok basit ama sarsıcı bir gerçeği ortaya koyar: Bir insanın (özellikle de bir kadının) sanat üretebilmesi, düşüncelerini özgürce geliştirebilmesi için sadece yetenek yeterli değildir; ona maddi güvence ve kimsenin onu rahatsız etmeyeceği fiziksel bir alan, yani "kendine ait bir oda" lazımdır.
Kendine Ait Bir OdaVirginia Woolf · İletişim Kitabevi · 202148,2bin okunma
Varoluşun ince hesabına okkalı tokat;
Puan vermedi·104 syf.··
2026 11. kitabı
·
24 saatte okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2026 20:10
Modern mezarlığa hoş geldiniz; hani şu her sabah kart basıp akşamına "mutluluk" satın aldığımızı sandığımız o devasa, ışıltılı toplu mezara. Alain Badiou, Gerçek Mutluluğun Metafiziği adını verdiği bu incecik ama zehirli kitabıyla tam da buraya, o sahte konfor alanımızın orta yerine dalıyor. Hacmi küçük, derdi büyük bir mevzu bu. Adam resmen piyasa ekonomisinin, kariyer planlarının ve o bitmek bilmeyen "güvenlik" masallarının suratına okkalı bir tokat aşk ediyor. Bizim o uysal, evcilleştirilmiş, sistemin suyuna giden zavallı bireyliğimizi alıyor; altını oya oya içinden hakiki bir "Özne" çıkarmanın derdine düşüyor. Çıkarabilir miyiz peki? Şüpheliyim ya, neyse. Dünya dediğin yer zaten baştan aşağı bir itaat okulu, bunu hepimiz biliyoruz. Ekonomi politik falan derken iki büklüm olmuşuz, ruhumuzu üç kuruşluk mesleki güvence hesaplarına meze yapmışız. Badiou tam da bu noktada damardan giriyor işte: "Ulan" diyor mealen, "gerçek mutluluk dediğin şey ince hesaba gelir mi hiç?" Gelmez tabii. Ama biz ne yapıyoruz? Gitgide daha erken yaşlarda başlıyoruz o şüpheli güvencelerin peşinde takla atmaya. Risk almaktan, tesadüflerin o tekinsiz ama büyüleyici karanlığına sapmaktan ödümüz kopuyor. Filozofun dediği gibi, her şeyi uydurmuşuz istihdam piyasasının o leş yapısına. Sonra da akşamları evde oturup, o uyuşturulmuş zihinlerimizle mutlu olduğumuza ikna etmeye çalışıyoruz kendimizi. Yersen. Kitabın en can alıcı, en pesimist damarıma dokunan yeri de o meşhur "hakiki yaşam" mevzusu zaten. Şair Rimbaud vaktiyle "Hakiki yaşam yok" diye kestirip atmış, haksız da sayılmaz hani; şu etrafta gördüğümüz süslü yalanlara bakınca insanın inanası geliyor. Ama Badiou o kadar kolay teslim olmuyor bu karanlığa. Hakiki yaşamın mevcut olmasına karar verecek olan bizzat sensin, diyor. Yani o her köşede
Gerçek Mutluluğun MetafiziğiAlain Badiou · Monokl · 2015147 okunma
9/10
·154 syf.··
Beğendi
·
2026 26. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 06 Haziran 2026 14:23
Kitabın önsözünden yola çıkarak, Shakespeare’in trajedileri arasında en kısa olanı Macbeth, quarto baskısı olmayan ve ilk kez 1623 İlk Folio’da yayımlanan bir eseridir. Oyunun 1606’da Kral I. James’in huzurunda sahnelendiği düşünülüyor. Shakespeare, bu vesileyle kralın atalarına selam gönderir; dördüncü perdede İskoç krallarının resmi geçidiyle James’in soyunun sonsuza dek sürecek hükümranlığına işaret eder. Tarihsel kaynaklardaki İskoç-Danimarka savaşını da bilerek İskoç-Norveç savaşına dönüştürerek kralın hoşuna gitmeyi hedeflemiştir, yani bir nevi göze girme çabası. Oyunun temel kaynağı Holinshed’in Tarih kitabıdır. Ancak Shakespeare, dramatik amacına uygun olarak kaynak metindeki karakterleri kökten değiştirmiştir. Kaynakta güçsüz ve beceriksiz bir hükümdar olan Duncan, oyunda erdemli, adil ve Tanrı’nın lütfuna mazhar ideal krala dönüşür. Banquo, kaynakta Macbeth’in suç ortağıyken oyunda sadakat ve soyluluğun timsali hâline getirilir. Macbeth ise Duncan’ı öldürdükten sonra on yıl boyunca iyi bir kral olarak yönetmişken, Shakespeare’in kaleminde tahtı gasp ettiği ilk andan itibaren kanlı bir despota evrilir. Bu değişikliklerin tek bir amacı vardır; Macbeth’e politik hırs dışında hiçbir makul mazeret, haklı gerekçe veya insani bahane bırakmamak.Eserin merkezinde aşırı hırs ve bunun insanı adım adım insanlığından koparışı yatmaktadır. Macbeth ne doğuştan kötüdür ne de cadıların saf kurbanı. Cadılar yalnızca kehanette bulunur; asıl itici güç, kahramanın kendi içindeki tutku ve istektir. İlk cinayet işlendiğinde gerekli savunma ve geleceği güvence altına alma mantığı devreye girer. Bir kez kan döküldükten sonra durmak imkânsızlaşır artık. Shakespeare burada acımasız bir gerçeği ortaya koyar. Suç, kendi mantığını yaratır. Macbeth’in trajedisi, vicdanının hala canlı
Edebiyat
MacbethWilliam Shakespeare · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202529,5bin okunma