Halide Edip Adıvar’ın Doğu ile Batı arasındaki o devasa medeniyet çatışmasını bir mahallenin dar sokaklarına, ahşap evlerine ve insan hikayelerine sığdırdığı anıtsal eseri Sinekli Bakkal, II. Abdülhamid döneminin o baskıcı atmosferinde saray aristokrasisi, tekkelerin mistik felsefesi ve halkın saf kültürü üzerinden muazzam bir Türkiye panoraması çizen köklü bir kültürel röntgendir. Romanın kalbinde atan Rabia, geleneksel Doğu müziğini ve kadının dirençli gücünü şahsında birleştirirken, onun İtalyan müzisyen Peregrini ile olan ilişkisi sıradan bir aşk hikayesi olmanın çok ötesine geçerek iki farklı dünyanın estetik ve felsefi bir sentezine dönüşür. Kendi edebi penceremden bu çok katmanlı mahalleye sızdığımda ise, bu eseri sadece tarihsel bir dönem romanı değil, bugün bile içinden çıkamadığımız o kimlik arayışımızın en dürüst aynası olarak okuyorum; çünkü bana göre Halide Edip, Doğu’yu körü körüne yüceltip Batı’yı şeytanlaştıran ya da tam tersi geçmişini tamamen reddeden o sığ aydın kompleksini bu romanda yerle bir etmiştir. Yazarın mahalle ölçeğinde kurduğu o mikro kozmos, aslında kendi köklerinden kopmadan dünyayı kucaklayabilmenin, yani "kendin kalarak" zenginleşmenin mümkün olduğunu gösteren muazzam bir felsefi reçetedir; nitekim kitabın kapaklarını kapattığınızda, kulağınızda bir ramazan ilahisinin huzuru ile bir Batı klasiğinin tınıları birbirine karışırken asıl medeniyetin ihtişamlı saraylarda değil, insanı insan kılan o kadim hoşgörüde ve kültürel sentezde saklı olduğunu çok derinden kavrıyorsunuz.