Hikmet Benol, evliliğin düzenli mezarlığından çıkıp gecekondunun yamuk duvarlarına sığınır; yanında Albay Hüsamettin Tambay, zihninde bitmeyen müsamereler, yarım kalmış cümleler, gecikmiş kahramanlıklar vardır. Sevgi geride kalmış bir hayatın soluk perdesi gibi durur, Bilge ise ulaşılmak istenen ama dokunulunca buharlaşacak bir anlam ihtimali. Hikmet yaşamak yerine prova yapar; fakat sahne de kendisidir, seyirci de, alkışlamayan kalabalık da.
Bu anlatıda delilik, aklın bozulmuş hâli değil; fazla çalışan bir zekânın kendi kablolarına dolanmasıdır. Hikmet’in zihni bir oda değil, duvarları sürekli yer değiştiren bir ev. Bir kapıdan giriyorsun çocukluk çıkıyor, ötekinden aşağılanma, üçüncüsünden kahraman olamamış erkekliğin paslı miğferi. Oyun dediği şey eğlence değil aslında; hayatın ciddiyetine dayanamayınca kurulan acil çıkış tüneli. Ama bazı tüneller kurtarmaz insanı, daha içerilere taşır.
Oğuz Atay burada insanın iç konuşmasını düz bir nehir gibi akıtmaz; parçalayıp önümüze cam kırığı halinde saçar. Cümleler bazen yürür, bazen tökezler, bazen de kendi ayağına çelme takıp gülmeye başlar. Çünkü Hikmet’in trajedisi ağlamaklı değildir, daha fena: komiktir. İnsan kendini büyük bir dramın başrolü sanırken, hayatın onu kötü yazılmış bir skeçte figüran yapması kadar acımasız bir şey yok. Bu yüzden kahkaha ile çöküş aynı bardaktan içer burada.
Tehlike, oynanan rollerin sahte olmasında değil; bir süre sonra maskenin yüzden daha gerçek görünmesinde. Hikmet kendini anlatmaya çalıştıkça çoğalır, çoğaldıkça da merkezini kaybeder. Albay bazen dost, bazen iç mahkeme, bazen de zihnin üniformalı yankısı gibi konuşur. Her şey biraz tiyatro, biraz mahkeme, biraz çocuk oyunu, biraz intihar provasıdır. Geriye şu ürpertici soru kalır: İnsan gerçekten yaşayamadığı hayatı hayal ederek mi