Bütün sebepler yarattıkları sonuçtan üstündür; çakmak taşı çakmaktan, çakmak kıvılcımdan, kıvılcım ateşten, ateş de tutuşturduğu şeyden. Kalübela'dan bu tarafa böyledir bu ve her varlığın varoluş hakkını bihakkın yaşayacağı sonsuz Hurûc Günü Âlemi'ne kadar da böyle olacaktır.
Binâenaleyh, ruhun iki rengi vardır.
Nâçâr, âlem-i çûn onu bîçûn bilir; mertebe-i vücûba nazaran aynı çûn’dür.
Bu berzahiyyet, ona fıtrat-ı asliyesi itibâriyledir. Amma bu beden-i unsûrîye
taalluk ettikden sonra âlem-i berzahiyetten hurûç etmiş, tamamıyla âlem-i
çûn’a nüzûl etmişdir. Ve kendisinden bîçûnîlik rengi mestûr olmuşdur.
Kişiler, amel ederken muhalif görüşü de bir biçimde içerecek bir yolu, İhtiyât ve verâ amacıyla benimseyebilirler. Bu durum, literatürde "murâ'âtü'l- hılâf" veya "hurûc mine'l hılâf" yani "farklı ictihatların olduğu bir meselede diğer mezheplerin görüşlerini de dikkate alarak davranma" denen bir metodolojik arka plana sahiptir. Söz konusu uygulamada kişi aslında kendi mezhebinin berraklaşmış/karar kılmış ictihadını terk etmemekte, amelini muhalif ictihadı da devreye alarak eda etmektedir. Mesela bayram namazının güneşin doğmasından hemen sonra kılınabileceği görüşünde olan bir fakih, bunu işrâk vaktine kadar geciktirirse bayram namazının ancak İşrâk vaktinde kılınabileceğini söyleyen fakihin görüşüne de riâyet etmiş olur...
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖيمَ
"Yol" hususunda da, insan âdeta şöyle demiş oluyor: "Birçok eşim ve dostum, beni bir yola; düşmanlarım, ikinci bir yola, şeytan ise, üçüncü bir yola çekmek istemektedirler. Şehvet, kızgınlık (gazab), kin ve hased; ta’tîl, teşbîh, cebr, kader, ircâ, (irca’ fikrinde olanlara yani Mürcie’ye göre dinin esası îmandır, amel değildir. Günahla imana zarar gelmeyeceği gibi yapılan taatın da inanmayana faydası yoktur.) vaîd, rafz (rafızîlik) ve hurûc (haricîlik) hususlarında da böyledir (onlar da beni bir yola çekerler). Bütün bunlara karşılık akıl güçsüz, ömür kısa, yapılacak iş çok, her şeyi denemek tehlikeli, bütün bunlar karşısında hüküm vermekse zordur. Bütün bunlar arasında şaşırıp kaldım. O halde, beni kendisinden cennete çıkacağım bir yola hidayet eyle!" "Müstakîm" ise, pürüzsüz ve dosdoğru demektir.
Dışarısı kalabalık. Dahil olamayacağım hikâyeler geçiyor önümden.
Düşük omuzlu memurlar, halim selim manifaturacılar, uzun saçlı gitaristler, al yanaklı anneler, fırça bıyıklı babalar, halka küpeli teyzeler, alnı dişli dedeler, kem gözlü karşı komşular, dünyalar iyisi bacanaklar, lafını esirgemeyen eltiller, içince sapıtan kocalar yürüdükçe yürüyor.
Tuvalet terliği, misafir havlusu, el bezi, kırlent, hurç, davul fırın, dantel masa örtüsü ve termofor dolu evlerine gidiyorlar.
Hediye paketleri var kiminin elinde.
Yarın, sabaha kadar fındık, fıstık, badem ve muz yiyecekler.
Televizyon karşısında tombala oynayacaklar.
Feleğin gecesini bile evlerinden çalacaklar.
Hiç dışarı taşmadan, duvarların arasında, perdelerin ötesinde, yorganların altında, ilk ve son defa 1995’e girecekler.