Amin Maalouf’un Semerkant romanı, edebî atmosferi ve kurgusal gücüyle okurunu büyüleyen, ama satır aralarına gizlenmiş oryantalist bakışıyla dikkatli okuru rahatsız eden bir eser. Yazar, Ömer Hayyam’ın şiirleri ve Hasan Sabbah’ın Haşhaşin efsanesi etrafında ördüğü anlatıyla hem Doğu’ya hem Batı’ya sesleniyor. Lakin iş tarihsel doğruluğa geldiğinde, romanda ciddi kaydırmalar ve “Türk” unsurunu gölgeleyen bilinçli tercihler göze çarpıyor.
Roman, 11.-12. yüzyıl İran coğrafyasında geçiyor. Bu dönemin asıl belirleyicisi Selçuklular ve onların siyasi dehası Nizamülmülk’tür. 11. ve 12. yüzyılın siyasî sahnesinde asıl belirleyici güç Selçuklu Türkleriydi. Nizamülmülk’ün kurduğu medrese sistemi, Malazgirt sonrası şekillenen siyasî düzen ve Türklerin bölgedeki askerî kudreti bu çağın omurgasını oluşturuyordu. Ancak Maalouf’un romanında ise bu omurga bilinçli şekilde flu bırakılmış, olaylar İran merkezli bir tarih anlatısına kaydırılmıştır. Yani roman, tarihsel gerçeklerin bir kısmını görünmez kılarak ideolojik bir kurguyu besliyor. Bu da tesadüf değil, Maalouf’un bilinçli seçimidir. Türkler merkeze alındığında, Doğu-Batı hikâyesinin dengesi bozulur; o yüzden Türkler kurguda “yan unsur”a indirgenmiştir. Hasan Sabbah, Hayyam ve Nizamülmülk aynı dönemde yaşamış kişilerdi; fakat aralarındaki dostluk anlatısı tarihî bir gerçek değil, daha çok efsanevî bir rivayettir. Maalouf’un romanı da işte bu rivayeti kurgusal olarak işler. Yani roman, tarihi olayları eksilterek ideolojik bir yeniden yazım yapar.
Edebi açıdan hakkını teslim etmek lazım: Maalouf’un kalemi akıcı, atmosferi güçlü. Hayyam’ın rubaileri romana nefes aldırıyor, Haşhaşin efsanesi büyülü bir gerilim yaratıyor. Ama işin püf noktası şu: Bu edebi şiirsellik, tarihsel hakikatleri flu hale getirmek için de kullanılıyor.