Rububiyetin Yok Sayılması ve Gücün İlahlaştırılması Ateist ve seküler bakış açısı, Allah'ın evreni yaratıp kenara çekildiği (Deizm) ya da hiç olmadığı (Ateizm) iddiası üzerine kuruldu. Ancak asıl tehlike, Allah’ın Rububiyetinin (hükümranlığının, eğiticiliğinin, kurallar koyarak evreni ve insanı sevk ve idare etmesinin) hayattan dışlanması oldu. Değişim: Boşalan egemenlik alanına "güç" oturtuldu. Haklı olanın güçlü olduğu değil, güçlü olanın haklı (ve emperyal) sayıldığı bir sentez işletilmeye başlandı. Sonuç: Hukuk ve ahlak, ilahi rızadan koparak gücü elinde bulunduran elitlerin çıkarlarını koruyan birer "yürütmelik" haline geldi
1000Kitap
Çizgi romanlar da açıklama ister, önsöz ister, inceleme ister
Martin Mystere - Sayı 217 - Dört Boyutlu Fidye "Fantazmagori" (Mystère'in Gizemleri) köşesi, serinin yaratıcısı Alfredo Castelli tarafından her sayının arkasına eklenen özel bir entelektüel/kültürel genel kültür bölümüdür. Bu bölümün hazırlanmasındaki temel amaçlar şunlardır: 1. Maceralardaki Gerçek ve Kurgu Sınırını Netleştirmek: Martin Mystère maceraları doğası gereği mitoloji, dinler tarihi, arkeoloji, gizemli bilimler, komplo teorileri ve ezoterizmle iç içedir. Okuyucunun kafasında *"Hikayede anlatılan bu efsane, tarihsel kişilik ya da bilimsel veri gerçek mi, yoksa tamamen kurgu mu?"* sorusu uyanır. Fantazmagori köşesi, macerada adı geçen konuların ve kavramların tarihsel dokümantasyonunu, kaynaklarını ve bilimsel gerçekliğini okuyucuya sunar. 2. Kültürel ve Felsefi Derinlik Kazandırmak: Görsellerdeki örnekte de görüldüğü üzere (yaşlılık kavramının etimolojisi, kutsal kitaplardaki kronolojiler, asırlık insanların tarihsel kayıtları, Faust efsanesinin gerçek kökeni vb.), sadece basit bir çizgi roman okuma deneyiminin ötesine geçerek okuyucuya felsefi, sosyolojik ve antropolojik bir bakış açısı kazandırmayı hedefler. 3. Okuyucuyla Entelektüel Bir Bağ Kurmak: Alfredo Castelli, bu köşeyi adeta okuyucuyla sohbet ettiği kişisel bir kürsü olarak kullanır. Kendi düştüğü kavramsal yanılgıları (örneğin "yaşlı" yerine "yaşça büyük" kelimesini kullanarak siyasi doğruculuk tuzağına düşmesi gibi) samimi bir dille paylaşır. Bu durum, Martin Mystère'i sadece bir macera çizgi romanı olmaktan çıkarıp "akıllıca kurgulanmış bir kültür dergisi" formuna ulaştırır. Bir önceki sayı olan Martin Mystere - Sayı 216 - Slumberland'a Dönüş devamı olan bu sayının okunurluguna bir katkı sunması açısından bu bölümü burada paylaşmayı uygun gördüm. # YAŞLILARA YOL AÇIN: ZAMANIN,
Hayata Dair
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Jeopolitik Kaldıraç, Kurumsal Pragmatizm ve Gücün Mekaniği: Küresel Sağ Dalganın Gölgesinde Orta Doğu’nun Dönüşümü Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreği geride kalırken, uluslararası ilişkiler sistemi ideolojik kalıpların, demokrasi inşası vaatlerinin ve ulus-ötesi değerler siyasetinin tasfiye edildiği, bunun yerine tamamen faydacı, güce ve ekonomik altyapıya dayalı yeni bir gerçekçilik dönemine sahne olmaktadır. Bu dönüşümün en somut laboratuvarı, yakın döneme kadar vekil aktörler ve devlet dışı silahlı yapılar üzerinden yürütülen çatışmalarla şekillenen Orta Doğu coğrafyasıdır. Bugün bölgede, Washington’ın uzun yıllardır sürdürdüğü mikro-milliyetçilikleri destekleme stratejisinden vazgeçerek sınırları koruyan, merkezi devlet kurumlarını güçlendiren ve enerji merkezli kalıcı ağlar kurmayı hedefleyen yeni bir bölgesel mimariye yöneldiği görülmektedir. Uluslararası literatürde jeopolitik bir kaldıracı ifade eden bu yaklaşım, küresel sağ popülizmin yükselişi ve liderler düzeyindeki kişisel güç pragmatizmiyle birleştiğinde, hem Suriye-Irak-Türkiye hattındaki dengeleri altüst etmekte hem de iç siyaset ile dış politika arasındaki kırılgan bağı gözler önüne sermektedir. Küresel Deniz Ekseni’nden Kara Jeopolitiğine: Kavramsal Dönüşüm Tarihsel kökenleri itibarıyla bir coğrafyanın küresel bir denge merkezi olarak konumlandırılmasını ifade eden kaldıraç stratejisi, ilk olarak Asya-Pasifik bölgesinde, Hint ve Pasifik okyanuslarının kesişim noktasında yer alan takımada devletlerinin denizci kimliğini, liman altyapılarını ve mavi ekonomi kaynaklarını canlandırma vizyonu olarak doğmuştur. Bu özgün yaklaşım, büyük güç kutupları arasında dengeleyici bir orta güç olma arayışının ürünüdür. Ancak günümüz Orta Doğu denklemi, bu kavramın denizlerden kara jeopolitiğine, askeri üslerden
Siyaset
TABİÎ İNSAN...
Jean-Jacques Rousseau’da ise mesele başka bir yönden karşımıza çıkar. Batı düşüncesinde mücerret insan özü arayışının en çarpıcı örneklerinden biri, Rousseau’nun “tabiî insan”ıdır. O, adeta Cennet’ten düşüş imgesini canlandırır. Çünkü o, insanı anlamak için tarihin, dilin, cemiyetin, mülkiyetin ve kurumların gerisine gitmeye çalışır. Sanki insanın hakikati, bütün tarihî elbiseler soyulduğunda ortaya çıkacak çıplak bir ilk hâlde saklıdır. O, insanı cemiyetin, dilin, tarihin, terbiyenin, ahlâkın ve mükellefiyetin içinde kavramaz; bütün bunlardan soyulmuş, ağaçların arasında dolaşan çıplak bir tabiî varlık olarak hayal eder. Fakat böyle bir insan, insan değil, insanın tarih öncesine doğru çekilmiş gölgesidir. Rousseau’da insanın hakikati tarihten önceki tabiî hâlde aranır. Dayandığı insan tasavvuru, çoğu zaman tarih içinde ete kemiğe bürünmüş gerçek insandan ziyâde, tarihin öncesinde hayâl edilen saf ve çıplak bir insan tabiatıdır. İnsan, onda hâlâ insanlaşmamış gibidir; çünkü insanı insan yapan ne varsa -dil, aile, cemiyet, hukuk, ahlâk, dâva, irâde, hâfıza, imân, inkâr, mücadele- henüz ortaya çıkmamış ya da bozulmanın başlangıcı sayılmıştır. Dolayısıyla Rousseau, Batı’nın insan meselesindeki başka bir çıkmazını temsil eder. -REHA KANSU, “Mücerret İnsan”dan “Gaye İnsan”a, -Mihraksız “İnsani Öz” Tartışmaları, b) Rousseau ve Herder -III-, besincidevre.org/5devre, 17 Haziran 2026-
İnsana Bakış
TARİHSELCİLERİN REY ve İÇTİHAD ANLAYIŞI...
(...) Mustafa Öztürk, Kur’ân’daki bazı hükümlerin, özellikle sosyal düzen ve hukuk alanına ilişkin olanların, her zaman ve her şartta lafzî biçimiyle uygulanmak üzere vazedilmediğini söyler. Ona göre sahabe pratiği, özellikle Hz. Ömer’e nispet edilen bazı uygulamalar, bir Kur’ân hükmünün belli tarihî şartlarda re’y ve içtihad yoluyla askıya alınabildiğini veya fiilen yürürlükten kaldırılabildiğini gösterir. Ona göre tarihselci perspektifin savunduğu şey, Kur’ân ahkâmının değersizliği veya iptali değil; bu ahkâmın tarihî şart, maslahat, sosyal fayda ve fiilî durum dikkate alınmadan mekanik biçimde uygulanamayacağıdır. Bir hükmün lafzı ile o hükmün gerçekleştirmek istediği maksat arasında uyumsuzluk ortaya çıktığında, sahabe ve sonraki ulema re’y ve içtihad yoluyla lâfzî uygulamayı askıya alabilmiştir. Mustafa Öztürk, Muaz b. Cebel rivâyetini bu argümana delil olarak kullanır. Rivayete göre Muaz, Yemen’de hüküm verirken önce Allah’ın kitabına, orada bulamazsa Sünnet’e, orada da bulamazsa kendi re’y ve içtihadına başvuracağını söyler. Ardından Hz. Ömer’in Kadı Şüreyh’e gönderdiği rivayet edilen mektubu da aynı bağlamda ortaya koyar. Bu mektupta hâkimin önce Kur’an’a, sonra Sünnet’e, sonra Müslümanların icmaına, bunlarda da hüküm bulamazsa kendi re’yine başvurması gerektiği belirtilir. Öztürk, bu rivayetin de klasik İslam düşüncesinde re’y ve içtihadın meşru ve gerekli görüldüğünü gösterdiğini savunur. Öztürk’ün nakline göre Cüveynî de sahabe, tâbiûn ve sonraki nesillerin re’y ile amel konusunda icma ettiklerini, hattâ onların fetva ve yargı kararlarının büyük kısmının âyet ve hadîslerin açık lâfızlarıyla doğrudan ilişkili olmayıp re’y ve istinbata dayandığını belirtmiştir. Öztürk bütün bu örneklerden hareketle şunu sorar: **Hz. Peygamber hayattayken ve vahiy henüz devam
İslam'da Tarihselcilik
AZİMET-RUHSAT ve TARİHSELCİLERİN ANLAYIŞI...
(...) Bir diğer örnek, Mekke dönemi hükümleri ile Medine dönemi hükümleri arasındaki ayrımdır. Öztürk’e göre Mekke döneminde gelen hükümler daha çok Tevhid, İmân, Ahlâk, Sabır, Güzel mukabele, Sulh, İnfâk ve Temel Kulluk Şuuru gibi küllî ve tarih-üstü nitelikteki ilkelerdir. Medine döneminde ise evlilik, boşanma, muamelat, cezalar, savaş, toplumsal düzen ve hukuk gibi daha cüz’î ve fer‘î düzenlemeler öne çıkar. Bu ayrım üzerinden Öztürk, Kur’ân’ın her hükmünün aynı düzeyde tarih-üstü kabul edilemeyeceğini; bazı hükümlerin doğrudan belirli toplumsal ve tarihsel şartlara cevap olarak geldiğini savunur. Bu çerçevede verdiği daha müşahhas örneklerden biri infak-zekât ilişkisidir. Öztürk’e göre Mekke döneminde infak mutlak ve sınırsız bir ahlâkî talep olarak vazedilmiş, yâni kişinin zarurî ihtiyacından fazlasını Allah yolunda sarf etmesi ideal olarak ortaya konmuştur. Fakat “herkesin bu yüksek ahlâkî seviyeyi taşıyamaması sebebiyle” Medine döneminde mali yükümlülük daha belirli, sınırlı bir forma kavuşmuş; zekât, herkes için zorunlu mali ibadet olarak belirlenmiştir. Böylece ona göre Mekke’deki azimet hükmü ile Medine’deki ruhsat veya kayıtlayıcı düzenleme arasında tarihî ve sosyolojik bir farklılaşma vardır. -REHA KANSU, "Tarihselcilik ve İslâma Muhatap Anlayış", -I. Mustafa Öztürk’ün Dilinden Tarihselciliğin İddiaları-, besincidevre.org, 18 Haziran 2026-
İslam'da Tarihselcilik