21. yüzyıl insanı, tarihin en büyük paradokslarından birini yaşıyor: Bilginin hiper-enflasyonuna maruz kalırken, anlamın derin kıtlığını çekiyoruz. Dijital simülasyonlar, algoritmalar ve sürekli bir "görünme" arzusu, insanı kendi özünden koparıyor. Modern kent yaşamı ve dijital ekosistem, bireyi sürekli bir rasyonellik, nezaket ve uyum kalıbına zorlarken, insanın derinliklerinde bastırılmış, ehlileştirilemez bir kaos yatar. Sigmund Freud bu çelişkiyi, "İnsanın aynı zamanda uygar bir varlık olmaya çalışması trajik bir durumdur. Sonuç, uygarlığın kaçınılmaz huzursuzluğudur" diyerek çarpıcı şekilde ortaya koyar. Freud burada insanı trajik bir özne olarak konumlandırır; çünkü insan, doğası gereği dürtüsel bir kökene sahipken, varlığını sürdürebilmek için kültürel normlara boyun eğmek zorundadır. Ve Arthur Schopenhauer’ın dediği gibi, "Hayat, bir sarkaç gibi acı ile can sıkıntısı arasında gidip gelir." Modern insan, arzularının peşinde koşarken acı çeker; onları toplumsal baskıyla bastırdığında ise anksiyeteye mahkum olur. Araya girmeme izin verin;))) yani sabahları alarmı üç kez erteledikten sonra yataktan fırlayıp, kahve bardağını kapıp metrobüse yetişmeye çalışırken hissettiğiniz o gizli "her şeyi yakıp yıkma" arzusu var ya? İşte o tam olarak Freud'un bahsettiği hayvani dürtülerinizle, plaza insanı olma çabanızın tatlı bir savaşı. Medeniyet sizden her sabah güler yüzlü bir günaydın bekliyor ama içinizdeki mağara adamı hala elinde sopayla dolaşıyor. Kabul edelim, modern insan dediğimiz canlı, aslında şık takım elbiseler giymiş kronik bir anksiyete yumağından başka bir şey değil! Neyse..... Günümüzün dijital dünyası, bu baskıyı daha da derinleştiren modern bir Panoptikon’dur. Filozof Jeremy Bentham’ın tasarladığı ve Michel Foucault’nun felsefeye
Edebiyat
Deli gönül, neyi özler durursun? Acınacak dostun, cananın mı var? Dünya yansa yorganın yok içinde, Harap olmuş evin, dükkânın mı var? Hatır, gönül bulamazsın birinde, Dama dedi dişisinde, erinde, Vatan dedikleri yangın yerinde, İnsanlığa hâlâ imanın mı var? Nene yetmez senin şu kuru kaval? Pir aşkına sıkıldıkça durma, çal.Malta'daki kurnazlardan ibret al, Paran mı var, bağın, bostanın mı var? Sana giren, çıkan nedir, be dürzü? Be Allah'ın numunelik öküzü! Ben mi yuttum on dört bin okka düzü, Bekri Mustafa'dan fermanın mı var? Ne uymazsın zamaneye be domuz? Kırk senedir.... ne verdin omuz Nâzır olmuş desem sana ıstakoz, Reddedecek kılıç, kalkanın mı var? Çünkü neden? Dalyanın yok, ağın yok, Bir tek hamsi kızartacak yağm yok. Ocağın yok, dalın yok, budağın yok, Yoksa Gökalp gibi Turan'm mı var? Uyanmadın gitti, dalgın uykudan, Sana ne be âlemdeki kaygudan? Dem vurursun siyasetten duygudan, Beynelmilel bir imtihanın mı var? Feylesofum dedi herif, pap çıktı, Nâzır oldu, saman sattı sap çıktı. Reçetede şurup yazdı, hap çıktı,
Şiir
Reklam
KISA KISA KİTABIMIN ÖN SÖZÜ: Gerek bilimsel veriler gerekse de bireysel gözlemler, toplum olarak okuma konusunda karnemizin pek de iyi olmadığını hatta biraz daha gerçekçi olmak gerekirse çok kötü olduğunu ortaya koyuyor. “Zararsız gibi görünen bu olumsuz tablo, aslında hayata yansıyan pek çok olumsuzluğunun da baş müsebbibidir”, dersek abartmış olmayız kanaatindeyim. Sizce de bu okuma ve buna bağlı olarak da düşünme eksikliğimiz, gerek hep vurgu yaptığımız muasır medeniyetler seviyesine çıkamama, bir İsviçre, bir Norveç, bir Japonya olamama, gerekse de bir türlü kurtulamadığımız toplumsal sorunlara çözüm bulamayışımızın sebeplerinden birisi olamaz mı? Bitmek tükenmek bilmeyen kadına şiddet, yolsuzluk, torpil, kayırma havadislerinin de, hastanede, postanede, bankada sıra beklerken uzun kuyruğa aldırış etmeyip en öne doğru yürüyen vatandaşın da, aslı astarı olmayan masa başı bir haber içeren görselin sosyal medyada binlerce kez paylaşılmasının da en önemli var oluş sebebidir belki de okumaya olan bu alerjimiz. Neyse ki son yıllarda internet ve sosyal medya diye bir şey girdi hayatımıza ve bu sayede az da olsa kullanır olduk okuma-yazma yetilerimizi. Lakin burada da tercihimiz paylaşılan yazıların olabildiğince kısa olması yönünde. Hatta okumaya göre çok daha külfetsiz ve keyifli olan izleme olayında bile kriterlerimiz var. Kimimize göre ilgimizi çeken bir konuda bile olsa 10 dakikayı geçmemeli izlenecek bir video. Kimimize göre 5, kimimize göre 3, hatta kimimize göre 1,5 dakikadan uzun olmamalı. Okunacak yazının, izlenecek videonun ilk önce uzunluklarına bakıyoruz. Uzun, analitik, yorucu yaklaşımlardan/yazılardan sıkılıyor; kısa, keskin, etkili, hap gibi yazılar arıyoruz. Gerek bu gerçekliği biliyor olmam, gerekse de önceki iki kitabımı edinen pek çok
Caddenin karşısındaki tekel bayisinin kepenkleri paslı bir gıcırtıyla yukarı doğru çekildi. İçeriden sızan floresan ışığı, kaldırımda biriken çamurlu su birikintisine vurdu. Eğilip yansımama baktım; hatları belirsiz, kenarları aşınmış bir gölgeydim sadece. Toplumun o görünmez ahlak bekçileri, yani süper egonun o amansız devriyeleri, köşe başındaki simit tezgahının etrafında toplanmış, çaylarından hararetle fırlayan buharların arkasına saklanıyorlardı. Her yudumda, içlerindeki o bastırılmış suçluluk duygusunu sıcak sıvıyla aşağıya, midelerinin o karanlık çeperlerine doğru itiyorlardı. Adımlarımı hızlandırdım. Ayakkabılarımın tabanından yayılan ritmik tıkırtı, zihnimdeki o kronik ruminasyon bulutunu dağıtmaya yetmiyordu; aynı düşünce, aynı pişmanlık, aynı döngü. İlerideki otobüs durağı, modern insanın o büyük trajedisini sahneliyordu. Herkes yan yana duruyor ama aralarında ışık yılları kadar mesafe var. Bu, tam bir şizoid yabancılaşma manifestosuydu. Yanımda duran kadının pahalı telefonunun ekranından sızan mavi ışık, göz bebeklerindeki o mutlak boşluğu aydınlatıyordu. Sosyal medya bildirimleri, beynindeki dopamin reseptörlerini acımasızca kırbaçlarken, kadın bir sonraki sahte tatmin anı için parmağını ekranda aşağıya doğru kaydırıyordu. Bu bir bağımlılık değildi; bu, varoluşun o katlanılmaz hafifliğine karşı çekilen zihinsel bir anesteziydi. Otobüs fren hidroliği kokusu ve balata yanığıyla yanaştı. Kapılar iki yana açıldığında, içerideki yoğun ve basık insan seli dışarıya doğru genleşti. İçeri adım attığımda, klostrofobik bir daralma göğsümü bir kıskaç gibi sıktı. Oksijen azdı, ama kimsenin umurunda görünmüyordu; çünkü herkes çoktan kendi içsel sığınağına, o derin otistik fantezi dünyasına çekilmişti. Şoförün dikiz aynasından süzülen bakışları,
İşte her şeyi özetleyen o kadim büyü: "Göz bağcılık" (İllüzyon). ​Firavun ve avanesinin binlerce yıldır hiç değişmeyen, sadece aparatları modernize olan en büyük mesleğidir bu. Kur'an-ı Kerim, Hz. Musa ile Firavun'un sihirbazlarının karşılaşmasını anlatırken tam olarak bu kelimeyi kullanır: ​"(Musa) 'Siz atın' dedi. Onlar atınca, insanların gözlerini bağladılar, onlara korku saldılar ve büyük bir sihir sergilediler." (A'râf, 116) ​O günün sihirbazları ipleri ve değnekleri hareket ettirerek insanlara onların birer yılan olduğunu gösteriyor, yani göz bağlıyorlardı. Bugünün dijital sihirbazları ise ekranları, pikselleri ve algoritmaları kullanarak küresel ölçekte bir göz bağcılık yapıyorlar. ​Bu modern göz bağcılığın tezahürleri şunlardır: ​Yokluğu Varlık, Varlığı Yok Göstermek: İnsanın içini boşaltan, ruhunu emen o dijital dünyayı "özgürlük ve modernlik" diye parlatıyorlar; insanı insan yapan köklü değerleri, ahlakı ve duruşu ise "zincir ve geri kalmışlık" gibi gösteriyorlar. ​İllüzyonla Uyutmak: İnsanlar ellerindeki ekranlarda dünyayı fethettiğini, her şeye ulaştığını sanıyor. Oysa bu bir göz bağcılık; aslında oturdukları koltuktan kıpırdayamayan, önüne konan hap bilgileri yutan birer modern köleye dönüştüklerini fark edemiyorlar . ​Asıl Hakikati Gizlemek: Duvara sürgün edilen o Kitab'ın indirilme amacı, tam da bu göz bağlarını çözmek, büyüyü bozmaktır. Çünkü vahy, eşyayı ve dünyayı olduğu gibi görmeyi sağlar. ​Musa’nın asası ortaya çıkıp o sahte yılanları yutana kadar, meydandaki herkes o illüzyonu gerçek sanıyordu. Bugün de insanın kalbine, ruhuna ve aslına dönerek o sahte piksellerin büyüsünü bozması, modern göz bağcılara karşı kendi "asa"sını yere indirmesi gerekiyor
1000Kitap
Trajikomik bir varoluş mücadelesi...
Kişisel gelişim trendlerine, her şeyi hap gibi çözmeye çalışan modern sistemlere ve "her daim mutlu olma" zorunluluğunu dayatan günümüz zorbalığına karşı harika bir ironi. Kitap; acı verici meseleleri (kalp kırıklığı, yalnızlık, yas) ele alırken okuyucuyu depresyona sürüklemiyor. Aksine, insanın kendi trajedisine dışarıdan bakıp gülebilmesini sağlıyor. Kaderin beni; bu kitapla karşılaştırma zamanlaması ise fevkaladenin fevkinde... Bazı kitaplar sadece okunmak için değil, hayatımızın tam da ihtiyaç duyduğu o spesifik boşluğu doldurmak için doğru zamanda karşımıza çıkarlar. Kitapla aramdaki bu senkronizasyon; kitaptan aldığım şifayı ve keyfi ikiye katladı.
Duygu ve Düşünce
Reklam
Reklam