• Dünya bir karambol ve kimseye çarpmadan yürümeye çalışmaktansa kollarımı daha da açarak herkesi devirmeyi tercih ediyordum..
  • Ben yalan söylemem , taklit ederim .
  • Gece yarısına kadar müzik dinleyip dans etmeye çalıştılar. Ama nasıl yapılacağını bilmiyorlardı. Bu yüzden, daha çok el ele tutuşup zıpladılar ve kendi etraflarında dönerek birbirleriyle çarpıştılar. Yaptıklarına pago deniyordu ve bundan kimsenin haberi yoktu.
  • 332 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    “Gezegenimiz acaba evrenin tımarhanesi mi diye düşünmeden edemiyorum.”
    Johann Wolfgang Von Goethe

    Nermin Yıldırım altıncı romanı olan Misafir‘de “ev” olarak adlandırılan bir tımarhanede geçen olaylar üzerinden kurgulanan çok katmanlı bir hikaye aracılığıyla toplumsal çürümenin şifa dağıtıldığına inanılan bir yerde nasıl olabileceğine dair inceden bir sistem eleştirisi yapmak suretiyle, okurunu bu sefer “topluca delirdik de, nasıl her şeyi normalize edebildik?” şeklinde bir iç hesaplaşma üzerinden sorgulamaya tabi tutuyor…
    ("Delilik, bireylerde bir istisna; gruplarda ise bir kuraldır." demiştir, Nietzsche ; Freud da bu fikre katılmıştır.)

    Bu romanda bahsi geçen “Ev”i sembolik bir mekan, metaforik bir alan olarak da okumak mümkün… Hemşirelerin “abla”, başhekimin “baba”, hastaların “misafir” olarak anıldığı bu tuhaf yerde özellikle (yazarın diğer tüm romanlarında olduğu gibi) “aile müessesi”ne de farklı bir bakış açısı da var, aslında. Mikro düzeyde sıkıştırılmış, baskılanan ve belli kurallara göre kişilikleri yeniden inşa edilmeye çalışılan “misafir”ler sözkonusu… Makro düzeyde, bunu ülkeye ya da dünyaya da devşirmek mümkün…
    Yazar, toplumsal normları, biçimlendirilmiş normali, yaftalanmış anormali ifşa ederken, toplumun kendisine benzemeyenleri ve hatta varlığını tehdit edebileceğine inandığı ayrıksı fertleri nasıl cezalandırdığını da bize gösteriyor.
    Bunu özellikle “ev”deki genç ve idealist bir hekim olan Kerem Bey karakteri üzerinden yapmış. Sisteme başkaldıran Kerem Bey, dayatılan her şeyi eleştirir, kötücül gidişin önünün alınması gerektiğini savunur ve sonunda başhekimle girdiği çatışmada bu hadsizliğinin(!) bedelini öder, hapsi boylar. Burada, herkesin iyiliği için ve toplum yararına bir şeyler yapmaya çalışanların genellikle yalnız bırakıldıklarını dair bir gönderme yapıldığını görüyoruz.

    Bu romanda yazarın asıl odaklandığı temel şey:
    “Bizi kimin delirttiği…”
    “Ev”in içini 19 yaşında bir “misafir” olan Esin’in gözünden görüyoruz. Ev dışındaki olayları da “ev”de hemşirelik yapan (abla) Rikkat’in gözünden takip ediyoruz.
    Ve bir noktada şuna bakıyoruz: “İçerdekileri delirtenler dışarıdakiler mi?”
    Ve sonra da şuna karar vermeye çalışıyoruz : “Hangileri daha deli?”
    İçerisiyle dışarısını ayıran duvar aslında ne işe yarıyor?
    Duvarın hangi tarafında kaldığımız bizim hangilerinde olduğumuzu gerçekten belirliyor mu?
    Normal ve anormal arasındaki çizginin hızla değişebilirliğine de dikkat çekmek istemiş yazarımız… İşte tam bu noktada, yazarın Machado de Assis‘in Asabiyeci eserine de gönderme yaparak bu mevzuyu didiklediğini görüyoruz:
    “Doğduğu şehrin ilk akıl hastanesini açan bir doktorun serüvenlerini anlatıyordu roman. Delilik emaresi gördüğü herkesi hastaneye yatırıyor, böyle böyle şehrin yarısından çoğu hastaneye girince de, hastalığı yanlış tanımladığına kanaat getirerek, içeridekileri dışarı çıkarıp, dışarıdakileri içeri alıyordu. Hatta, vaziyeti anlamaya çalışırken bir ara kendi bile giriyordu hastaneye.” (s.200)
    Michel Foucault’nun da dediği gibi:
    “Delilik, hakikat ve dünyadan çok, insanın algılayabildiği kendi gerçekliği ile ilgilidir.”
    (Neticede, biz neye inanıyorsak gerçek odur, ya da toplum tarafından ne olduğumuza inandırılıyorsak…)

    Bu arada yazar, akıl hastanesini tarihsel düzlemi içinde bir metafora dönüştürürken, öncelikle Michel Foucault’nun çalışmalarından yararlanır. Ayrıca mimariyi kurarken, Hapishanenin Doğuşu’nda bahsedilen, Jeremy Bentham‘ın Panoptikon adını verdiği gözetim ve denetim mekanizmasının iktidar ve hükmedilen üzerindeki etkisini yansıtacak bir mekân tasarlamaya çalışır. İlaveten diğer romanlarında olduğu gibi Misafir’de de uzman bir psikologdan danışmanlık hizmeti alır. Velhasıl, akıl hastaneleri hakkında mümkün olduğunca detaylı malumat toplayıp, nihayetinde bu roman için kendi hastanesini kurar. Yaşadığımız dünyada var olan hakiki kurumlar üzerinden yükselen kurmaca bir yer, bir “Ev” inşa eder.

    Roman temelde birbirine zıt iki ana karakter üzerinden anlatılıyor:
    Esin ve Rikkat… (Romanın başlangıcı ve finali dahil olmak üzere 11 bölüm Esin’e, diğer 10 bölüm ise Rikkat’e ayrılmış.)
    Esin daha 19, Rikkat ise 60 yaşında. Esin daha yolun başında, Rikkat ise ömrünün son virajında… Yazar, karakterlerinin ismini de rastgele seçmemiş, bir çoğu ismiyle müsemma, mesela Rikkat’in kelime manası : rakiklik, yufkalık, incelik)

    Hikayenin başlangıcında Esin ve Rikkat karakterlerinin hem birbirlerine zıt özellikte, hem de birbirlerine çok uzak bir mesafede olduklarını gözlemliyoruz; biri ailesinin varlığından diğeri yokluğundan muzdarip, biri geçmişini hatırlamaya çalışıyor, diğeri geçmişinden yakasını bir türlü kurtaramıyor, biri içerde duvarların ardında durmadan özgürlük hayali kuruyor, diğeri dışarda görünmez duvarların içine hapsolmuş vaziyette vicdan azabı çekiyor…
    Sonrasında ise bu iki karakter tanıştıkça, birbirleriyle kaynaştıkça, ortak bir dert ve umut taşımaya başladıkça git gide yakınlaşıyorlar.

    Altıncı Koğuş’un Gromov’unda sürekli bir takip edilme hissi, sürekli izleniyormuş korkusu vardır; bu romanın başında da Esin’e musallat olan ve takip etme hastalığına tutulmuş bir Yakup (nam-ı diğer Adalı) karakterini görüyoruz. (Onun da ismiyle müsemma bir arızası var; Yakup = ‘takip eden’ demek) Esin’le yakınlaşıp, birbirlerine tüm sırlarını açtıktan sonra ikisi beraber tımarhaneden kaçış planları yapmaya başlıyorlar.
    Ve bu karakterin ağzından okura yazar şu mesajı iletiyor:
    “Sokağa çık, günlük hayatta karşılaştığın hemen herkeste nevrozlar, psikozlar havada uçuşuyor. Önemli olan hayatını sürdürüp sürdüremediğin. Yani aslında normal diye bir şey yok, asıl mesele dışarıda akan hayatın ne kadar içinde kalabildiğin.”

    Ayrıca, “ev”de dönen bazı gizemli hatta distopik diyebileceğimiz olaylar var. (Bu arada romanda bahsi geçen 101. koğuşla da George Orwell’ın 1984’üne de gönderme yapılmış.) M-3 projesi kapsamında bazı hastaların oraya sadece tedavi amaçlı getirilmediğine ve birtakım gizli deneyler için kobay olarak kullanıldığına dair söylentilere şahit oluyoruz.

    Bu arada, yazarın Unutma Beni Apartmanı‘ndan hayalet yazar olarak tanıdığımız Süreyya karakteri bu romanda da 101. koğuşun kurbanlarından biri olarak karşımıza çıkıyor.
    (Rikkat’in “Roman-tik Tren” adlı bir roman okuduğunu gören Süreyya’nın bu kitabın yazarın çıraklık dönemi eseri olduğunu söylemesi; Rikkat’in “Okudun mu?” sualine karşılık “Hayır, yazdım.” diye cevap vermesi… s.165)

    Romandaki iki kadın karakterin yaşadıkları aslında bizlere kendi içimizdeki tutsaklığı gösteriyor. Nermin Yıldırım’ın ifadesiyle bu şöyle gerçekleşiyor:
    “Hayatımızı yaşarken kendi arzularımızdan çok daha başka şeylere takılıyoruz. Bir yığın engelle mücadele etmemiz gerekiyor. Çoğu zaman kendimizi dilediğimiz gibi gerçekleştiremiyoruz. Sadece fiziksel alanlara değil, toplumsal yargılara, normlara, bazen de kendi kendimize tutsak oluyoruz. Oysa başımıza gelebilecek en fena şeylerden biri, bir ömrün sonunda geriye bakıp “Boşa geçti” ya da “İstediğim bu değildi” diye düşünmek. Her şeyi doğru yapmak zorunda değiliz ama bütün bu tutsaklıklardan kurtulup şöyle bir ağız dolusu “Yaşadım” diyebilmeliyiz...”

    Belki de, hepimiz ya da bir çoğumuz onaylanmak ve pohpohlanmak adına tamamen kişiliğimizin dışında davranışlar ve tavırlar sergiliyor, kendimiz olmaktan çıkıp başka birine dönüşüyoruz. Bu dönüşümü reddedenler sanki dışlanıp, tırlatmışçasına “deli” damgası yiyeceklerini düşünüp, kendileri olmaktan vazgeçiyorlar. İşte, sorun da tam olarak bu: Kendi olarak yaşamaktan çıkıp, bir başkası gibi davranarak herkesin onayını almaya çalışmak.

    Nermin Yıldırım’a göre belki de, en çok “kendimizi ve birbirimizi anlamaya” muhtacız:
    “İletişim çağında yaşanan bunca iletişimsizlik, bilgi çağında kakofoniye kapılmanın sonucu oluşan bilgisizlik, teknoloji çağında elimizdeki mucizevi gelişmeleri insanın lehine değil, adeta aleyhine kullanmanın sonucu vardığımız çaresizlik… Neresinden baksanız ürkütücü. Tahammülsüz olduğumuz doğru ama birbirimizden evvel kendimize tahammül edemediğimizi düşünüyorum. Kendini gerçekleştiremeyen, dilediği gibi ifade edemeyen, olduğuyla olmak istediği arasında sıkışmış, bu ikisi arasında açılan uçurumlara düşmüş, bunun sonucu olarak da ruhsal yarılmalarla parçalanmış insanlarız. Nereye gittiğimizi bilmiyorum ama nereden geldiğimizi biliyorum. Geri dönüp hatalarını görmeye yanaşmayan, kendisiyle yüzleşmeyen, hesabını kesmeyen bir toplumuz. Hep çok acelemiz varmış gibi koşturuyoruz. Bu bana yetişmeye çalıştığımız bir yer oluşundan çok, kaçmaya çalıştığımız bir şey olduğunu düşündürüyor. Durup etrafımıza bakmaya, kendimizi, birbirimizi dinlemeye, ne yaptığımızı, neye hizmet ettiğimizi ve aslında ne istediğimizi anlamaya ihtiyaç duyduğumuza inanıyorum. Kendimizi ve birbirimizi sahiden anlamaya ihtiyaç duyduğumuza…”

    Nermin Yıldırım kendi tabiriyle “bir derde binaen, haberdar ve hissedar olduğu hissiyata istinaden” yazdığını söyleyen bir yazardır. Bugüne kadar yazdığı 6 romanını en az 7 kez (“Misafir”i tam 11 kez) tekrardan -taslak olarak düzenleyip- yazan ve kullandığı dile maksimum derecede hassasiyet gösteren bir yazar olmakla beraber, tüm romanlarında hikâyesinden kurgusuna, biçiminden karakter oluşumuna kadar her şey incelikle dengelenmiş bir yapıya sahiptir; bununla birlikte kullandığı dilin göz kamaştırıcı kıvraklığı ve şiiri anımsatan çağıltılı akışkanlığı ile okuruna edebi ziyafet çekmenin ötesinde, size hayatı sorgulatan salt hakikatle bezenmiş mesajı öylesine derin hissiyatla birlikte zerk eder ki, kitabı bitirdikten sonra bile uzun süre etkisinden kurtulamazsınız…

    Bu kitapla ilgili şöyle bir dipnot da ekleyeyim:
    2019’da Berlin Film Festivali’nin edebi eserleri sinemaya taşımak amacıyla oluşturduğu ‘Books at Berlinale’ kategorisi için 30'un üstünde ülkeden 160'dan fazla edebi eser başvurusu sonucunda seçilen 12 eser arasında Nermin Yıldırım‘ın Misafir romanı da yer almıştır.
    Books at Berlinale'e 2018 yılında Ağaçtaki Kız ile Şebnem İşigüzel , 2016'da Soraya ile Meltem Yılmaz ve Daha ile 2014’te Hakan Günday seçilmişti.

    Ve son olarak yine bir alıntıyla bu incelemeyi nihayetlendiriyorum:
    “Kendinize illüzyonlar yaratıp, tatminkar halüsinasyonları ciddiye alıyor, sizi ayıltmaya çalışanlara ise deli muamelesi yapıyorsunuz. Aynı şey tımarhanelerde de oluyor. Belki de, dünyanın en büyük açık hava tımarhanesinde yaşıyorsunuzdur, belki de sadece haberiniz yoktur...”
  • “Yıllar önce okuduğum işe yaramaz bir kitaptaki tek işe yarar cümle şuydu: İnsanın kullandığı ilk alet, başka bir insandır.”
    Hakan Günday
    Sayfa 26 - Dogan kitap
  • Sadece stil vardır .
    Katilin kurbanının öldürmesi değil , kafasını kesip kesmediği hatırlanır .
  • Başkalarının bakışı beni bu dünyadaki varlığımın dışına çıkartır. Başkasının bakışından önce kendisi-için-varlık iken, şimdi kendinde varlık durumuna düşmüş olurum.
    Kafka Okur
    Sayfa 16 - Jean Paul Sartre