Zeytindağı, ulu bir çınarın andelîb-i hüzünle terennüm edilen o en dertli, o en muhteşem inkıraz faslıdır. Müellif Falih Rıfkı Atay, bu asar-ı nadirede Osmanlı İmparatorluğu’nun Suriye ve Filistin çöllerindeki son azametini ve ardından gelen o feryat dolu gurubunu, kalbi bir sızı ve şairane bir eda ile kağıda dökmüştür. Koca bir devletin Medine’den, Şam’dan ve mukaddes Kudüs-i Şerif’ten çekilirken geride bıraktığı yetim hatıralar, adeta tarihin sinesine kazınmış birer abide-i hüsrandır. Dördüncü Ordu Kumandanı Cemal Paşa’nın Zeytindağı’ndaki karargâhı, ne kadar ihtişamlı ve heybetli ise, sükût eden o koca hayal de bir o kadar hazin ve ibretamizdir. İstanbul’un nazlı çocukları ile Anadolu’nun kavruk sîmâlı neferleri, kendilerine yabancılaşmış bu üvey topraklarda, ulu bir davanın ve sarsılmaz bir sadakatin bedelini canlarıyla ödemişlerdir. Falih Rıfkı, bir yaverin sadık şahitliği ve bir Türk milliyetçisinin yüksek şuuruyla, hem ordunun çaresizliğini hem de Mehmetçiğin çöl kumlarında devleşen o sessiz fedakârlığını şairane bir üslupla abideleştirir. Neticede bu eser; vatanperver bir sine için sadece bir mazi kıssası değil, imparatorluğun ufkunda batan son güneşin ardından tutulan asil bir yas ve ebedi bir ibret vesikasıdır.
Yaşlı Bay Budd bir gün geçmişin tüm yükleriyle hataları ve pişmanlıklarıyla ölür. İşte hikaye tam burda başlar.Geçmişin izleriyle örülmüş, hüzünlü ama umut veren bir hikâye. Aile bağları, hatıralar ve zamanın acımasız akışı üzerine etkileyici bir roman.
Ben biraz Charles Dickens'ın Bir Noel Şarkısına benzettim. Kitapta farklı birçık kitaptan bahsetmesi ise benim çok hoşuma gitti. Okurken geçmişte yaptığımız hataları bir noktada değiştirebilsek ne olurdu acaba demeden geçemiyorsunuz.
İyi okumalar
Aile denince aklınıza ne geliyor?
Bir baba için aile; eşini ve çocuklarını korumak, onları kimseye muhtaç etmemek, hayatı onlar için elinden geldiğince yaşanılır kılmak demektir. Çocuklarını hayatın gerçeklerine hazırlarken merhameti ve sevgiyi rehber edinmektir.
Bir anne için aile; evlatları uğruna gözünü kırpmadan her şeyi göze almak, onları sonsuz bir sevgiyle kuşatmak, dünyanın karmaşası içinde koruyup kollamaktır. Hayatının son anına kadar "çocuklarım" diyebilmek, eşine yoldaş olmak ve birlikte güzel hatıralar biriktirmektir.
Çocuklar için ise aile; koşulsuz sığınabilecekleri bir yuva, güvenli bir limandır. Çünkü anne ve baba onların ilk kahramanlarıdır. Çocuklar sevmenin karşılığını beklemezler; sadece severler. Anne kızar, çocuk ağlar; ama yine anneye sarılarak ağlar. Çünkü onların dünyası anne ve babalarının varlığıyla ayakta durur.
Evet, aile; anne, baba ve çocuklar için tüm bu anlamları, hatta daha fazlasını taşır.
Peki gerçekten her aile böyle midir? Her anne ve babayı sorgusuz sualsiz kutsayabilir miyiz?
Alexandre Seurat'ın Sakar adlı romanı tam da bu soruların peşine düşüyor. Yazar, gerçek bir olaydan esinlenerek kaleme aldığı bu romanda, bir çocuğun sessiz çığlığını merkeze alırken aile kavramının karanlıkta kalmış yüzünü de gözler önüne seriyor.
Diana, yüzünden gülümsemesi eksik olmayan bir çocuk. Fakat o gülümseyişin ardında kimsenin duymadığı bir çığlık saklı. Kendisine ne olduğu sorulduğunda sürekli sakar olduğunu söylüyor; yaşadığı her olumsuzluğun kendi hatasından kaynaklandığına inanıyor. Oysa gerçekler çok daha farklı. Ne var ki gerçek ortaya çıktığında artık her şey için çok geç kalınmış oluyor. Kimse Diana'nın sessiz gülümseyişinin ardındaki acıyı göremiyor, kimse yardım çağrısını duyamıyor.
Romanı okurken bu hikâyeyi yalnızca Diana'nın
Memduh Şevket Esendal’ın o her zamanki sakin, iddiasız görünen ama insanın içine işleyen anlatımıyla kaleme aldığı Ayaşlı ile Kiracıları, sadece bir dönem romanı değil; bir çatı altında toplanmış onlarca kırık dökük hayatın, yalnızlığın ve geçip giden zamana tutunma çabasının hüzünlü bir resmi.
Bazı kitaplar vardır; kapağını kapattığınızda kulağınıza büyük laflar fısıldamazlar ama göğsünüze geçmeyecek bir sızı bırakırlar. Memduh Şevket Esendal’ın Ayaşlı ile Kiracıları benim için tam olarak böyle bir kitap. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Ankara’da dokuz odalı bir apartman dairesinde yolları kesişen insanların hikayesi bu. İlk bakışta neşeli bir curcuna, bir memleket panoraması gibi görünür. Ama odaların kapıları birer birer kapanıp herkes kendi yalnızlığıyla baş başa kaldığında, o kalabalığın içinden kesif bir hüzün yükselir.
Esendal’ın dili o kadar duru, o kadar zahmetsiz ki, insan bu sadeliğin ardındaki derin kederi ilk başta fark edemiyor. Romanı okurken kendimi o dairesinin loş koridorlarında yürürken buldum. Her kapının arkasından bir iç çekiş, bir pişmanlık ya da umutsuz bir bekleyiş sızıyordu. Ayaşlı İbrahim Bey’in o kaba saba ama aslında hayatın sillesini yemiş çehresi, Şefik Bey’in geçmişin ihtişamına tutunmaya çalışan zavallılığı, Faika’nın savruluşu... Hepsi bir yerlerden tanıdık, hepsi içimiz kadar yaralı.
Kitapta beni en çok sarsan şey, karakterlerin hayata karşı takındıkları o çaresiz kabulleniş oldu. Şu satırlar, insanın içindeki o bitmek bilmeyen eksiklik hissini ne güzel özetliyor:
İnsanlar birbirlerine ancak belirli bir yere kadar yardım edebilirler, ondan ötesini herkesin kendi başına taşıması gerekir.
Bu cümle üzerinde günlerce düşündüm. Ne kadar kalabalık olursak olalım, ne kadar sevilirsek sevilelim, günün sonunda o dokuz odalı
Bu eser bana göre sadece bir aşkın anlatımı değildir. Aynı zamanda insanın bir başkasına duyduğu derin bağlılığı, özlemi, yalnızlığı ve geçmişle kurduğu kopmaz bağı anlatmaktadır. Eseri okurken en çok dikkatimi çeken şey, duyguların abartıya kaçmadan içten bir şekilde aktarılması oldu. Yazarın kullandığı imgeler ve anlatım dili, anlatılan özlemi okuyucuya hissettirmeyi başarıyor. Bazı bölümlerde insan, kendi hayatından izler buluyor; çünkü özlem, pişmanlık, sevgi ve hatıralar her insanın bir dönem karşılaştığı duygulardır. Bence eserin en güçlü tarafı, aşkı sadece mutlu eden bir duygu olarak göstermemesi. Sevmenin bazen beklemek, bazen kabullenmek ve bazen de bir insanın yokluğuyla yaşamayı öğrenmek olduğunu anlatıyor. Bu yönüyle eser, okuyucuyu sadece bir aşk hikâyesine değil, insanın kendi iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Eseri bitirdiğimde aklımda kalan en önemli düşünce, bazı insanların hayatımızdan çıkmış olsa bile bıraktıkları izlerin bizimle yaşamaya devam ettiğidir. Bu nedenle eser, sadece okunan değil; üzerinde düşünülen, her okuyanın kendinden farklı anlamlar çıkarabileceği etkileyici ve derin bir anlatıdır.
Ben Sana MecburumAttila İlhan · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201913,3bin okunma
Kitaptan Kalanlar
Hep O Şarkı — Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Kitap; ailevi değerleri yüksek iki komşu ailenin çocukları arasında başlayan masum bir arkadaşlığın, yıllar içinde derin bir aşka dönüşmesiyle birlikte İstanbul’un, ailelerin ve yaşam biçimlerinin geçirdiği değişimi de ortaya koyuyor.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 1956 yılında yayımlanan bu eserini, bir kadının iç sesiyle anlatılan zarif dili sayesinde neredeyse bir nefeste okudum.
Eski İstanbul’un Boğaz kıyısındaki köşklerinde; aşk, özlem, zaman ve hatıralar usulca birbirine karışıyor…
Boğaz manzarası ve köşkler ise romanda yalnızca bir fon değil, kaybolan bir dönemin sessiz tanıkları gibi.
O dönemin anlatımı içimde sessiz bir sızı bıraktı.
Yazar; İstanbul Boğazı’nın mehtaplı gecelerini, boğazda dolaşan kayıkları ve dönemin yaşam biçimini öyle güzel anlatıyor ki, insan kendini o yılların içinde hissediyor.
Üstad Sahaf’ın önerisiyle okuduğum Hep O Şarkı’nın; dönemin geleneklerini, aile yapısını ve insan ilişkilerini anlatırken kurduğu samimi dil beni çok etkiledi.
Özellikle bir kadının iç dünyasını, çelişkilerini ve arzularını bu kadar doğal ifade edişi; dönemi için oldukça cesur ve güçlü hissettirdi.
Kitabın sonunda ise, bir dönemin kapanışıyla birlikte yıllara yayılan bu sevdanın gerçek hayat karşısında ne kadar sıradanlaşabildiğine tanık olmak insanı hüzünlendiriyor.
Kitabın kahramanı Fehime’yi hem çok naif hem de gerçekçi buldum.
Hatta bir yerde kendi kendime şunu sordum:
Biz kendimize bile bu kadar samimi olabilir miyiz?
#yakupkadrikaraosmanoğlu
#türkedebiyatı
@book.painting.antique
Hep O ŞarkıYakup Kadri Karaosmanoğlu