Bir çırpıda okunan, akıcı, sürükleyici bir kitaptı. Çok kafa yormadı. Malumunuz, iş hayatının enerji sönümleyiciliği ve zamansızlığı dolayısıyla ağdalı dile sahip, ağır kitaplar öyle kolay kolay okunamıyor veya çabucak bitirilemiyor. Mobius bunun aksine, sade dili, sürükleyici olay örgüsü ve neredeyse ilgi çekici karakterleriyle kendini okutturan ve okuttururken yormayan bir kitap, tabiri caizse "çerezlik" bir kitap. Bunu söylerken asla kitabı yermiyor veya küçümsemiyorum, bazı kitaplar yorar ve yormalı da zaten ama sürekli sürekli zihin gücü isteyen sanatsal, süslü anlatıma sahip, çok fazla alegori barındıran kitap da okunmuyor efenim. İşte Mobius da "çerezlik" klasmanında üst sıralarda olan bir kitaptı.
Olay örgüsü itibariyle çok katmanlı bir kitaptı. Business-Start-up, Bilim-Kuantum, Ebeveynlik-Kocalık, İş-yaşam dengesi, X-Z kuşağı, Zamanda Yolculuk anahtar sözcükleriyle kitabın olay örgüsünü veya temasını özetleyebiliriz. Tüm bunlar tek potada bence güzel eritilmişti. Hepsini bir arada ahenkli bir biçimde kullanabilmek de öyle göründüğü kadar kolay değil, dolayısıyla Adam Fawer'ın hakkını teslim etmek gerekir.
--SPOILER ALERT
Kitapta eleştirebileceğim kısımlar var elbette. Öncelikle olay örgüsünde bazı kısımlar geçiştirilmiş. Örneğin, Caleb birden vahiy gelmiş gibi çok paraya ihtiyaçları olduğunu ve bu yüzden Lucidetee'ye gitmeleri gerektiğini söylüyor ve gidiyorlar da. Para toplama motivasyonları başından beri var ama ilk etapta büyük yatırımcılara gidemeyecekleri konusunda mutabık kalıyorlar ve farklı yöntemlerle para topluyorlar. Bu süreç devam ederken bıçak kesiği gibi Lucidetee'ye gitmeye karar veriyorlar. Elbette gidebilirler ama o arada ne oldu da birden böyle bir karar aldınız. Yanlış hatırlamıyorsam bir şeyler oluyor da böyle motivasyona sahip oluyor
İyi para kazanmak, iyi bir hayat sürmek, mutlu olacağı aidiyetler kurmak, kolay ulaşılabilir anlamların peşine düşmek ve bütün bunların sonunda maddi-manevi tatmin olmak gibi ihtiyaçları vardı.
Tarık Tufan'ı Tuhaf dergisindeki yazılarıyla tanıdım. Kaybolan okuduğum ilk romanıydı. Kitap gerçekten kendi adıma çarpıcıydı ve yıllardır aradığım fakat bulamadığım bir türün çatısı altındaydı: Psikolojik Kurgu.
Kitabın karakterleri tam manasıyla karakterdi, gerçekçiydi bu açıdan. Yazar yüzeysellikten gayet uzaktı. Bir karakter 'neden böyle davrandı' sorusunu sordurmuyordu. Karakter davranışları, sözleri, diyalogları, düşünceleri hiç sırıtmıyordu. Karakterlerle gayet empati kurabiliyor ve asla birisini 'tutmuyor'dunuz, yazar gayet objektifdi bu açıdan da. Karakterlere asla haksızlık etmiyordu yazar. Her karakterin bir hakikati vardı ve bu hakikate uygun hareket ediyordu. Ki hoş, hakikatlerini de bilmiyorlardı, kimisi arıyordu kimisi aramıyordu. Uzun lafın kısası karakterler tam karakterdi ve kitabı okurken onların akışına kapıldım.
Yazarın dili sadelikten uzak ve imge dolu. Tuhaf'daki yazılarında da böyle bir dili vardı yazarın. Benim için çok tatlıdır süslü, şiirsel laflar. Yazar geniş ufku ve gözlem yeteniğini düşünce ve olaylarla o kadar güzel bağdaştırıyor ki, aşkla, hayretle okudum. Tarıf Tufan belli ki hayatı güzel yaşayanlardan, hayattaki güzellerin farkında olanlardan, onlara hayretle bakanlardan.
Last but not Least.... Kitabı satın alırken sahip olduğum tek motivasyon yukarıda yazdıklarımdan öte, konusuydu: Kaybolmak, kendine yabancılaşmak, kendini aramak. Kitap kendi varoluşuna yabancılaşmış, 'fason' bir hayat yaşayan Ali'nin kendi gerçeğinin alametini araması, bulması ve bulduktan sonraki tepkisini anlatıyor. Ayrıca ana karakterin alametiyle yüzleşmesini, bazen yüzleşememesini anlatıyor. Biraz unutmak, biraz hatırlamak, biraz kayıp biraz bulmuş...