Koku, yüzeyde bir seri katil hikayesi gibi dursa da, aslında erken kapitalizmden kitle psikolojisine, sınıf görünmezliğinden ahlakın nasıl kolayca çözülebildiğine kadar uzanan karanlık bir uygarlık eleştirisi. Grenouille’in “kokusu olmaması”, alt sınıfların toplumdaki görünmezliğinin metaforu gibiyken; insanları yalnızca birer hammadde olarak algılaması, bedenin ve emeğin metalaşmasını acımasızca yüzümüze vurur. Finalde kalabalığın tek bir uyaranla ahlakını askıya alması, aklın ve ilerlemenin kutsandığı Aydınlanma anlatısına ağır bir darbedir: bilgi insanı daha iyi yapmaz, sadece daha etkili kılar. Kadın bedeninin sessizce tüketilmesi, ahlakın bir algı meselesine indirgenmesi ve iktidarın duyular üzerinden kurulması roman boyunca rahatsız edici bir berraklıkla akar. Süskind’in asıl söylediği şudur: Grenouille bir sapma değil; doğru koşullar oluştuğunda her toplumun içinden çıkabilecek bir sonuçtur.
İşte kapitalistler en çok evde çalışan ve kendisi ve ailesi için bir dilim daha fazla ekmek "kazanmak" için çok düşük bir ücrete razı olan bu kadınlar arasından işçi çalıştırmak arzusundadırlar. Bütün ülkelerin kapitalistleri (antik çağın köle sahipleri ve Orta Çağların feodal lordları gibi) en "uygun" fiyata istedikleri kadar cariyeyi yine bu kadınlar arasından seçmişlerdir. Fahişelik hakkındaki hiçbir "ahlaki öfke" (yüzde 99'u ikiyüzlülüktür) , kadınların vücutları üzerindeki ticareti engelleyecek hiçbir şey bu yapamaz; ücretli kölelik var olduğu sürece, fahişelik de kaçınılmaz olarak sürecektir. Toplum tarihi boyunca, bütün ezilen ve sömürülen sınıflar, ezenlere ilk önce ödenmemiş emeklerini, ikinci olarak da kanlarını "efendiler" inin cariyeleri olarak vermek zorunda kalmışlardır (sömürülmeleri de bunun içindedir).