• Dünya Barış Konseyi 22 Kasım 1950’de Nâzım Hikmet’e, Pablo Picasso, Paul Robeson, Wanda Jakubowska ve Pablo Neruda ile birlikte Uluslararası Barış Ödülü’nü layık gördü. Nâzım Hikmet törene katılamadı ve ödülünü Neruda aldı. Nâzım Hikmet’in şairliğiyle ilgili “Biz onun yanında şair bile olamayız” demişliği vardır.
    Neden öldün Nâzım? Senin türkülerinden yoksun
    ne yapacağız şimdi?
    Senin bizi karşılarkenki gülümseyişin gibi bir pınar
    bulabilecek miyiz bir daha?
    Senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun
    ne yapacağız?
    Bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı,
    ateşle suyun birleştiği
    Gerçeğe çağıran, acıyla ve gözüpek bir sevinçle dolu?
    Kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler
    kazandırdın bana
    Denizden esen acı rüzgâr katsaydı önüne onları
    Bulutlar gibi, yaprak gibi uçarlar
    Düşerlerdi orada, uzakta.
    Yaşarken kendine seçtiğin
    Ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa.

    Sana Şili’nin kış krizantemlerinden bir demet
    sunuyorum
    Ve soğuk ay ışığını güney denizleri üzerinde parıldayan
    Halkların kavgasını ve kavgamı benim
    Ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan…
    Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da
    yalnızım sensiz.
    Senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen
    yüzünden yoksun
    dostluğumuzdan, bana ekmek olan,
    rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan
    Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle
    Kuyu gibi kapkara zindanlardan
    Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları
    Ellerinde izi vardı eziyetlerin
    Hınç oklarını aradım gözlerinde
    Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin
    Yaralar ve ışıklar içinde.

    Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlanır
    Senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya
    Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın,
    Senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?
    Teşekkürler, böyle olduğun için!
    Teşekkürler o ateş için
    Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.
  • "Önce Ermeniler gitsin,
    İstanbul'u İstanbul yapan değerleriyle;
    Dolmabahçe Sarayı'nı,
    Çırağan'ı,
    Kuleli'yi,
    Selimiye Kışlası'nı,
    Malta Köşkü'nü,
    Beyazıt Kulesi'ni,
    Dünyanın hayranlıkla bakakaldığı mimarilerini de alıp gitsinler.
    Giderken Ermeniler,
    Güllü Agop'u,
    Ara Güler'i,
    Mıgırdıç Magrosyan'ı,
    Onno Tunç'u,
    Garo Mafyan'ı,
    Adile Naşit'i,
    Cem Karaca'yı da unutmasınlar.
    İpek puşularını,
    Potinlerini,
    Nacarlarını,
    Vodistlerini,
    Çilingirlerini,
    Çömleklerini,
    Bakırlarını da alsınlar yanlarına Ermeniler.
    Topiği,
    Kuzu kapamayı,
    Çılbırı,
    Ciğer bohçasını da alsınlar...

    Kürtler de gitsin
    Kilimlerini, keçelerini,
    İlmek ilmek dokudukları halılarını denk edip gitsinler.
    Yaşar Kemal'i,
    Ahmet Kaya'yı,
    Yılmaz Güney'i,
    Ahmed Arif'i,
    Aynur Doğan'ı sakın unutmasınlar.
    Cigerxun'u,
    Ahmede Xani'yi,
    Mem u Zin'i,
    Balıklı Gölü,
    Aynzeliha'yı,
    Surları, burçları
    Deliloyu,
    Halayı,
    Çaçanayı,
    Şemameyi de yanlarına alsınlar.
    Zazalar da gitsin
    "Homa zanu kafır kamu" diyerek.

    Süryaniler de terk etsinler bu toprakları
    Telkariyi,
    Basmayı,
    Nahit ustalarını,
    Dokumalarını,
    Dayr-ul Zaferan'ı da alsınlar yanlarına.
    Ha, Coşkun Sabah'ı da unutmasınlar!

    Rumlar da gitsin
    Giderken cumbalı ahşap evlerini,
    Arnavut kaldırımlarını,
    Ve Selanik türkülerini,
    O güzelim Rum meyhanelerini,
    Rakılarını, mezelerini de alıp gitsinler Rumlar.

    Bulgarlar da gitsin
    Şarkılarını, türkülerini
    "Ayletme Beni"yi,
    "Arda Boyları"nı,
    Akıtmalarını,
    Börek, çörek, bozalarını,
    Komik aksanlarını,
    Naim Süleymanoğlu'nu,
    Sabahattin Ali'yi unutmasınlar.

    Çerkesler de terk etmeli bu toprakları
    Ama terk ederken
    Türkan Şoray'ı,
    Nazım Hikmet'i,
    İsterlerse Çerkes Etem'i de götürsünler.

    Lazlar;
    Fıkralarını,
    Takalarını,
    Horonu,
    Hamsiyi,
    Muhlamayı,
    Hatta Kazım Koyuncu'yu da götürsünler.

    Romanlar toplasınlar sazlarını, darbukalarını, çadırlarını
    Alıp gitsinler Neşet Ertaş'ı, Adnan Şenses'i
    Engin hoşgörülerini,
    Hamam sefalarını...
    O mozaiğin bütün renkleri gitsin
    Kalsın siyah-beyaz.
    O aşure kazanının bütün çeşitleri yok olsun
    Kaynasın o bulamaç.

    Kalın bir başınıza
    Bir dağ kadar sessiz
    Bir çöl kadar ıssız
    Bir bulut kadar ağlamaklı
    Bozkırın ortasında tek başına açan bir çiçek,
    Yapayalnız bir ağaç gibi...
    Irkınız,
    Diliniz,
    Dininizle bir tek siz kalın.
    Sonra birbirinizin yüzüne bakarak uzunn uzunnn...

    "O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler."
    "O Kürdü, o Ermeni'yi dövmeyecektik" diyerek"

    Servet GÜNAY.....
  • Rus edebiyatının talihsiz bir dehâsı: Puşkin

    Ey güzel ülke! Uzak ülke.
    Ey bilmediğim ülke!
    Ne kendi isteğimle geldim sana,
    Ne de soylu bir atın sırtındl
    Beni bu yiğit delikanlıyı,
    Gençliğin ateşi sürükledi sana.
    Bir de başımdaki şarap dumanları..

    Ataol Behramoğlu'nun çevirdiği, Nadir Göktürk'ün bestelediği Tanju Duru'lu, Emin İgüs'lü ‘’Ezginin Günlüğü'nün’’ seslendirdiği ve severek dinlediğimiz bu dizeler Puşkin’in bir şiiridir.

    Nâzım Hikmet'in; "ömrüm boyunca bir tek şiir çevirdim Türkçeye.’’ dediği şiirin şairidir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘’öldü diye her seferinde dehşetli bir keder duydum.’’ dediği şairdir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘'yeryüzünde batısı, doğusu, kuzeyi, güneyi içinde sevdiğin dört şair say deseler, bu dörtten biridir.’’ dediği şairdir Puşkin.

    Nâzım'ın çevirdiğini bahsettiği Puşkin şiiri ise ‘’Kleopetra ve Âşıkları'’dır. ‘’Kleopetra ve Âşıkları’’ şiirinde Puşkin aşağıdaki dizeleri bir şarkıcıya söyletir;

    Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,
    Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz
    Benimle bir olabilirsiniz.
    İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?
    Aşkımı satıyorum ben,
    Hayatı pahasına bir gecemi benim
    Söyleyin, kim satın alacak içinizden?

    Aleksandr Sergeeviç Puşkin 26 Mayıs (bazı kaynaklar Puşkin’in doğum tarihini 06 Haziran olarak verirler) 1799’da doğdu ve 29 Ocak 1837’de Moskova’da vefat etti.

    Annesi ve babası çok kültürlü, soylu ve aristokrat insanlardır. Puşkin, ilk bilgilerini yabancı eğitmenlerden edinir. Henüz sekiz yaşındayken Fransızcası Rusçası kadar iyidir. On bir yaşına geldiğinde ise özgürlükçü yazarlarına hayran olduğu Fransız Edebiyatı’nı neredeyse ezberler ve Fransızca şiirler yazmaya başlar.

    Kendisine Rus masallarını anlatan, eski Rus türkülerini söyleyen yaşlı dadısı Arina Rodionovna ona Rus halkının ruhunu aktarır ve Arina’nın anlattıkları, Puşkin’in çocukluk ruhunda silinmez izler bırakır.

    Puşkin, dönemin baskıcı ortamına ve yönetime karşı, sanatın özgürlüğü konusunda düşüncesini eserlerinde ustaca yansıtır. Bir şiirinde bunu net bir şekilde görmekteyiz:

    Çünkü yasak tanımaz rüzgâr, 
    Zincir vurulmaz kartala, genç kız kalbine. 
    Şair de öyledir işte 
    İçinden geldiği gibi yaşar... 

    Eserlerinin bir kısmını görevli olarak gittiği Kafkasya’da yazar. Burada ünlü "Kafkas Esiri" (Kavkazskiy Plennik -1822, şiir) ve "Bahçesaray Çeşmesi" (Bakhchisarayskiy Fontan – 1824, şiir) adlı eserlerini yazar. Bu dönemdeki şiirlerinden birisinin adı da ‘’Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan’ın’’dır:

    Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan'ın;
             Karşımda akıyor Aragva uğultulu.
    Hem hüzün hem bir hafiflik var içimde; kederliyim,
             Seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu.
    Seninle, sadece seninle... Hiçbir şey
             Bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü,
    Ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden,
             Sevmemesi olanaksız çünkü.

    Puşkin, bir baloda eski yüksek rütbeli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza âşık olur. Puşkin’in mutsuzluğuna, talihsizliğine ve çok genç yaşta ölümüne giden yolun başlangıcı olur bu karşılaşma, bu aşk ve bu yanlış tercih; yeryüzünde çoğu insanın yaptığı gibi… Natalya edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur.

    Puşkin Natalya’ya evlenme teklif eder; Natalya ise, şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplanmak üzere erteler. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılır ve Cervantes’in söylediği; ‘’aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır’’ sözüne uyarak Moskova’dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829’da, Natalya’yı unutabilmek amacıyla bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına Erzurum’a kadar gelir. Sonradan yazdığı “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde yol izlenimlerini anlatır.

    İşte bu yolculuğunda Sibirya’dan Polonya’ya kadar bilinen bir aşk şiirini Erzurum’da yazar; Türkçe okunuşu ile  "Ya vas lyubil"; ‘’Seviyorum Sizi’’ Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle Türkçesi; (Seviyorum Sizi, Aleksandr Puşkin, Türkiye İş Bankası Yayınları, Çeviren: Ataol Behramoğlu, 2006)

    Seviyordum sizi ve bu aşk belki
    İçimde sönmedi bütünüyle.
    Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
    İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
    Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
    Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
    Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
    Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.

    Moskova’ya dönen Puşkin, Natalya’ya evlenme teklifini yineler. Uzun çekişmelerden sonra Natalya’nın ailesini de ikna etmeyi başarır ve sonunda nişanlanırlar. Natalya ise, bu duruma karşı kayıtsız kalır ve sadece izlemekle yetinir. Natalya’nın bu tutumu da sonuna kadar böyle devam eder. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in.

    Ayrıca rejim karşıtı söylemleri nedeniyle de bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden içi büyük bir acıyla dolsa da Puşkin, yazmaya devam eder. “Yevgeni Onegin”, “ Don Juan” , “Veba Sırasında Ziyafet” gibi manzum tragedyalarını ve “Dubrovski”, “Maça Kızı” gibi önemli eserlerini bu dönemde yazar. Gogol’la olan arkadaşlığı da bu döneme rastlar. Öyle ki, Gogol’a ünlü ‘’Ölü Canlar’’ romanını yazma fikrini Puşkin verir.

    ‘’Şair’e’’ şiiri ise bu döneminin eseridir; Sefer Aytekin’in çevirisiyle ‘’Şair’e’’ şiiri;

    Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın
    O canım methü sena, anlık gürültü, geçer;
    Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,
    Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.
    Sen Çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,
    Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,
    Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;
    Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.
    Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;
    Eserine, elden çok, kıymet biçebilensin,
    Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?
    Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
    Tükürsün, ateşini yakan ulu mihraba,
    Şamdanını, çocukça öfkeyle, sarsadursun.

    Evde mutluluğu bulamayan Puşkin’in kadınlara aşırı bir düşkünlüğü oluşur. Şu sözü bu özelliğini anlatır: ‘’Mutluluğun iki biçimi vardır. Biri bir kadına sabırsız bir halde umutla giderken ve diğeri bir kadından ve tutkudan kurtulmuş olarak geri dönerken.’’

    Evime çekinmeden, serbestçe
    evimin kadını olarak gir...

    diye söyler Puşkin şiirinde bütün güzel kadınlara…

     ‘’Erzurum Yolculuğu’’ kitabında, Anadolu halkı ile İstanbul şehri halkının ve sarayın çözülmesini, halk ile yönetimin kopukluğunu, kendi yarattığı yeniçeri Eminoğlu karakterinin ağzından güzel bir şiirle anlatmıştır, Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle;

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    (Şiir uzun, şiirin tamamını yazımın sonunda veriyorum.)

    1833'te tamamladığı şiirsel romanı ‘'Yevgeni Onegin’' Rus edebiyatı’nın en büyük başyapıtı olarak görülür. Bu eseri 1879 yılında operaya uyarlanır. Rus asıllı Amerikalı yazar Vladimir Nabokov  '’Yevgeni Onegin’' için ‘’yabancı bir dilde anlam derinliğiyle verilmesi mümkün değildir”  diye ifade eder.

    En büyük eseri "Yüzbaşının Kızı" ile ilgili olarak Gogol şöyle demektedir: ‘’Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey.’’

    Puşkin Rus ve dünya yazınına, aralarında ‘’Ruslan ile Ludmila’’, ‘’Çingeneler’’; ‘’Bahçesaray Çeşmesi’’, ‘’Kafkas Tutsağı’’, ‘’Yevgeni Onegin’’ gibi anlatı - şiirler de bulunan ölümsüz bir şiir mirası bırakmıştır. Fakat onun ‘’Byelkin′in Hikâyeleri’’, ‘’Dubrovski’’, ‘’Yüzbaşının Kızı’’ vb. öykü ve romanları da, şiir türündeki yapıtlarından daha az ünlü değildir.

    Şiir çevirisinin özel güçlükleri nedeniyle, kendi ülkesi dışında şiirlerinden çok, öykü ve romanlarıyla tanınmaktadır. Her şair Puşkin’den izler taşır. Çünkü Puşkin şiirin ölümsüz yaratıcılarından, yol göstericilerinden biridir. Son yazdığı şiirlerinden birisidir;

    Tüm arzularımı yaşadım ben 
    Hayallerime de soğudum artık 
    Sadece acılarım kaldı içimde 
    Meyveleri kalbimdeki boşluğun...

    38 yaşına rağmen tüm arzularını yaşamıştır artık, hayallerine de soğumuştur, sadece acıları kalmıştır içinde. Bu yaşta sanki intiharına karar verir; çünkü ömrünün bu anında kader George Charles d'Anthès adında Fransız Ordusunda görev yapan birisi ile karşılaştırır O’nu.

    Puşkin, o sıralarda kendisine yazılan birkaç imzasız mektup aracılığıyla, d'Anthès adındaki bu Fransız delikanlısının eşi Natalya Puşkin’e kur yaptığını, Natalya’nın da buna kayıtsız kalmadığını öğrenir. 1837’de d'Anthès’i düelloya çağırır. Bu bir anlamda Puşkin’in ölüme meydan okuyuşudur. Çünkü d'Anthès’in ordunun en iyi nişancılarından olduğu bilinmektedir.

    27 Ocak 1837'de St.Petersburg yakınında düellonun yapılmasına karar verilir. Puşkin'in şahidi arkadaşı Danzas'tır. Düello'da kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilir. Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d'Anthès, Puşkin’i karnından yaralamayı başarır.

    "Yüzbaşının Kızı" romanındaki yazdığı şekilde gerçekleşen düello sonucu iki gün boyunca can çekişen Puşkin, 29 Ocak 1837 yılının soğuk bir öğleden sonrası yine bir hikâyesinin kahramanı gibi hayata gözlerini yumar.

    Şairin öldüğünü duyunca evinin kapısının önünde toplanan ve ‘’Yevgeni Onegin’’in son baskısını kapış kapış tüketen halk, şairin ölümü üzerine neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına gelir. Bu gerekçe ile olayların çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı, şairin tabutunu gizlice kiliseden alır ve Mihaylovskoye köyüne götürerek toprağa verir.

    Rus edebiyatı uzmanı Ataol Behramoğlu bir yazısında Puşkin’in Çar karşıtı olması nedeniyle bu düellonun bir komplo olabileceğini yazar.

    Moskova’da Kremlin’e dik inen Tverskaya Ulitsa (caddesi) üzerinde hemen Puşkinskaya Metrosundan Tverskaya çıkışının açıldığı yerde heybetli bir heykeli bulunmaktadır.

    26 Mayıs 1880’de Moskova’da yapılan bu Puşkin Heykeli’nin açılış törenine, Dostoyevski bir konuşma yapması için davet edilir. Kendi çalışmalarına ara veren Dostoyevski, hayatı boyunca hayranlık duyduğu, manevi yol göstericisi ve büyük Rus dehâsı olarak gördüğü Puşkin hakkında bir konuşma hazırlar. Tören Çar’ın emriyle ertelenmesine rağmen, Dostoyevski büyük bir cesaretle yola çıkar ve konuşmasını yapar. Rus edebiyatında “büyük bir olay” ve bir dönüm noktası olarak değerlendirilen bu konuşmada Dostoyevski, tüm hayatı boyunca karşılaştığı, kendisine yöneltilen suçlama ve eleştirilere meydan okur; Batıcılarla Slavcıları, halkla aydınları, Rusya’yla Avrupa’yı uzlaştırmaya çalışır.

    Puşkin’in heykelini çevreleyen küçük park, Moskova’da sevgililerin önemli buluşma mekânlarından birisidir.  Bu parkta amatör müzik grupları konserler verir. Puşkin’in heykelinin önünde her daim taze bırakılmış çiçekler bulunur. Nedeni bir Rus’a sorulduğunda; ‘’Puşkin’i sevmek Rusya’da bir gelenektir’’ cevabı verilir. Çünkü oralarda hâlâ vefa vardır, sanata, edebiyata saygı vardır, kadir kıymet bilme vardır, bizde olduğu gibi şairlerin mezarları tahrip edilmez.

    Birçok kişi tarafından en büyük Rus şairi ve Rus edebiyatının kurucusu kabul edilir. Tüm Rus kitaplarında adı "bir dâhi" olarak anılır. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halkının ruhunu sentezleyerek, Rus edebiyatı’nda “gerçekçilik akımı”nı başlatan şair ve yazardır. Rusların Dante'si olduğu söylenir. Dante nasıl İtalya'ya bir dil armağan ettiyse Puşkin de Ruslara o enfes edebiyat dilini hediye etmiştir. Dostoyevski onun için '’Rus edebiyatının peygamberidir’' der… Tolstoy da Puşkin hakkında söyle der: "Ondaki güzellik duygusu kimsede olmadığı kadar gelişmiştir. Sanatçıya gelen ilham ne kadar güçlü olursa, onu esere yansıtmak için gereken çaba da bir o kadar büyük olur. Puşkin’in şiirleri öylesine sade ve pürüzsüzdürler ki, aynen bu şekilde ona aktarıldığını düşünürüz. Oysa onun bu sadelik ve pürüzsüzlüğe ulaşmak için ne kadar emek sarf ettiğini bilmeyiz."

    Puşkin çevirileriyle bilinen ünlü Türk edebiyatçı ve şair Ataol Behramoğlu Puşkin hakkında şunları söyler: ‘’Ben, Puşkin’in hemen hemen tüm şiirlerini de Türkçeye tercüme ettim. Türkiye’de basılan ‘Sizi Seviyorum’ kitabında Türk okuyucuları Puşkin’in pek çok lirik şiirlerini bulabilirler. Puşkin’in doğum günü olan 6 Haziran, herkes için, Rus edebiyatı ve tüm Ruslar için çok önemli gündür. Puşkin’in eserlerinden hiç olmazsa bazı satırlar bilmeyen bir tek Rus insanı, hatta bir tek Rus çocuğu bulunmaz sanırım. Puşkin’in sanatı, Rus dili hazinesidir.’’

    Tarihçi İlber Ortaylı Siyaset Bilimi doktora derslerinde annesini derse getirir ve annesi de öğrencilerine Rusça Puşkin'in şiirlerini okurdu... .

    Puşkin’i okumadan bu dünyadan gitmemek lazım! Puşkin’i tanımak için en azından "Yüzbaşının Kızı" okunmalı diye düşünüyorum.

    Osman AYDOĞAN

    Erzurum Yolculuğu  

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    İstanbul peygamberin yolundan ayrıldı
    onu baştan çıkardı kurnaz batı
    dalarak utanç verici zevklerin koynuna
    o ihanet etti duaya ve kılıca
    küçümsüyor artık savaş alanından akan teri
    şarap saati oldu dua saatleri

    Söndü inancın kutsal ateşi
    dolaşır evli kadınlar mezarlıklarda
    her kocakarı her hacı ana
    hareme sokarlar erkekleri
    işbirlikçi harem ağası uykuda

    Ama Erzurum öyle mi ya?
    bizim dağlı, çok yollu kentimiz
    kapılmadık biz zevkü sefaya
    yüzvermedik isyan şarabına
    günah yolundan gitmedik, gitmeyiz

    İnanç sahibiyiz, oruç tutarız
    kutsal sulardır doyuran bizi
    düşman üstüne rüzgâr gibi
    uçup gider atlılarımız
    girilmez haremlerimize
    serttir harem ağalarımız
    kadınlar rahatça otururlar içerde

    Puşkin’in Eserleri

    Ruslan i Lyudmila – Ruslan ve Ludmila (1820) (şiir)
    Kavkazskiy Plennik – Kafkas Esiri (1822) (şiir)
    Bakhchisarayskiy Fontan – Bahçesaray Çeşmesi (1824) (şiir)
    Tsygany, – Çingeneler (öyküsel şiir) (1827)
    Poltava (1829)
    Küçük Trajediler (1830)
    Boris Godunov  (1825) (dram)
    Papaz ve uşağı Balda'nın Hikâyesi (1830) (şiir)
    Povesti Pokoynogo Ivana Petrovicha Belkina – İvan Petroviç Belkin'in hikâyesi (Beş kısa hikâyeden oluşur: Atış, Kar Fırtınası, Cenazeci, Menzil Müdürü ve Bey'in Kızı) (1831) (düzyazı)
    Çar Saltan Masalı (1831) (şiir)
    Dubrovsky (1832-1833, yayınlandı1841, roman)
    Prenses ve 7 Kahraman (1833, şiir)
    Pikovaya Dama – Maça Kızı (hikâye) (1833) daha sonra operaya uyarlanmıştır.
    Altın Horoz (1834, şiir)
    Balıkçı ve Altın Balığın Hikâyesi (1835, şiir)
    Yevgeni Onegin (1825-1832) (şiirsel roman)
    Mednyy Vsadnik – Bronz Süvari (1833, şiir)
    Yemelyan Pugachev isyanının Tarihi (1834, düz yazı)
    Kapitanskaya Dochka - Yüzbaşının Kızı (1836, düz yazı)
    Kirdzhali – Kırcali (kısa hikâye)
    Gavriliada
    Istoriya Sela Goryukhina – Goryukhino Köyü'nün Hikâyesi (bitirilmemiştir)
    Stseny iz Rytsarskikh Vremen – Şövalye Hikâyeleri
    Yegipetskiye Nochi – Mısır Geceleri (kısa şiirsel hikâye, bitirilmemiştir)
    K A.P. Kern – AP. Kern'ne (şiir)
    Bratya Razboyniki – Haydut Kardeşler (oyun)
    Arap Petra Velikogo – Büyük Petro'nun Arabı (tarihsel roman, bitirilmemiş)
    Graf Nulin – Kont Nulin
    Zimniy vecher – Kış akşamı
  • Çömeldim bakıyorum toprağa
    otlara bakıyorum
    böceklere bakıyorum
    mavi mavi çiçek açmış onlara bakıyorum
    sen bahar toprağı gibisin sevgilim
    sana bakıyorum.

    Sırtüstü uzandım görüyorum gökyüzünü
    ağacın dallarını görüyorum
    uçan leylekleri görüyorum
    göz açık rüya görüyorum
    sen bahar mevsiminin gökyüzü gibisin
    seni görüyorum.

    Gece kırda ateş yaktım ateşe dokunuyorum
    suya dokunuyorum
    kumaşa dokunuyorum
    gümüşe dokunuyorum
    sen yıldızların altında yakılan ateş gibisin
    sana dokunuyorum.

    İnsanların içindeyim seviyorum insanları
    hareketi seviyorum
    düşünceyi seviyorum
    kavgamı seviyorum
    sen bahar içinde bir insansın sevgilim
    seni seviyorum.
  • İçimde kıyametler kopsa da.
    Ben baharıyım yarınlarımın,
    Çiçek açarım her kışın ardından.
  • Yaradılışın ilk gününe,
    ve son gününe, yemin olsun,
    Tanrı’nın hükmüne ve küfre,
    Ebedî hakikatin zaferine,
    Sırtımdaki günahın keskin utancına;
    Bu rüyanın kısacık şanına
    Yemin olsun, ve burada karşılaşmamıza
    Ve firkat tehdidine;
    Yemin olsun tüm sahiplerine,
    Kader’in emrime sunduğu ruhların,
    İlâhî kılıçlar üzerine ant içerim,
    Düşmanlarımın savurduğu –
    Hissiz, uykusuz melekler zümresinin;
    Yemin olsun sana, senin hayatına, ölümüne,
    Son, uzun nazarına ve ilk eşkine,
    Nâzikçe nefes alışına,
    Saçının ipeksi sağanağına,
    Yemin olsun cefaya ve saadete,
    Yemin olsun bu bizim aşkımıza bile, -
    Vazgeçtim tüm intikam arzularımdan,
    Vazgeçtim yılların gururundan;
    Bugünden sonra hiçbir yalan vesvese
    Musallat olmayacak hiçbir ruha;
    Aradığım selamet,
    Aradığım aşk, garâm,
    Aradığım ‘En Üstün İyi’ye iman.
    Ve hakikî nedâmetten bir gözyaşıyla,
    Sileceğim bana kalmış olan kızgın çizgilerini
    İlâhî öfkenin, yüzümden ki
    Sana daha lâyık olsun. Umulur ki tüm
    Dünya, sakin bir hoyratlıkla
    Çiçek açıverir, tamamen benden habersiz!
    İnan bana, tek ben sahibim basiretine
    Seni sevebilmenin: zira öyle belledim ki
    Senin yüceliğini, hiçkimsenin başaramayacağı kadar:
    Sensin benim kutsalım. Bugün
    Kudretimdir ayaklarının önüne serdiğim.
    Ve bir anlığına da olsa aşkın için
    Hazırım vermeye ebedîyyeti.
    Zira sabit, hakikî ve güçlüyüm
    Aşkında – kötülükte olduğum kadar;
    Göğün hür ruhu, seni taşıyacağım
    Yıldızların üzerine, oraya
    İhtişam içinde melîkem olup hükmedeceğin yere,
    Tamara, rüyamın ilk aşkı,
    Ve dönüp baktığında dünyaya
    Ne bir nedâmet, ne bir merhamet hissedeceksin,
    Meyus seyyâre, kıtlığını çeken
    Bâkî güzelliğin, âdet edinmiş
    Basit duyguları, dar akılları,
    Suç ve infazların,
    Sonu gelmez korku çarkını çekip durduğu yer:
    Âdem korkar sevmekten ve korkar nefret etmekten.
    Oysa bilmez misin ki sen aşk nedir burada?
    Taşar kaynayan gencecik kan –
    Fakat günler geçer de soğuyuverir kan!
    Kim direnebilir ki uzayıp giden cazibesine
    Can sıkıntısının, değişimin ve yeniliğin?
    Veya rakib rüyanın farklılığına
    Hayır! Yaşlanmak yoktur benim aşkıma,
    Ve solmak sessizliğinde, kaba
    Camiasında kıskanç kölelerin,
    Arasında cimri ve soğuk
    Sözde arkadaşların ve hakikî düşmanların,
    Ezilmek altında beyhude işlerin ve edepsiz
    Çabaların, boş umutların ve kuruntuların!
    Senin kaderin değil burada soluvermek,
    Ve, tutkusuz, saklamak ruhunu
    Bu duvarların ardında, kokusuz bir gül
    gibi
    Hiçbir balarısının ziyaret etmediği
    Ve kör kalmış Ulûhîyete.
    Hayır, asla! Sevdiceğim, senin sabahın
    çizilmiş farklı bir kaderle,
    Farklı bir vecit derinliğiyle,
    Farklı bir hüzün ölçüsüyle;
    Öyleyse geride bırak tüm eski fikirleri, arzuları
    ve bırak kaderine zavallı dünyayı.
    Sonra bunun karşılığında, arzulayabilirsin
    Hikmet diyârlarına girebilmeyi,
    Ve işte oralarda sunacağım sana
    Bana tabi tüm mahlûkâtı,
    Emrimde hizmet edecekler sana.
    Yumuşak elli, sihirli maiyet
    Ve Sabah yıldızından, senin için,
    Koparıvereceğim altın tâcını bir gece,
    Geceyarısı şebnemini alacağım çiçeklerin
    Ve serpeceğim damlaları parlak sağanaklarda
    Tâcını daha muhteşem kılabilmek için.
    Öreceğim gün batımının saçtığı ışık hüzmelerini
    Seni bir örtü gibi sarsın diye;
    İkimizle dolduracağım havayı
    Tâzelik ve nefis bir kokuyla;
    Ve her daim fısıldayacağım kulağına
    Yumuşak çalgıların tatlı seslerini;
    Turkuvazdan ve kehribardan,
    Göz alıcı konaklar kuracağım sana,
    Göğe uçup süzüleceğim'
    Denizlerin en dibine batacağım –
    Arzu ettiğin her şeyi sana sunacağım
    Ama ne olur, sev beni…
  • Ben
    senden önce ölmek isterim.
    Gidenin arkasından gelen
    gideni bulacak mı zannediyorsun?
    Ben zannetmiyorum bunu.
    İyisi mi, beni yaktırırsın,
    odanda ocağın üstüne korsun
    içinde bir kavanozun.
    Kavanoz camdan olsun,
    şeffaf, beyaz camdan olsun
    ki içinde beni görebilesin...
    Fedakârlığımı anlıyorsun:
    vazgeçtim toprak olmaktan,
    vazgeçtim çiçek olmaktan
    senin yanında kalabilmek için.
    Ve toz oluyorum
    yaşıyorum yanında senin.
    Sonra, sen de ölünce
    kavanozuma gelirsin.
    Ve orda beraber yaşarız
    külümün içinde külün,
    ta ki bir savruk gelin
    yahut vefasız bir torun
    bizi ordan atana kadar...
    Ama biz
    o zamana kadar
    o kadar
    karışacağız
    ki birbirimize,
    atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
    yan yana düşecek.
    Toprağa beraber dalacağız.
    Ve bir gün yabani bir çiçek
    bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
    sapında muhakkak
    iki çiçek açacak:
    biri sen
    biri de ben.
    Ben
    daha ölümü düşünmüyorum.
    Ben daha bir çocuk doğuracağım.
    Hayat taşıyor içimden.
    Kaynıyor kanım.
    Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
    ama sen de beraber.
    Ama ölüm de korkutmuyor beni.
    Yalnız pek sevimsiz buluyorum
    bizim cenaze şeklini.
    Ben ölünceye kadar da
    bu düzelir herhalde.
    Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde?
    İçimden bir şey:
    belki diyor.
    18 Şubat 1945