Gerçek anlamda sevgi, diğer insanları da kendimiz kadar
sevebilmeyi içerir, kendimizden çok ya da kendi yerimize değil. Bir
başka deyişle, sevgi, diğer insanların seçimlerini kendi seçimlerimiz
gibi sevebildiğimizde gerçekleşir. Ama sevgi tek bir yaşantı değil
süreçtir. İnsanın kendisini savunmasızca ortaya koyabilmiş olmasının
acılarını ve zaferini içeren bir süreç. Mutluluk o anda yaşanılan her
şeyi hissedebilmektir. Dünyamızla karşılıklı etkileşimlerimizde keder
de yaşanır sevinç de. Mutsuzluk, yaşama katılacak yürekliliği
gösterecek yerde, insanın kendi içinde ürettiği ve gerçek dünyayla
ilgisi olmayan duygularla yoğrularak kendini yaşamaktan kaçınma
sonucu yaşanan bir olgudur. Mutsuz insan, kederine karamsarlık,
sevincine kaygı katar gerçeğini doyasıya yaşayamaz. Çünkü kendine
karşıdır.
Toplumların belirli bir dönem içerisinde geçirdiği zorlanmalar
bireylerin yıkıcı eğilimlerinin etkinlik kazanmasına neden olabiliyor.
Hızlı toplumsal değişmenin getirdiği zorlanmalar sonucu toplumumuz
bireylerinin yaşadığı kollektif bunalımdan burada yeniden söz etmek
istemiyorum. Ama bireylerin bir bölümünün özsever bir düzeye
gerilemesine neden olan böylesi bir süreci salt belirli bir süre için
ortaya çıkan koşullarla açıklamanın yeterli olduğuna inanmıyorum.
«Neden bu toplum da bir başkası değil?» sorusunun yanıtı yalnızca
bugünde değil geçmişte de aranmalıdır kanısındayım. Çoğunluğun
ortaklaşa kabul edebileceği bir tarihi, yansız bir değerlendirmeyle
tanımlayamamış ve özümseyememiş bir toplumun zorlanmalar
karşısında bunalıma girmesini de doğal karşılamak gerek. Burada tarihle kastettiğim biçimselliğin ötesinde, toplumun yaşam felsefesini
de yansıtan bir kavram. insan doğası yalnızca belirli bir zaman kesiti
içinde nasıl değerlendirilemezse, toplumlar da geçmişlerini
özümseyemedikleri sürece kendilerini gereğince anlayamazlar.
Şimdiki zamanın geleceği ve geçmişi de içerdiğini görmezlikten gelen
toplumların bireyleri ise evrensel olma niteliğine ulaşamazlar!
Kendini lanetlemek ya da
kendine acımak insanın sorumluluklarını görebilmesini engeller.
Güçlülük, yürekli olmayı gerektirir. Yüreklilikse insanın kendi
gerçekleriyle yüzleşebilmesini içerir, insanın kendine yabancılaşması
pahasına kazanılan güç, gerçek güç değildir. Güçsüzlüğümüzü
yaşayabilecek yürekliliği gösterdiğimiz bir anda biri bizi küçümserse,
bu onun sorunudur. Aslında için için aynı yürekliliği gösterebilmiş
olmayı o da ister, ama abartılmış gururunun tutsağı olduğu için bunu
göze alamaz. Bazı insanlar, kendimizi dürüstçe yaşadığımız zaman,
diğerlerinin bu «açık»tan yararlanarak bizi devirmeye çalışacakları
görüşünü savunurlar. Oysa bir insan ancak kendi içinde devrikse
başkaları tarafından devrilebilir.
İnsanın dünyaya gelişi ile yaşanmaya başlanan, ve ömür boyu
süren bu duygu evrenseldir. Çünkü doğadaki tüm varlıklar «eksi» bir
durumdan «artı» bir duruma geçmek için sürekli çaba içindedirler,
insandaki eksiklik duygusu da, bireyin gelişimi ve insanlığın evrimi
için gerekli bir dürtüdür. Ama çoğumuz, bu duygunun varlığını
yadsıma eğilimindeyizdir. Çünkü eksiklik, toplumsal değer yargılarına
göre arzu edilmeyen bir durumdur. Bu nedenle, eksik yönlerimizi
ancak bazı durumlarla yüzyüze geldiğimizde kabul ederiz. Eksiklik
duygusu, yarattığı hoşnutsuzluğa karşın yaşanması kaçınılmaz bir
olgudur. Üstelik insanın yaşamını sürdürebilmesi ve gelişebilmesi için
zorunludur. Çünkü, eksikliğin farkedilmesi insanı güdüler ve eyleme
geçirir.