"Başkalarına muhtaç olmak, ayıp bir şeydir!"
Bu sözünü hiç unutamadım onun. Unutmam da... Kim tarafından ve ne zaman yaralandığını hiç bilmiyorum ama güzel ve çekici bir kadındı. Güzelliği, en çok kendisini umutsuzca özlemesinden kaynaklanıyordu. Güzelliği, yüzündeki yitik seslerden, can çekişen anılardan, yüreğindeki umutsuz kanayıştan geliyordu, en çok...
Kalbinde kirli bir kan birikmişti ve onu bir türlü dışarı atamıyordu. Birisi onu kendisinden kötü ayırmıştı. Kalbiyle arasında, mesafeler vardı. Sevgisiyle arasında, mesafeler... Kendisini ona hatırlatacak birisini arıyordu aslında. Ama karşısına kim çıksa o eski korkusu aklına geliyor, kalbindeki o kirli kan aklına geliyor, tam kendisini anlatacakken birden duvarlarını hiç olmadığı kadar kapatıyor; sonra yine kalbiyle kendisi arasındaki, o derin, o sonsuz, o issız boşluğa geri dönüyordu.
O boşluğa geri dönünce de herkesten nefret eden, sonsuz acımasız birine dönüyordu. O boşluğa geri dönünce, karşısına çıkan herkesi kendi güzelliğini doğrulayacak bir ayna gibi görüyordu. O aynaya büyülü güzelliğini ve çekiciliğini anlattırıyor, ona kendisinin ne denli vazgeçilmez ve unutulmaz biri olduğunu söylettiriyor, sonra en az kendisine duyduğu o derin öfkeye benzer bir öfkeyle aynayı hiç düşünmeden sonsuz bir kinle ayakları altında kırıyordu!
Karşılıksız acılarla tozlanıyordu kimsesiz kalbi. Dağılıp gitmemek için, bütün kapılarını kapatmıştı hayata. Duvarlarının gerisinde hem içindeki kötülüğü susturuyor, hem de dışarıdaki kötülüklerin içine girmesine engel oluyordu. Ama kötülüklerden saklanırken, iyi rastlantılara, aşklara, onu uzun yollara çıkartacak olan doğurgan acılara da kendisini kapatıyordu. Ve ne zamandır kalbine, 'iyilik yağmurları' yağdırmıyordu.
Adımı duymuş bir yerlerden. Sonra yazdıklarımı okumaya başlamış,