17 Temmuz 1738 günü, bir balıkçı tezgahında, balık ayıklarken aniden sancısı tutan ve işinin arasında “bir avazda deriz ya”, işte öyle bir avazda doğum yapan, ardından da hiçbir şey olmamış gibi işine devam eden bir kadın tarafından dünya getirilir Jean Baptiste Grenouille. Sanki az evvel doğum yapan o değildir. Doğumu balık tezgahının altında gerçekleştirmiş, göbek bağını orada kesmiş, bebeği de yine oracıkta ölüme terk etmiştir. Tezgahın altında, yüzlerce pis kokulu balık çöpünün arasında, çöpe atılmayı beklerken, ortamın yaydığı pis kokudan olsa gerek feryat figan ağlamaya başlar yeni doğan bebek. Bunun üzerine etraftaki insanlar tarafından farkedilir ve ölümden kurtarılır. Annesi, yaptığından ötürü ölümle cezalandırılır ve Grenouille bir yetimhaneye gönderilir.
“İşte burada bütün krallığın en pis kokan yerinde 17 Temmuz 1738 günü doğdu Jane –Baptiste Grenouille. Yine en sıcak günlerden biriydi. Sıcak, mezarlığın üstüne kurşun gibi çökmüş, çürük kavunların kokusuyla, yanmış boynuzu andıran, mezarlık havasından oluşan bir karışımı yan sokaklara doğru bastırıyordu. Grenoulle’nin annesi sancılar başladığında Rue aux Ferx’de bir balıkçı tezgahının başında oturmuş daha önce temizlediği ala balıkların pullarını kazımaktaydı. Balıklar sözüm ona o sabah Seine’den çıkmışlardı ama öyle kokuyorlardı ki, ceset kokusu bile duyulmuyordu.” (syf.5)
Endişelenmeyin merakbozan (spoiler) yazmadım. Yukarıdaki paragraf kitabın girişinden zaten. Kitabın ilk sayfalarında okuyorsunuz bunları. Hadi devam edelim…
Sıradan bir insan olarak ama hiç de sıradan bir şekilde dünyaya gelmeyen Grenouille’nin macerası işte doğduğu andan itibaren başlar. Tüm insanlardan bir farkı vardır onun. Yeryüzünde kimseye bahşedilmemiş olan koku alma özelliği. Tabii ki diğer insanlar da koku alabiliyorlardı ama