• 632 syf.
    ·5 günde·9/10
    Spoiler İçerir.
    Oğuz Aktürk ''Alıntılarla Yaşıyorum'' okuma grubunda bu ay Oblomov kitabını okuduk. Grubu herkese tavsiye ederim, yeni katıldım, gayet güzel.

    Kitap alegorilerle dolu, derin bir kitap. Bu alegorileri ve göndermeleri incelemede de vereceğim:

    Uzanmak İlya İlyiç için ne hastalarda ya da uykusu gelmiş
    insanlarda olduğu gibi bir zaruret, ne yorgun bir kimsedeki
    gibi geçici bir ihtiyaç, ne de uyuşuk bir insandaki gibi bir
    zevkti; bu onun tabii hali idi.
    (s. 6)
    Oblomov, habire uzanıp, uyuyan, başka da bir şey yapmayan biri. Onun ihtiyaçlarını hizmetçisi Zahar sağlıyor, ona yardım ediyor, yedirip, içiriyor. O sadece uyuyor. Böyle olunca da insanın şunu diyesi geliyor:
    ''Neye yararsın bilmem? İnsan değilsin sen: Pelte gibi bir şeysin.''
    (s. 58)
    Oblomov, yeni yaşamını yadırgamış, ona uyamamıştır ve geldiği o sönmüş, cılızlaşmış dünya ile yeni dünya arasında sıkışıp kalmıştır. Gün geçtikçe yaşamla arası açılmış, sonunda toplum dışı bir insan, ''kendini taşıyamayan bir yük'' olmuştur.
    Fakat Oblomov'un böyle olması, varoluşunu sorgulamaması aileden kaynaklı bir şey. Ailesi zengin, rahat bir aile. Babası da annesi de ortalıkta boş boş geziniyorlar, hiçbir iş yokken kendilerine iş çıkarmaya çalışıyorlar. Ne dert var ne tasa! Düşünmek yok, bir şey yok. Oblomovka'da tembellik, uyku düşkünlüğü ve cehalet tüm insanları esir almıştır. Burada herhangi bir yaşam belirtisi yoktur, ''her şey saçlar ağarıncaya kadar uzayan bir ömür ve uykuya benzeyen sakin bir ölüm vadeder.'' Böyle olunca da Oblomov'a babasından, annesinden bu rahatlık geçiyor. Hayattaki tek amacı rahatlık oluyor, başka bir şey değil.
    ''Bir tek solgun, üzgün çehre görmeyeceksin; hiçbir derdin olmayacak, ne Danıştay davaları, ne borsa, ne şirket, ne rapor, ne bakan, ne rütbe, ne terfi... Bütün konuşmalar candan olacak. Evden taşınma derdin olmayacak... Yalnız bu nelere değmez! Bir de buna hayat değil diyorsun.''
    (s. 222)
    Aslında bu kitapta Gonçarov, bize 21. yy. insanını da açıklamıştır. Özellikle bu günlerde evde oturuyoruz, bazen tembel tembel hiçbir şey yapmadan televizyon, telefon karşısında duruyoruz. Zaten bu çağ rahatlık çağı olduğunu için, gelişimimiz ve olgunlaşmamız zorlaşıyor. Dikkat ederseniz, Oblomov'un da olgunlaşması oldukça zor oluyor.

    Yeri gelmişken, kitaptaki Oblomovka'nın alegorisinin ne olduğunu açıklayalım:
    ''Oblomovka, yaşayışı, gelenekleri, inanışları, aile kuruluşu,
    çalışma düzeniyle eski Rusya'dır. Oblomov'un rüyasında
    gördüğü bu çiftliği anlatırken, Gonçarov, eski Rusya'nın, yeni
    bir görüşle, destanını yazmıştır. Ama 1850'de Oblomovka o
    kadar sönmüş, o kadar cılızlaşmıştır ki, Oblomov bile orada
    barınamamış, Rus şehirlerinde yeni başlayan, fakat
    Oblomovka'da yetişen bir adamın kavrayamayacağı,
    benimseyemeyeceği bir hayata doğru sürüklenmiştir. İşte, bu
    iki dünya arasında açıkta kalan bir insan, Rusya'da o tarihte
    yaşayan sayısız insanın temsilcisidir. Oblomovka'da
    köylülerin hazırlayacağı ekmeği yemek için büyütülmüş
    Oblomov, ekmeğini kendi kazanan insanlar arasında ne
    yapacağını şaşırır; böyle bir hayat için ta küçükten
    hazırlanmamış olan iradesi yavaş yavaş söner, hayatla arası
    her gün biraz daha açılarak, sonunda toplumdışı bir insan,
    kendini taşıyamayan bir yük olur.''
    (Önsöz)
    Fakat Oblomov da bir işe yaramadığını, yarayamadığını biliyor. Bunun için de üzülüyor. Fakat elinden bir şey gelmiyor, giden gidiyor. Ne yazık ki, hayal dünyasında yaratıcı olan Oblomov, gerçek ile karşılaşınca sarsılır, rahatı kaçar, sıkılır, üzülür...
    O, yatağa ve rahatlığa mahkûm bir insan oluyor. Tembelliğine kurban gitmiş olan bir ''ikon'' oluyor bizim için.
    ''Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin
    gelişmekten kaldığını, hayatına bir ağırlığın çöktüğünü
    düşündükçe içi parçalanıyordu. Başkalarının zengin, hareketli
    hayatını kıskanıyor; kendi hayatının yolunu ağır bir kaya
    parçasıyla tıkanmış, daracık, zavallı bir keçiyolu gibi
    görüyordu.''
    (s. 115)
    — Hayatından bezmişe benziyorsun, dedi.
    — Evet, doğru söylüyorsun, bezmişim, Andrey.
    (s. 208)

    Bir gün âşık oluyor. Aşk onu kısmen diriltiyor. Geziyor, tozuyor. Aşkını düşünüyor, uyumamaya özen gösteriyor, kul köle oluyor. Zaten bu ''aşkla dirilme'' konusu birçok kitapta belirtilmiştir. Suç ve Ceza'da da vardır, Martin Eden'da da. Bu insanların aşkı yükselme dönemi de yaşamıştır, gerileme dönemi de.
    ''Oblomov, her sabah uyanır uyanmaz, Olga'nın, elinde bir
    leylak dalı tutan hayalini karşısında görüyordu. Uykuya
    dalarken, yürürken, okurken, hep onu düşünüyordu. Gece
    gündüz hep onunla konuşuyordu. Olga'nın halinde ve
    tabiatında yaptığı yeni keşifleri İcatlar ve Keşifler Tarihi'ne
    ilave ediyordu. Ona rastlamak için türlü çareler arıyor, kitap
    gönderiyor, sürprizler hazırlıyor...''
    (s. 291)
    Aşk ikisini de geliştiriyor, olgunlaştırıyor. Fakat bir gün Olga gerçekleri anlıyor, Oblomov'a söylüyor:
    ''Seni dirilteceğimi sanmıştım. Benim için hayata bağlanırsın, diyordum. Ama sen çoktan ölmüşsün. Bu kadar aldanacağımı tahmin etmiyordum. Hep umuyor, bekliyordum...''
    (s. 462)
    Fakat Oblomov, çoktan kendi kendinden soyutlaşmış, ''ölmüş'' bir adam. Kendinden vazgeçmiş, pencerenin kenarında uzanıyor, Zahar'a bağırıyor, sadece işlevsizliğini düşünüyor...
    ''— Niçin her şey böyle berbat oldu? Sana kim beddua etti
    İlya? Ne günah işledin? İyi yüreklisin; zekisin; duygulusun,
    soylusun. Ama gene de eriyip gidiyorsun. Seni için için yiyen
    nedir? Bu hastalığın bir adı yok mu?
    Oblomov zor işitilir bir sesle:
    — Var, dedi.
    Olga yaş dolu gözleriyle sorar gibi baktı. Oblomov:
    — Oblomovluk, diye mırıldandı.''
    (s.466)

    Gerçekten de acı, insanı en fazla geliştiren, olgunlaştıran şeylerdendir. Dostoyesvki diyor ya Suç ve Ceza'da: ''Acı, engin bir bilinç ve derin bir yürek için her zaman gereklidir.'' diye. İşte Olga'da aşk acısı ile olgunlaşıyor, aşk acısı ile büyüyor.
    — Ne kadar büyümüşsünüz, Olga Sergeyevna! dedi.
    Olgunlaşmışsınız. Sizi tanıyamıyorum.
    (s. 506)
    Bu tür bir anda ''olgunlaşmalar'' yazarlara göre hep kadınlarda olur. Çünkü kadınlar acıyı daha yoğun, daha derinden yaşarlar. Erkekler ise daha vurdumduymazdırlar. Aynı şeyi Sefiller kitabında ''Cosette'' karakterinde de görebiliriz. O karakter de acılarla yoğrulmuş bir karakterdir, o da bir kadındır ve bir anda olgunlaşır.

    Sonradan Stoltz Olga'yı kendine alıyor, benimsiyor. Aslında, Ştoltz'un Oblomov'a yaptığı şeyin iyi mi kötü mü olduğu, Brutus'ün ihaneti kadar tartışılacak bir konu. Dante olsaydı, eminim onu da şeytana sonsuza dek yem ettirirdi. -Brutus gibi-
    ''Gonçarov, Ştoltz-Oblomov karşıtlığında eski ve yeni
    Rusya'yı, Doğu'yla Batı'yı karşı karşıya koymuştur.''
    (Önsöz)
    ''Zenginleşen, büyük bir işadamı olan Ştoltz, Dostoyevski'nin,
    hele Tolstoy'un nefret ettiği insanlardan biridir.''
    (Önsöz)
    Ayrıca Ştoltz, Olga'nın neden Oblomov'u sevdiğini de açıklıyor:
    — Onda sevdiğin şey zekâdan daha değerli bir şeydi; onun
    dürüstlüğünü, vefalı yüreğini sevdin. Saf altın gibi taşıdığı bu
    değer onun doğuşunda vardı, hayat o yanını hiç değiştirmedi.
    Birçok zorlukla karşılaştı, donuklaştı, uyuştu, neşesi, zevki
    bozuldu, yaşama gücünü yitirdi. Ama yüreği hiç bir sahteliğe
    düşmedi, lekesiz kaldı. En çekici kötülük onu ayartamaz,
    hiçbir güç onu doğru yoldan çıkaramaz. Bütün kötülükler
    etrafını alsa, dünyanın altı üstüne gelse Oblomov kötülüğün
    ardından gitmez, her şeye rağmen temiz, dürüst ve iyi kalır...
    (s. 588-589)

    ''Bazen aklıma şu saçma düşünce geliyor: Artık daha ne olabilir? Bu mutluluk... bütün bu hayat nedir? Sevinçler, kederler... tabiat...''
    (s.579)
    Aslında Olga'nın söylediği bu söz, çok önemli bir söz. Hedonizmi taşlayan, onun gereksizliğini açıklayan bir söz. Sadece zevk ve safahat içinde olursak, mutlu olur muyuz? Sorusunu soruyor bize Olga bu alıntı ile dolaylı olarak. Ve bize diyor ki, hayatın gerçeklerini göremeyeceksem, gözümde sadece mutluluk perdesi olacaksa neden yaşıyorum, neden varım? Gerçeklerden kaçarak yaşanır mı? Böylece, hedonizmi de taşlıyor Gonçarov. Gonçarov gerçekten akıllı bir adam.
    ''Özellikle Oblomov'un Rüyası'nda marazi denebilecek bir incelemeye varan bu ikinci plan tasvirlerinde realist edebiyatın her zaman veremediği doyulmaz tablolar vardır. Geçmiş zamanı, adeta beş duyunun birden yardımıyla dirilten bu 'Rüya'yı Marcel Proust okumuş olsaydı, Gonçarov'u kendine en yakın romancılardan sayabilirdi.''
    (Önsöz)

    Oblomov'u okuduğum süre boyunca aklıma şu alıntı takıldı durdu:
    ''Bir zafer elde edemez tembeller,
    ya da şerefli bir başarı,
    mutlu olamaz hiçbir zaman,
    çaresiz teslim edenler duygularını,
    yüzleşmeyen kendi talihiyle
    yumuşak bir tembelliğe açar kollarını.''
    -Miguel de Cervantes, Don Quijote

    Fakat Lenin diyor ki:
    "Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov'lar kaldı;
    çünkü Oblomov'lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar
    arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır.
    Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız,
    eski Oblomov'un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam
    etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak,
    dövmek gerekecektir."
    (Önsöz)

    Faydam dokunduysa ne mutlu bana. Keyifli ve verimli okumalar.

    KAYNAKÇA VE ÖNERİ MAKALELER:
    1- https://dergipark.org.tr/...era/issue/1242/14586
    2- https://dergipark.org.tr/...b/issue/54252/605568
  • İhsan bardağını eline aldı ve yudum yudum içti. Nereye
    baksam düşüncem kendisine mukavemet eden bir şeyle
    karşılaşmıyor.

    -Çok yumuşak bir toprakta yuva yapmağa çalışan bir
    hayvan gibi istediğim yere hızımı götürebiliyorum. Fakat bu
    kolaylık zararlı oluyor. Her istediğimiz yere gidiyoruz gibi
    geliyor bize, halbuki ölmüş köklerin arasından daima aynı
    boşluğa, imkansızlığın ta kendisi olan bir imkan kalabalığına
    çıkıyoruz. Bu bizi elbette şaşırtır. Bugün bir insan Türkiye'yi
    herşey olabilir, sanabilir. Halbuki Türkiye yalnız bir şey
    olmalıdır; o da Türkiye. Bu ancak kendi şartları içinde
    yürümesiyle kabildir. Bizim ise elimizde adetten ve isimden
    başka bir şey, müspet bir şey yok. Cemaatımızın adını
    biliyoruz, bir de nüfus ve vatan genişliğini... Tabii herkes için
    söylemiyorum ve müphem duygulardan da bahsetmiyorum.
    Sarih bilgi ve kıymet halinde kültürden bahsediyorum. Fakat
    şartlar, imkanlar? Bir imparatorluğun tasfiyesinden doğduk.
    Bu imparatorluk eski bir çiftçi imparatorluğuydu. Hala onun
    iktisadi şartları içinde bocalıyoruz. Nüfusumuzun yarısından
    fazlası istihsale açılmamış. Müstahsil olan da faydalı şekilde
    yapamıyor. Sadece çalışıyor, emek sarfediyor. Fakat insan
    beyhude çalışırsa çabuk yorulur. Bakın, hepimiz yorgunuz!Ne insan, ne toprak geniş manasında ekonomimize,
    hayatımıza girmiş. Münferit teşebbüslerin ötesine bir türlü
    geçemiyoruz. Bugünün çalışması yarının hızını
    arttırabilmelidir. Çok hareketli, meselelerle dolu bir
    coğrafyada yaşıyoruz; dünya her an sıkı bir birliğe gidiyor;
    buhran, buhran üstüne geliyor. Vakıa bugün nisbi bir rahat
    içindeyiz. Orta Avrupa'ya iktisaden kendimizi bağlamışız;
    klering hesabiyle, şununla, bununla geçinip gidiyoruz. Fakat
    bu muvazaa yıkılabilir, o zaman ne yapacağız?.. Fakat asıl
    mesele bu değil, asıl mesele toprağı ve insanı hayatımıza
    sokamamakta. Kırk üç bin köyümüz var; birkaç yüz
    kasabamız var. İzmit'ten öteye Anadolu'ya açılın;
    Hadımköy'den öteye Trakya'ya gidin. Birkaç kombinenin
    dışında hep eski şartların devamını görürsünüz. Coğrafya yer
    yer esniyor. Sıkı bir nüfus siyasetine, sıkı bir istihsal
    siyasetine başlamamız lazım. Öğretme ve yetiştirme işleri için
    de aynı zaruretlerle karşı karşıyayız. Birtakım mekteplerimiz
    var; birçok şeyler öğretiyoruz. Fakat hep eksik olan bir
    memur kadrosunu doldurmak için çalışıyoruz. Bu kadro
    dolduğu gün ne yapacağız? Çocuklarımızı muayyen yaşlara
    kadar okutmayı adet edindik. Bu çok güzel bir şey! Fakat
    günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak, bir
    yığın yarı münevver hayatı kaplıyacak. O zaman ne olacak?
    Kriz. Halbuki maarifi istihsalin yardımcısı yapabiliriz ve
    dahili eşanjı arttırabiliririz. Bütün mesele burada. Dahili
    piyasayı genişletmekte. Yarı zirai, yarı sınai bir iş hayatı
    temin edebiliriz. O kadar hususi istihsal kaynaklarımız var
    ki...
  • Zaten hayatın bizi mutlu etmek gibi bir derdi yoktur. Mutluluk sadece bizlerin peşine düşebileceğimiz, yaramaz, hareketli, yakalanması çok zor bir kuştur. Yaşadıklarımız aklımızın bir köşesine satır sa­ tır yazıldıkça, o kuş bizden her gün biraz daha uzaklaşır. Senin gi­ bi birinde aşağılık duygusu olmayacak da ne olacak?

    Gelelim şu mutluluk meselesine, eğer bir in­ san mutsuzsa, onu hiçbir şeyle mutlu edemezsin çünkü mutluluk bir karardır. Köşkler, yatlar, katlar, hatta mevki, başarı, sevgi bile bazen insanı mutlu edemez. Bizlerse onlara dışarıdan bakar, bir eli yağda, bir eli balda, mutlu olması gerekir diye düşünürüz ama “mutluluk” ile “gerekir” her zaman yan yana gelmez.
    — Çocukluğumu düşünüyorum da, şimdi içinde bulundu­ ğum güzellikleri o zaman hayal bile edemezdim ama ne gariptir ki, ben bütün bunlara rağmen mutlu değilim.
    — Aniden bir şey olsun ve ben mutlu olayım diye düşünüyor­ san, daha çok beklersin.
  • 163 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Anlatıbilim Açısından ‘Kürk Mantolu Madonna’

    Ulaş Başar Gezgin


    Sabahattin Ali’nin ‘Kürk Mantolu Madonna’[ Ali, S. (1943/2004). Kürk Mantolu Madonna. İstanbul: YKY.] adlı yapıtının çokça baskı yapmasını, gençlerin “saf aşkı araması”na bağlayanlar var; bir diğer açıklama da, anlatıda okurun bir ölçüde kendini bulması.[ Bkz. http://www.milliyet.com.tr/...1929951/default.htm] Bu görüşlerin doğruluk payını değerlendirmeden önce, metni anlatıbilim açısından çözümlemeye çalışalım.

    Anlatının omurgası, aşağı yukarı şöyle:

    - Anlatıcının işsizlik süreci,
    - İş bulması,
    - Raif Efendi’yle tanışması,
    - Raif Efendi’yi daha yakından tanıması;
    - Evine gitmesi;
    - Ailesini tanıması; böylece Raif Efendi’yi çok daha yakından tanıması;
    - Raif Efendi’nin ağır bir biçimde hastalanması;
    - Anlatıcının Raif Efendi’nin defterini okumaya başlaması;
    - (Defterde) Raif Efendi’nin Almanya’ya gidişi ve oradaki yaşantısı;
    - Raif Efendi’nin bir öz-portre tabloya aşık olması;
    - Tablonun ressamını bulması;
    - Maria’yla Berlin’de geçirdiği günler;
    - Maria’yla ayrılık;
    - Maria’nın hastalığı ve hastanedeki günleri;
    - Raif’in Maria’ya kendi odasında baktığı günler;
    - Raif’in babasının ölümü;
    - Raif’in Havran’a dönüşü ve buradaki yaşantısı, mektuplaşmalar;
    - Mektupların kesilmesi ve umutsuzluk;
    - Aradan geçen on yıldan sonra Ankara’da Berlin’den Frau van Tiedemann (Döppke) ile karşılaşma/konuşma, sürpriz haber;
    - Raif Efendi’nin defterinin bitimi, ölümü ve kitabın bitiş cümleleri...

    Anlatının ilk sorusu, “anlatıcımız iş bulabilecek mi?”; ikinci sorusu ise, “Raif Efendi gerçekten boş bir kişi mi?” İlk soru hızlı geliyor; ikinci soru gecikiyor. İkinci soruyu yanıtlamak için, anlatıcıyla birlikte defteri okuyoruz. Üçüncü soru, “Raif’le Maria’nın ilişkileri ne olacak?” Burada, heyecan öğesi olarak ayrılmalar birleşmeler var. Dördüncü soru ise, “Maria’nın mektupları neden gelmiyor?”

    Defterdeki öykünün, kitabın birinci bölümündeki Raif Efendi betimlemelerine ve çözümlemelerine göre, daha zayıf ve sıradan olduğu söylenebilir. Ayrıca, kitabın adının defterden verilmesi dikkat çekici. İçinde Raif Efendi’nin geçtiği ya da ona gönderme yapan bir isim daha uygun olacaktı; çünkü Kürk Mantolu Madonna, ana kişiliğimiz değil. İlk bölümdeki anlatıcının işsizlik dönemi dışındaki tüm kişilikler, anlatıda Raif Efendi’yle ilişkili oldukları için yer alıyorlar.

    Maria, kadın okurların özdeşlik kurabileceği bir kişilik olmasa da, kadın-erkek ilişkileri ile ilgili olarak kendileriyle karşılaştırabilecekleri bir kişilik. Kitabın, adını kadın kişilikten alması, bu yakınlığa ek bir neden olarak anılabilir. Kitabın adının kitabın yayınlanmasından çok sonra ortaya çıkan Madonna dolayısıyla ikinci bir anlam da kazandığını not edelim.

    Defterdeki genç Raif, ortalama erkek okur için özdeşleşilebilecek bir kişilik olmaktan uzak, fazlasıyla utangaç ve içedönük. Anlatıda tümüyle olumlu bir kişilik yok. Baştaki anlatıcı, olumlu bir kişilik sayılabilir; ancak o da kendini tümüyle olumlu olarak görmüyor (bkz. kendisine daha sonra iş bulacak arkadaşıyla ilişkisi). İlk bölümde, anlatıcı gözüyle 3. tekil kullanıldığı için, Raif Efendi’den çok, yazarla özdeşlik kuruyoruz. Özdeşlik, okuru bir metne çeken tek düzenek değil. Özdeşlik hissetmediğimiz bir kişiliği dışarıdan gözlemenin merakı da, bir etmen olabiliyor. Bunu daha çok 3. tekil anlatımlarda ve/ya da olumsuz özelliklere sahip kişileri konu alan anlatılarda görüyoruz. Okuyucu, olumsuz özelliklere sahip olan kişilerle nadiren özdeşleşebiliyor. 2. bölümle birlikte, Raif Efendi’nin 1. tekiline giriyoruz.

    Raif’in ilk ayrılık sonucunda, kendini değersiz, boş hissettiğini ve zamanla bunu kanıksadığını görüyoruz (bkz. s.126-127). Ancak, Raif, ilişkiden önce de böyleydi; çocukluk yaşantısında, bunun öncüllerini görmek mümkün. Maria, onun için kişiliğini değiştirebilecek bir seçenekti; O, hayatından çıkınca, Raif de, ‘fabrika ayarları’na dönüyor. Raif’in başından ilginç bir olay geçse de, kendisi değişmediği için, anlatı zayıf kalıyor. Oysa, genç Raif, yaşlı Raif’ten çok farklı, dışadönük, hareketli bir insanken, bu aşktan sonra durgunlaşsaydı; anlatı, daha ilgi çekici olacaktı. Şaşırtıcı bir biçimde, değişen, başkişi değil, ikinci kişi: Maria. Bu da, uzun ve ağır hastalığı nedeniyle oluyor. Bu değişimin kalıcı olup olmayacağını anlayamıyoruz.

    Yazar, geriye dönük öykü içinde öykü tekniği kullanıyor. Oysa bunlar, birbirinden bağımsız iki öykü. İlk bölüm atılsa da olur; nasıl olsa Raif Efendi, değişmiyor. Hatta anlatı, defterle başlayıp bitse çok daha iyi olur. İlk bölüme bakarsak, silik bir kişiliğe sahip olan Raif Efendi’nin her yerde ezilip aşağılandığını görüyoruz. Yazar, bu kişilik betimlemesini yaparak anlatıyı bitirseydi; bu, bir tür klasik Rus öyküsü olacaktı ve bu haliyle güzel olacaktı. 2. bölümde, olay örgüsü kurulmaya başlanıyor. Fakat olay örgüsü de, pek renkli değil; olaylar, çoğunlukla, iki kişilik arasında geçiyor. Daha karmaşık aşk anlatılarında olduğu gibi, üçüncü bir kişilik (eski sevgili, platonik aşık, aile üyeleri vb.) bile yok.

    Romandaki kişilikler, toplumsal özneler değiller, hele siyasal özneler hiç değiller. Olmaları gerekmiyor elbette; öte yandan, özellikle Almanya’da yaşadıkları dönem düşünüldüğünde, siyasal atmosfer, pansiyon konuşmalarıyla geçiştirilemeyecek biçimde baskın olarak karşımıza çıkmalıydı. Berlin’de birlikte yürürlerken hiç mi gösteriye, lince vb. tanıklık etmediler?! Maria’nın Yahudi olduğu düşünüldüğünde, hiç mi baskı yoktu o dönemde? Birdenbire mi geldi sonraki yıllarda Nazi iktidarı?! Maria’nın Yahudi olması (Ateist bir Yahudi; daha doğrusu, babası Yahudi, annesi Alman) ve Raif’in ondan yıllarca haber alamaması, onun siyasi bir cinayete kurban gitmesi olasılığını akla getiriyor; oysa yazar toplumsal eleştiri yönü güçlü olabilecek bu olasılığı bile kullanmıyor. Raif, gençlik döneminde üst düzey edebiyat yapıtları okusa da, o kadar apolitik bir insan ki, Yahudilerin başına birşeyler gelmiş olabileceği aklına bile gelmiyor. Yıllar sonra Ankara’dayken, şans eseri olarak, külah vb. olarak kullanılan bir gazetede, böyle bir katliam haberi görmesini bekliyoruz; ama o da yok. Aslında, bu, Sabahattin Ali’den beklenmeyecek apolitiklikte bir roman. Belki bunu sansüre bağlayabiliriz.

    Anlatının apolitikliği, anlatının üç temel taşı olan özyapı (karakter), olay ve ortam içerisinde, ortama çok az yer ayırmasıyla da yakından ilgili. Birinci bölümde anlatı, işsizlik döneminde dışarıda, arkadaş evlerinde ve iş yerlerinde; memurluk döneminde, iş ortamlarında, sokakta ve Raif Efendi’nin evinde geçiyor. Romanda, kişiliklere ağırlık verilmiş. İkinci bölümün Berlin’de geçmesi dolayısıyla, ortam önem kazanıyor; yine de, anlatıda ortama ağırlık verilmiyor; bu, bir yolculuk anlatısı değil. Oysa, Berlin’e daha fazla yer ayrılsaydı; belki de, roman, politik bir aşk anlatısına dönüşebilecekti. Bu romanı politikleştirmenin bir başka yolu da, Maria’nın günlüğü olabilirdi. Bu günlük Raif Efendi ya da anlatıcı tarafından daha sonra bulunabilirdi. Bunun için, Maria’nın doğum sırasında ölmemesi; bunun yerine, Yahudilere yönelik baskılar dolayısıyla gizlenmesi gibi bir olasılık düşünülebilirdi. Bu durumda, yaşadıklarını Raif Efendi’ye yazdığı mektuplara yansıtmaz; asıl olan bitenleri günlüklerinde anlatırdı. Olasılıklar arttırılabilir. Bu olasılıkları düşününce, “Evet, hafif bir kitap Kürk Mantolu Madonna” diyebiliriz.

    Kürk Mantolu Madonna, sağcı bir yazarın da kaleme alabileceği bir anlatı. Söyleyiş güzelliği var; ancak anlatı, ne ilginç ne de toplumsal eleştiri taşıyor. Maria’nın kadın-erkek ilişkilerine ve dine bakışında toplumsal eleştiri var; ama bunlar, tekil ve dar kapsamlı kalıyorlar. Üstelik, romanın tonu, bunları ne olumluyor ne olumlamıyor; onun yerine, olduğu gibi aktarıyor. Oysa, bir başka tablolu anlatı örneği olan Jokond ile Si-Ya-U’da (Nazım Hikmet, 1928) (şiir olsa da) hem aşkı hem isyanı görüyoruz.

    Anlatının sonunda, Raif Efendi, çocuğun, kızı olduğunu anlıyor; ama onu bulmak için kılını kıpırdatmıyor. Çocuğu bulmaya çalışsaydı, daha ilginç bir anlatı olurdu. Bağdat’a giderdi sonraki trenle, orada iş arardı belki. Böylece, kişilik dönüşümü görecektik. Olasılıklar bol; yazar, çok azını işlemiş.

    ****

    Şimdi yazının başına dönelim: ‘Kürk Mantolu Madonna’ya yönelik ilgi, “gençlerin saf aşk özlemi” ya da okurun anlatıda kendini bulmasına bağlanabilir mi? 1983’ten bu yana 67 baskı yapmış bir romanı gençlere yüklemek için, öncelikle, okurların genç olup olmadığını saptamamız gerekir; elde böyle bir veri olmayınca, yorum da havada kalıyor. Kitaba yönelik ilgi, Sabahattin Ali’ye yönelik genel ilgi, yayınevinin tanıtımları, eleştiri yazıları ve arkadaş önerisi olabilir. Daha az öne çıkan bir neden ise, anlatının bir Türk erkeğinin bir yabancı kadınla ilişkisini konu alması olabilir. Bu tür kültürel karma ilişkilerle ilgili anlatılar (özellikle de erkeğin Türk, kadının yabancı olduğu anlatılar), son dönemde daha çok ilgi görüyor. Kitabın ince olması da (yalnızca 165 sayfa), bir başka etmen olabilir; ama hepsinden önce, sol edebiyata yönelik genel ilgiyi dikkate almakta fayda var.

    ***

    Anlatıya yönelik eleştirilerimizi sıraladıktan sonra, ondaki bireysel düzlemde de olsa felsefi derinliğin hakkını vermek gerekiyor. Bunun için, yazıyı, romandan birkaç parça ile bitirelim:

    “Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır” (s.11).

    “İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?” (s.38)

    “İlk haftalar, kendimi idare edecek kadar lisan öğrenmek ve hayran hayran etrafıma bakınarak şehri dolaşmakla geçti. İlk günlerin şaşkınlığı çok sürmedi. Burası da en nihayet bir şehirdi. Sokakları biraz daha geniş, çok daha temiz, insanları daha sarışın bir şehir. Fakat ortada insanı hayretinden düşüp bayılmaya sevk edecek bir şey de yoktu. Benim hayalimdeki Avrupa’nın nasıl bir şey olduğunu ve şimdi içinde yaşadığım şehrin buna nazaran ne noksanları bulunduğunu kendim de bilmiyordum... Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim” (s.52).

    “(...) Sırf bunun için resim yaparak geçinmek istemiyorum. Çünkü o zaman kendi istediğimi değil, benden istenileni yapmaya mecbur olacağım...” (s.95)



    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 408 syf.
    ·5 günde·4/10
    *minnak bir spoiler*
    Büyük beklentilerle başladığımdan olacak, hayal kırıklığına uğradım. Anlatımın ve tasvirlerin sıktığını söyleyemem, akıcı bir kitaptı. Ama kahramanımızın o yoğun, hareketli, entrika dolu hayatının yanı sıra biraz da onu anlatan, psikolojisinin derinliklerini gözlerimin önüne seren cümleler okumak, onunla biraz olsun duygusal bağ kurabilmek isterdim. Genel olarak bu açıdan çok sığ ve yüzeyseldi. Kahramanı belki de en etkileyen, ruhsal ve zihinsel açıdan bence en mühim olan yıllar neredeyse aceleyle atlanmış. Bir de o kadar şeyin ardından kitabın sonunda yine yalan dolanla uğraşan bir kadın olmaya devam edebilmesini haklı çıkarabilecek hiçbir sebep bulamadım önümde, işte kahramanın iflah olmadığını gördüğüm an gerçekten rahatsız ediciydi, bir türlü rahat bir nefes alamadım.

    Ama dediğim gibi, beğenmememin sebebi beklentilerimi karşılayamamasıdır. Bu da onu kötü bir kitap yapacak diye bir kaide yok elbette. Sadece ben biraz psikolojik analiz ağırlıklı kitapları daha çok seviyorum galiba, yollarımız ayrı Flanders.