Oblomov...
Bir kitabın insanı hem kahkahalarla güldürebilmesi hem de duygulandırıp ağlatabilmesi; yazarın yüzyıllar sonra bir kitapla sizinle bu kadar güçlü bağlar kurabilmesi gerçekten bir ustalık eseridir ve gerçek bir sanatçı ruhunun tecellisidir bana göre.
Sonunu gözyaşları ile bitirdiğim ve okurken çok eğlendiğim çok sevdiğim bir karakterdi Oblomov.
Kimdi bu Oblomov? Neydi bu Oblomovluk? Kendisine göre, ''er meydanına çıkacak bir pehlivan değil sakin bir savaş seyircisi olarak doğup büyümüştü. Onun Oblomovluğu yaşaması gerekti; başka şey yaşamasına vicdan azabı çekmesine ve kendini değiştirmesine gerek yoktu.''
Bu kadar güçlü bağlar kurmamın ve duygusal anlamda sarsılmamın sebebi benim de herkes gibi içimde bir şeyler yakmaya hazır olan ama bu potansiyelimi kaybedip bu ateşin kendi kendini yiyip bitirip sönmesi ve artık uyanmayı, ayağa kalkmayı dahi istemeyişin, hayatı yeterince iyi yaşayamamanın korkusu olduğudur. Bu yüzden İlyuşka bizden bir parça, tıpkı Ştolts gibi.
Bir anlık parlama ve isteklerle dünyaları görme ve öğrenme her güne her ana yerleşme ve bitmeyen o enerji. Diğer yanda ise hayata karşı tam bir ilgisizlik ve yoğun bir tembellik. Hareket etmeye ve o konfor alanına olan bağlılık, kimi zamansa ayağa kalkmayı artık istememek ve vazgeçmek...
Daha anlatılacak belki de pek çok şey vardır, fakat herkesin bulacağı ve hissedeceği şeyler farklıdır bu kitaptan.
Tavsiyem Cecilia Bartoliden Casta Diva şarkısını dinlemeniz, okurken veya bitirdiğinizde. Kolayca unutamayacağım ve her dinleyişimde anımsayacağım bir kitap Oblomov.
İyi okumalar dilerim...