İnsan varlıkla ontolojik ve epistemolojik bir boşlukta bağ kurmaz. Bizatihi kendi varlığı, büyük varlık dairesi içinde anlamlı bir yere oturur. Bilimlerin konusu olan maddi gerçeklik ve tabiat alemiyle olan ilişkimiz de varlığın bize sunduğu idrak, konum, bakış açısı, anlam, bütünlük, düzen fikri ve zaman-mekan koordinatlarında mümkün hale gelir. İnsan bunların dışına ve üstüne çıkıp varlık alemine Tanrı'nın baktığı gibi tarafsız, nesnel, dışarıdan ve mutlak bir zaviyeden bakamaz. Büyük varlık dairesinin parçası olan insan, dairenin dışına çıkma şansına sahip değildir. Dairenin dışına çıkmak demek artık var olmamak demektir. Bu yüzden din ili bilim arasındaki ilişkinin hakkıyla incelenmesi, ancak bu büyük varlık dairesi ve tazammun ettiği kavramsal ve anlamsal bütünlük içinde mümkün olabilir.
İnsan düşünen varlıktır ama aynı zamanda hisseden, müteessir olan, muhayyilesi ve kalbiyle muhakeme eden ve buna göre eylemde bulunan bir varlıktır. İnsan ne bir düşünce makinesidir ne de düşünceden yoksun biyolojik bir organizma. İnsan ruhuyla bedeniyle, kanıyla canıyla, aklıyla kalbiyle, mantığı ve vicdanıyla bir bütündür. Bunlardan birini diğerine feda etmek, insanın bütünlüğünü kaybetmek ve sakatlamak anlamına gelir. Bu yüzden külli ve kuşatıcı bir akıl tasavvurundan vazgeçemeyiz.
Varlığın özündeki akli ilkelerle insana bahşedilen akıl arasındaki uyum, rasyonel bir evren tasavvurunun da temelini oluşturur. Dünyanın anlamdan yoksun kabul edildiği bir yerde insan ne kadar rasyonel olabilir ?
Kelimelerin tadını unutacak kadar uzun süre susarım ve birden bent yıkılır, içimde ne varsa, tuttuğum ne varsa boşaltırım, bitmez tükenmez bir gevezelik başlar; daha çenemi kapamadan pişman olmuşumdur bile.