Bildiğimiz birçok şey, diğer insanlardan işittiklerimizden ibarettir. Buna bizim hiçbir zaman reddetmeyeceğimiz gerçekler de dahildir. Birçoğumuz için Amazon'daki yerli kabileler, fotosentez, morötesi radyasyon ve bakteriler dahi bu gerçeklere dahildir. Bu örneği anneniz üzerinden genişleteyim. Bana, yani tamamen yabancı bir kişiye, sizi doğuran kişinin, şu anda anne dediğiniz kişi olduğunu nasıl ispat edersiniz? Soru oldukça garip görünse de, çok mühim olan fakat önemsenmeyen bir bilgi kaynağına açıklık getirmemize yardımcı ola-cak. Bu soruya; "çünkü annem öyle söyledi", "doğum belgem var", "babam öyle söyledi, doğum esnasında oradaydı" veya "annemin hastane kayıtlarını inceledim" diyerek cevap vere-bilirsiniz. Bu cevaplar geçerlidir de; fakat her şeye rağmen, başka insanların ifadelerinden ibarettirler. Şüpheci zihinler bu cevaplardan tatmin olmayabilir. Bir 'DNA kartı' kullanarak veya bir video kaydı göstererek iddianıza deneysel bir temel de sağlayabilirsiniz. Annenizin, anneniz olduğuna dair kana-atiniz, bir DNA testi neticesinde vardığınız bir karar değildir. Doğrusu birçoğumuz bir DNA testi yaptırmamışızdır. Aynı zamanda video kaydı üzerinden de böyle bir kanaate varma-dınız, çünkü videoda doğan bebeğin siz olduğunuzu söyleyen insanlara inanmak zorunda kalırdınız. Peki neden bu kadar eminiz? İşte, kuşkusuz ki oldukça tuhaf olan bu örnek, Bölüm 12'de ortaya koyulan mühim bir bilgi kaynağını tekrardan vurgulamış oluyor: tanıklık. Peki size yukarıdakileri neden anlattım? Çünkü bu örnek-teki kavramları ve ilkeleri kullanarak, Kur'an'ın Arap dilinde eşsiz / taklit edilemez bir anlatıma sahip olduğunu ve bu eşsizliğin ancak Tanrı üzerinden izah edilebileceğini ortaya koyacağız. Taklit edilemezlikten kastımız, Kur'an'ın edebî ve dile ait hususiyetlerini şimdiye kadar
Sayfa 307·Kitabı okudu
Fakat ne kadar tatlı yesek de, yine dili biberli seviyoruz. Bu sırrı anlayan gerçek şeyhlerin dergâhlarında derin bir sükût vardır: Orada dil değil, hal konuşur.
Reklam
Hal dili...
Söz dile misafirdir, hâl kalbe yerleşen bir mülk. O mülk ki yaklaşana kokusu bulaşır, içine dalan rengiyle boyanır.
Sayfa 257 - Timaş
Alıntı
...dili, görenekleri ve kurumları farklı bir bölgedeki devletler ele geçirildiğinde, zorluklar baş gösterir ve bu devletleri elde tutmak için çok talihli ve son derece azimli olmak gerekir. En iyi ve en etkili çarelerden biri, ele geçiren kişinin gidip orada yaşaması olacaktır. Bu, ele geçirilen yeri daha güvenli ve daha sürekli kılar, tıpkı Türk'ün Yunanistan'da yaptığı gibi: O devleti elinde tutmak için aldığı öteki bütün önlemlere rağmen, eğer gidip orada oturmasaydı, bu devleti elinde tutması mümkün olmazdı. Çünkü orada olursan, sorunları doğduğu anda görür, hemen önlemini alabilirsin; orada olmazsan, sorunlardan ancak ciddi bir hal aldıklarında ve artık herhangi bir çare kalmadığında haberin olur.
Sayfa 42 - Can Yayınları
Sessizliğin içinde mevcudatın sesini dinlemek ne güzel. Her sesi bir zikir olarak kabul ediyorum. Fakat hakkıyla nasıl zikir ettiklerini tam bilemeyiz. Evet tüm mevcudat hal dili ile yaratıcısını yani Allah'ı binler dil ile zikrediyor ve ilan ediyor, O'ndan haber veriyorlar. "Gör, bak, oku." diyor. Ağaçların arasında süzülen rüzgarın sesi ve dalların hareketi ile çıkan hışırtı sesleri bir zikirdir. Kuşların cıvıldamaları bir zikirdir. Suyun akış sesini duyabilenler için bir zikir sesidir. Rabbini anlatan birer ilannamedirler. Kâinatın zikirlerini dinlemek insana huzur verir. Kalp bu zikirleri istiyor. Kalbimizi bu yola sevk etmek gerekiyor.
METAFORMOZ: İSTİHÂLE (Bir hâlden başka bir hâle geçiş)
(...) (İstihâle: Bir hâlden başak bir hâle geçiş) Tıpkı rüyâlarımız gibi… Rüyada önce bir yerde olur, hemen ardından kendimizi başka bir yerde buluruz. Önce birileriyle bir iş üstündeyizdir, hemen arkasından başka birileriyle, başka bir iş üstünde, hattâ başka bir zamanda… Peki bu geçişler ve dönüşümler nasıl olur? Bütünüyle mantığımız ve irâdemizin dışında olan bu değişimi nasıl ifade edebiliriz? Bu hâlin tam ifadesi, ne yazık ki, günümüz Türkçesi’nde yoktur. Batılılar buna Lâtince (metamorfoz) derler. Bu tâbire karşılık günümüz Türkçesi’nde “değişim”, “dönüşüm”, “başkalaşım” gibi kelimeler varsa da, (metamorfoz)un, “şekil, suret” anlamında (morf) kökünden gelmesine benzer bir özelliği yansıtmaz hiçbiri… Değmek’ten “değişim”, dönmek’ten “dönüşüm”, başka’dan “başkalaşım” kelimeleri, ilki hariç, “bu” olmadan “diğeri” kasdıyla söylenmiş kelimelerdir; ki ilk kelimedeki “değmek” de “bu” özelliğini, ancak çok dolaylı ve yetersiz olarak verebilir… Oysa eski Türkçe’deki “istihâle” kelimesinde (metamorfoz)un tam mânâsı vardır. “Hâl” kökünden gelen, evvelemirde bir “durum”u haber veren bu kelime, “bir hâlden başka hâle geçiş, dönüş” demektir; bir suretten diğer surete geçiş, dönüş… Ve ne çare ki, “dil devrimi” denen giyotin bıçakları tarafından dilimizden sökülüp atılmıştır. Atılmamıştır. Madem ki, Büyük Doğu – İBDA var, Türk dili de, Türk tefekkür hayatı da vardır ve var olacaktır. Nitekim İBDA’nın İslâm Tasavvufu’ndan haber verdiğine göre, “bir hâlden başka hâle geçiş” ifadesi, “kalb hakikati” ile ilgilidir. Hattâ denir ki, kalbe “kalb” isminin verilmesi, bir hâlde kalmaması, türlü şekil ve sûretler kabul ederek bir hâlden başka hâle geçmesi dolayısiyledir… Kalbte bu “istihâle” vasfı olmasaydı, “zihin akışı” dediğimiz hâl de olmayacaktı. __John Gross,
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 7, Temmuz 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -II-, (Yolculuk ve Sürücülük, Yelteniş ve Eriş) NOT: 6 Haziran 1997 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen konferans metnidir.
Akademya Yazıları
Reklam
Reklam