Sabahattin Ali’nin öykülerinde Anadolu’yu ve oranın insanını okumak, benim için sadece edebi bir yolculuk değil; adeta o toprakların kokusunu, tozunu ve sızısını iliklerine kadar hissetme deneyimi oldu. Yazarın her bir metinde insan psikolojisinin en kuytu köşelerine sızması, bunu yaparken de toplumsal adaletsizlikleri tokat gibi yüzümüze çarpması inanılmaz etkileyici. Karakterlerin o çaresizlikleri, verdikleri o sessiz hayatta kalma mücadeleleri ve sistemin katı çarkları arasında nasıl unufak oldukları satır aralarında öyle bir canlılıkla anlatılmış ki, insan her öykünün sonunda derin bir sessizliğe gömülmekten kendini alamıyor.
ASFALT YOL
Sabahattin Ali’nin bu öyküsünü bitirdiğimde boğazımda gerçekten çok ağır bir düğüm kaldı. Hani hayatta bir şeyi çok istersiniz, bütün kalbinizi, tüm iyi niyetinizi ortaya koyarsınız da sonunda o canla başla yaptığınız şey dönüp en çok sizi vurur ya; işte tam öyle bir hikaye bu. Okurken sadece sıradan bir yol yapım hikayesi değil, idealist bir insanın o temiz hayallerinin sistemin çarkları arasında nasıl paramparça olduğunu izledim resmen.
Öğretmen köye ilk geldiğinde içi umutla, enerjiyle dopdolu. Kendisinin de köylü kökenli olmasıyla gurur duyuyor, hatta dürüstçe "içimde yabancı bir yere gidiyorum hissi yoktu" diyor. Buradaki psikoloji aslında hepimize çok tanıdık: "Ben onlardan biriyim, beni anlarlar, bağ kurabiliriz." Bu inanç, öğretmenin hayattaki en büyük dayanağı aslında. Kamyonun o bozuk yollardaki sarsıntısından sersemlemiş olsa bile, kafasında köylüyle kuracağı o sıcak köprü var. Ama daha ilk günden muhtarın o umursamaz bir tavırla "beş on gün dinlen hele" demesiyle, o aşılmaz soğuk duvarı ilk kez hissetmeye başlıyoruz. Köylü için okul ya da eğitim hayati bir ihtiyaç değil, sadece hayatın (harmanın, tarlanın) arasında
Kallokain, distopya edebiyatının biraz gölgede kalmış eserlerinden biri. Çoğu distopya okuru önce 1984 ya da Cesur Yeni Dünya'yla tanışır; oysa Karin Boye, totaliter devletin insan ruhuna nasıl nüfuz edebileceğini bu eserlerden çok daha önce işlemiş. Roman ilk kez 1940'ta yayımlanmış. Romanın merkez karakteri, insanların en gizli düşüncelerini bile açığa çıkaran bir “gerçeklik serumu” geliştiren kimyager Leo Kall. Boye, Leo üzerinden "İnsanların davranışlarını kontrol etmek yetmezse, düşüncelerini de kontrol etmek isteyen bir devlet ortaya çıkarsa ne olur?" sorusunu soruyor. Kallokain serumu tam da bu son sığınağı, insanın iç dünyasını hedef alıyor. Leo ile eşi Linda arasındaki ilişki; dostluk, güven ve sevgi gibi insani bağlar romanın ayırt edici yanını oluşturuyor. Boye, baskının karşısına devrimci sloganları değil, insanların birbirlerine duyduğu samimi güveni koymuş. Bu nedenle romanın duygusal tarafı, birçok klasik distopyadan farklı. Başka bir fark da aksiyon bekleyen okurlar için romanın zaman zaman yavaş ilerlemesi. Boye'un ilgisi olaylardan çok, karakterlerin iç dünyasına yönelmiş. Bu nedenle kitap bir macera romanından çok, felsefi ve psikolojik bir distopya olarak okunmalı.
Voltaire'in, “Doğu hikâyesi” kılıfını kullanarak Avrupa toplumunu dolaylı biçimde eleştirdiği küçük romanı. Merkezde Sadık (Zadig) karakteri var: akılcı, iyi niyetli ve dünyayı çözebileceğine inanan biri. Romanın içerdiği zıtlık da burada: Sadık’ın aklı, onu doğruya değil, çoğu zaman yanlış anlaşılmaya götürür. Bu durum Voltaire’in temel tezlerinden birine bağlanır: İnsan aklı güçlüdür ama gerçekliği bütünüyle kavrayacak kadar güvenilir değildir. Eserin en önemli temalarından biri kader meselesi. Sadık sürekli “Neden bunlar başıma geliyor?” sorusunu sorar. Olaylar zinciri rastlantı gibi görünür fakat sonunda her şeyin bir tür geçmiş bağlantı içinde olduğu hissi verilir. Ancak Voltaire burada metafizik bir kader öğretisi sunmaz; daha çok, insanın geriye dönük anlam üretme eğilimini hedef alır. Yani “kader” dediğimiz şey, çoğu zaman olaylar bittikten sonra görebildiğimiz bir desendir. Adalet teması da keskin. Sadık iyi olmasına rağmen sürekli cezalandırılır. Bu durum, dünyada ahlaki davranış ile sonuçlar arasında doğrudan bir ilişki olmadığını gösteriyor. Voltaire’in ironisi de burada: Evren, insanın ahlak beklentilerine göre işlemez. Bu fikir, dönemin iyimser “düzenli evren” anlayışına açık bir itiraz olarak karşımıza çıkıyor.
Kitap, küçük hacmine rağmen üç şeyi aynı anda yapıyor: kader fikrini çözmek, adalet duygusunu sarsmak ve insan aklının sınırlarını görünür kılmak. Hiciv dolu bir kitap.
Sadık veya KaderVoltaire · İş Bankası Kültür Yayınları · 20231,990 okunma
Kitap okumayı gerilimi ve aksiyonu seven benim için çerez bir kitaptı. Çok kısa zamanda bitirdim. Konusu ilgimi çekti ve gerçekten sürükleyiciydi. Beklentimi karşılayan bir kitap.
Eşiniz ve iş arkadaşınızla aynı anda mesajlaşıyorsunuz. Ve talihsizlik bu ya eşinize atmanız gereken mesaj iş arkadaşınıza gidiyor.
Hiç olmamış gibi davranıp devam edebilirsiniz ya da hemen durumu izah edersiniz.
Acaba karakterimizin kararı ne olacak?
.
İşte tam bu noktada durup düşündüm. Gönderilen kısa bir mesaj nelere sebep olabilir ki?
.
Bağlar, Sır ve Şaka kitaplarını büyük keyifle okuduğum yazar Yanlış Hedef’te de şaşırtmıyor beni. Bağlar ve Sır’da işlediği ikili ilişkileri anımsatıyor. Domenico Starnone oldukça temel konuları ele alıyor aslında. Bunu yaparken -nasıl demeli- muzip bir dil kullanıyor.
Yanlış Hedef’te ters köşe oldum mu? Hayır. Ama her sayfada bir aksilik bekledim.
İşte bu beklenti inanılmaz eğlendirdi beni.
Yazar okuyucuyla oynadığı gibi karakterleriyle de oynuyor sanki.
Su gibi akan bir kitap arayışındaysanız, Yanlış Hedef’e bir şans vermenizi öneririm :)
.
Eren Cendey çevirisi, Hamdi Akçay kapak tasarımıyla ~
Yanlış HedefDomenico Starnone · Tersine Kitap · 202668 okunma
“Bu dünyadayım ve bu insanlarla iyi geçinmek zorundayım. O yüzden gülüyorum. Çünkü bir şeyler yapmak zorundayım, bir ses çıkarmak zorundayım, bağırmak, çığlık atmak, ağlamak, küfretmek, ulumak zorundayım; o yüzden gülüyorum. Bunlar duyguları boşaltmanın değişik yolları.”
Chuck Palahniuk'tan okuduğum ilk kitaptı ve itiraf etmeliyim ki beni beklediğim kadar rahatsız etmedi. Hakkında yıllardır "sert", "rahatsız edici", hatta "mide bulandırıcı" bir yazar olduğu söylenir. Fakat ben okurken bunların hiçbirini yoğun bir şekilde hissetmedim. Muhtemelen bunun sebebi uzun zamandır yeraltı edebiyatıyla iç içe olmam. Yine de Palahniuk'un en büyük marifetinin okuru şoke etmekten çok, onu rahatsız edici gerçeklerle yüz yüze bırakmak olduğunu düşünüyorum. Gösteri Peygamberi, ilk bakışta şöhret, din ve medya üzerine kurulmuş kara mizahi bir hikâye gibi görünse de aslında modern insanın portresini çiziyor. Beğenilmek, izlenmek ve alkışlanmak uğruna her şeyini ortaya koyan insanın hikâyesi bu. Kapitalizmin yalnızca emeğimizi değil, kimliğimizi ve ruhumuzu da satın alabildiğini anlatan karanlık bir masal. Tender Branson, üyelerinin topluca intihar ettiği Creedish tarikatından geriye kalan son kişidir. Bu trajedi onu özgürleştirmek yerine medyanın eline teslim eder. Bir anda ekranların, reklamların ve pazarlama uzmanlarının şekillendirdiği bir ürüne dönüşür. İnsanlar onu bir kurtarıcı, bir peygamber, hatta neredeyse bir tanrı olarak görmeye başlar. Oysa ortada kutsal olan hiçbir şey yoktur. Sadece satılabilir bir hikâye ve onu tüketmeye hazır milyonlar vardır. Palahniuk burada yalnızca dinleri değil, modern dünyanın yeni dinlerini de hedef alıyor. Televizyon ekranlarını, şöhret kültürünü, tüketim çılgınlığını ve insanların ait olma ihtiyacını acımasızca masaya yatırıyor. Kitap boyunca