Belli Belirsiz Şeyler Anısına Adonis’in şiir dünyasına adım attığımda, ilk hissettiğim şey “belirsizlik” oldu; ama bu rahatsız eden türden bir belirsizlik değil, aksine insanın içini yavaş yavaş açan, anlamdan çok hisle ilerleyen bir tür sessizlikti. Kitabın adı zaten her şeyi özetliyor: Belli belirsiz şeyler… yani tam tanımlayamadığımız ama içimizde yer eden, bazen bir kokuya, bazen bir anıya, bazen de sadece bir duygunun kırıntısına dönüşen şeyler. Adonis bu kitabında, yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide, kelimeleri bir sis gibi kullanıyor; ne tamamen görünür, ne de tamamen gizli. Okudukça, her imgenin arkasında yeni bir kapı açılıyor, ama o kapının nereye çıktığını asla tam bilemiyorsun.
Kitabın dili çeviri olmasına rağmen çok akışkan; Mehmet Hakkı Suçin’in çevirisiyle Adonis’in şiirsel sesi Türkçede oldukça derin bir tını bulmuş. Bazı şiirler birkaç kelimelik haikular gibi, bazılarıysa düzyazı şiir kıvamında; ama her biri aynı atmosfere ait: insanın kendi içine doğru yaptığı bir yolculuk. “Kül, duman, ölüm, yaşam, gül, sis…” Adonis bunları sadece kelime olarak değil, birer ruh hâli olarak kullanıyor. Şiirlerinde gökyüzü bile nefes alıyor, sessizlik bile konuşuyor.
Yine de kolay bir kitap değil. Her mısra açık bir anlam arayana direniyor. Bazen bir imge karşına çıkıyor ve onunla ne yapacağını bilemiyorsun; ama sonra fark ediyorsun ki şiir, açıklanmak için değil, hissedilmek için orada. Ben okurken bazı bölümlerde durup bekledim, bazı dizeleri tekrar tekrar okudum. Çünkü anlam değil, yankı bırakıyor insanda. Belli belirsiz şeylerin izini sürerken, kendi içimdeki belirsizliklerle de yüzleştim.