Yoğun bir tiksinti ve öfkeyle damdaki mevziime geri döndüm. Bu gibi olaylara karıştığınız zaman, öyle sanıyorum ki küçük çapta da olsa tarih yapıyorsunuzdur; hesapta kendinizi tarihi bir karakter gibi hissetmeniz gerekir. Fakat hiç böyle olmaz, çünkü bu zamanlarda maddi ayrıntılar ağır basar. Çarpışmalar boyunca, yüzlerce mil uzaktaki gazeteciler bu işi parlak bir biçimde yaptıkları halde, ben durumun doğru dürüst "tahlilini" yapamadım. Esas düşündüğüm, bu her iki taraf için de öldürücü rezil kavganın doğru ve yanlış yönleri değil, Allah'ın belası damda gündüz oturmanın verdiği rahatsızlık ve sıkıntı, gittikçe kötüleyen açlıktı. (...) Eğer tarih dedikleri buysa, hiç de öyle bir duygu vermiyordu. Daha çok cephede az adam olduğu, bu yüzden anormal uzunlukta sürelerle nöbet tutmamız gerektiği, kahramanlık etmek yerine, sıkıntı içinde, uykusuzluktan başı önüne düşerek ne olup bittiğiyle hiç ilgilenmeyip yalnızca olduğunuz yerde oturmanız gereken, çok kötü bir döneme benziyordu.
Savaşın insanı en çok dehşete düşüren özelliklerinden biri, tüm bu savaş propagandasının, tüm bu bağrış çağrış, yalanlar ve nefretin mütemadiyen bizzat savaşın içinde bulunmayanlardan gelmesidir.
Savaşın ilk birkaç ayında Franco'nun asıl düşmanı Hükümet değil, sendikalardı. Ayaklanma başlar başlamaz, örgütlenmiş şehir işçileri bir genel grev çağrısı yaparak, devlet depolarından silah talep ederek ve kısa bir mücadeleden sonra da bunları elde ederek buna cevap verdiler. Kendiliğinden ve bir miktar da bağımsız hareket etmemiş olsalardı, büyük bir olasılıkla Franco'ya karşı hiç direnilmeyecekti.