(...) (İstihâle: Bir hâlden başak bir hâle geçiş) Tıpkı rüyâlarımız gibi… Rüyada önce bir yerde olur, hemen ardından kendimizi başka bir yerde buluruz. Önce birileriyle bir iş üstündeyizdir, hemen arkasından başka birileriyle, başka bir iş üstünde, hattâ başka bir zamanda… Peki bu geçişler ve dönüşümler nasıl olur? Bütünüyle mantığımız ve irâdemizin dışında olan bu değişimi nasıl ifade edebiliriz?
Bu hâlin tam ifadesi, ne yazık ki, günümüz Türkçesi’nde yoktur. Batılılar buna Lâtince (metamorfoz) derler. Bu tâbire karşılık günümüz Türkçesi’nde “değişim”, “dönüşüm”, “başkalaşım” gibi kelimeler varsa da, (metamorfoz)un, “şekil, suret” anlamında (morf) kökünden gelmesine benzer bir özelliği yansıtmaz hiçbiri… Değmek’ten “değişim”, dönmek’ten “dönüşüm”, başka’dan “başkalaşım” kelimeleri, ilki hariç, “bu” olmadan “diğeri” kasdıyla söylenmiş kelimelerdir; ki ilk kelimedeki “değmek” de “bu” özelliğini, ancak çok dolaylı ve yetersiz olarak verebilir… Oysa eski Türkçe’deki “istihâle” kelimesinde (metamorfoz)un tam mânâsı vardır. “Hâl” kökünden gelen, evvelemirde bir “durum”u haber veren bu kelime, “bir hâlden başka hâle geçiş, dönüş” demektir; bir suretten diğer surete geçiş, dönüş… Ve ne çare ki, “dil devrimi” denen giyotin bıçakları tarafından dilimizden sökülüp atılmıştır.
Atılmamıştır. Madem ki, Büyük Doğu – İBDA var, Türk dili de, Türk tefekkür hayatı da vardır ve var olacaktır. Nitekim İBDA’nın İslâm Tasavvufu’ndan haber verdiğine göre, “bir hâlden başka hâle geçiş” ifadesi, “kalb hakikati” ile ilgilidir. Hattâ denir ki, kalbe “kalb” isminin verilmesi, bir hâlde kalmaması, türlü şekil ve sûretler kabul ederek bir hâlden başka hâle geçmesi dolayısiyledir… Kalbte bu “istihâle” vasfı olmasaydı, “zihin akışı” dediğimiz hâl de olmayacaktı.
__John Gross,