• 272 syf.
    ·15 günde·Beğendi·7/10
    Kitap Ağacı Devr-i Alem Kulübünün aralık ayı kitabı, Bulgaristan edebiyatı semalarından “Hüznün Fiziği”ydi. Bulgaristan’ın son yıllardaki gözde yazarlarından birisi olan Georgi Gospodinov’un kitabı, Bulgar edebiyatını tanımak için bize aracı oldu.

    Toplam 262 sayfa olan Hüznün Fiziği, Metis Yayınları tarafından roman olarak tanımlansa da, kitap zaman zaman deneme, zaman zaman derleme öykülere, zaman zaman gezi günlüklerine dönüşüyor.

    Bu sebeple, Hüznün Fiziği'nin ortalarına doğru şunu düşünmeye başladım; Yazarın ciddi ciddi bütünlüklü bir konu oluşturma problemi var. Bu düşüncemin ardından, kitapta yazar öykü satın almaya başladığında, bu fikrimin doğrulanmaya başladığını düşündüm. Onun ardından kitap gezi notlarına dönüp, otel puanlamaya geçince tespitimin doğruluğundan iyice emin oldum. Ancak okuma tamamlanıp, kitabı birkaç dakika, sayfa sayfa, altını çizdiğim cümleler üzerinden ve aldığım notlarla kabaca gözden geçirdiğimde, kitabın başından sonuna kadar, aynen Theseus'un mağarada ilerlerken bıraktığı ip gibi bir izi takip ettiğimiz hissine kapıldım. Mağara labirentinde elbette bazen çıkmaz sokaklara giriyorduk, bazen girdiğimiz rotanın yanlış olduğunu düşünüp geri dönüyorduk. Bazen küçük bir geçitle uzun mesafeler atlayabiliyorduk. Mağaranın içindeki esintiler her dakika değişiyordu. Bu anlamıyla kitabın başından sonuna kadar, dağınık da olsa bir bütünlüğü olduğunu fark ettim.

    Bu durumu, yazar Georgi Gospodinov'un bir röportajındaki ifadesinden de yorumlamak mümkün. Yazar röportajda; "Bu çok yönlülük ve çizgisel olmama benim için neden önemli? İlk sebep bizatihi yaşamın böyle olması, özellikle de doksanlarda hayat böyleydi. Klasik roman, aslında yaşamda olmayan bir yapı sunuyor. Hilesi, cazibesi ve konforu da burada. Hayatı, tasarlanmış; bütünlüğü, yazgısı olan bir şey gibi okumak. Romanların bu yönünü hiçbir zaman sevmedim." ifadesini kullanıyor. Yani tam da benim tespit ettiği duruma işaret etmiş. "Hayatın çizgisel olmaması" ifadesi bana, ünlü Katalan Mimar Gaudi'nin, "yaşamda hiçbir şey düz çizgi halinde değildir, o nedenle ben de eserlerimde düz çizgiye yer vermem" sözünü hatırlattı.

    Kitabın güzergâhı dağınık. Ama bu ona düz çizgideki bir romanın sahip olamayacağı zenginliği veriyor. Kurşun döktürmekten tutun, sülükle ülser tedavisine, Yunanistan'a bebek ihracatından, peçete koleksiyonuna kadar ilginç hayat parçacıkları başarı ile kitaba eklemlenmiş. Öldürmeme yemini eden budist hikayesinden, meleği değil oğulu seçen anne hikayesine, taksi şöförü Malemko'nun aldatılışı ve karısı tarafından aldatılan adamın öyküsü başlı başına birer öykü kitabı olabilecek derinlikteydiler.

    Nihayetinde, yazarın veya kitabın sonunda bir bodrum katında ardında koliler bırakıp kaybolan başka bir yazarın yaralarını takip ettik gibi geldi bana. Babasının savaş macerasından, dedesinin değirmende unutuluş hikâyesine, ardından kendisinin bodrum katında anne babası evde yokken yalnız kalmasına kadar ulaşan acılar ve hüzünler yumağı içinde filizleniyor hikâye. Ama giderek dallanıp budaklanıp, komünizm dönemi ve sonrası Bulgar toplumunda yaşanan çalkalanma, gündelik yaşamın altüst oluşu, insanların geçmiş ile bugün arasında takılıp kalması hüzün tablosunu derinleştiriyor. Kitabın en çarpıcı kısımlarından birisi Bulgaristan'da komünizm dönemini yeniden inşa eden bir kasabayı anlatan hikâye. Varoluş ve yokuluş döngüsü, bu geçmiş ve gelecek arasında takılan yaşamla içiçe geçirilmiş. Yaşlanma süreci çok ilginç bir şekilde işlenmiş. 50'lerine yaklaşan birisi olarak benim bile tüylerimi diken diken etti açıkçası.

    Roman, deneme ya da anlatı türü olarak değerlendirebileceğimiz eser, kültür altyapısı olarak da oldukça tanıdık geliyor. Balkanlar ile Anadolu oldukça akraba olan iki coğrafya. Gündelik yaşam tarzı, inanç kırıntıları, türküler ve rakı akrabalık kültürünün detayları. Mafyalar arasındaki irtibat bile bunun ispatı. 1981’deki Papa suikastı ve Almanya’daki göçmen dayanışmasını da bunlara örnek olarak kitapta yer vermiş yazar.

    Kitap Ağacının Devr-i Alem Kulübünde roman genel olarak sürükleyicilikten uzak ve zaman zaman kitabı elden bırakmaya neden olan kopuşlara sahip olarak değerlendirildi. Bunda da oldukça haklılık payı var açıkcası. Ama bazen kitap okurken emek ve sabır gerekir. Hüznün Fiziği de bu bu emeği ve sabırı isteyen kitaplardan. Balkan ve eski dönem sosyalist rejimindeki komşu bir ülkenin atmosferini merak edenler için ilgi çeken bir kitap olabilir.
  • Annem suskunluğundan muhteşem yemekler yapardı: kabak kızartması, fırında kuzu, börekler...
    Her şey birkaç yemekle söylenebilirdi. Ancak şimdi anlıyorum annem ve babaannemin neden bu kadar güzel yemek pişirdiğini. Onlar yemek pişirmezdi, öykü anlatırdı.
    Kol böreklerinin ve bal kabağı böreklerinin labirentleri binbir gece masalları kadar lezzetli ve karmaşıktı. Eksik olan Bulgar destanı budur, börek destanı.
    Georgi Gospodinov
    Sayfa 90 - Metis Yayınları
  • Okumazsanız Pişman Olabileceğiniz 2017’nin En Çok Ses Getiren 20 Romanı

    1. Yeraltı Demiryolu – Colson Whitehead
    Eleştirmenlerden tam not alan, çoksatarlar listelerinde aylar boyunca bir numarada kalan ve ödüllere doymayan Yeraltı Demiryolu, Sefiller’den Sevilen’e uzanan bir yelpazede yer alan engin çağrışımlarıyla son yılların en önemli ve en çok ses getiren kitaplarından biri.

    2. 4 3 2 1 – Paul Auster
    Auster kitabını yorumlarken, “Kendi yaşamımdan bazı şeyleri aktardım, ama hangi yazar bunu yapmaz ki?” diyor ve, “Ben tanıdığım, bildiğim dünyayı, kendi yaşadığım ve sürprizlerle dolu deneyimleri yansıtmaya çalışıyorum, ömrüm boyunca bu kitabı yazmak için bekledim,” diye tamamlıyor sözünü.

    3. Buradayım – Jonathan Safran Foer
    Foer yine kimsenin başaramadığını başarıyor ve yaşam akışını olduğu gibi, tüm güzelliği ve sefaletiyle sayfalara yansıtıyor, satırlarını yüreklerimize kazıyor. Hayat denen trajikomedinin insafına kalmış olan bizler… işte, bakın, buradayız, buradayız, buradayız.

    4. Taksitle Ölüm – Louis Ferdinand Celine
    Yayımlanışından tam 81 yıl sonra Türkçeye ‘‘bulaştırılan’’ Taksitle Ölüm küfürbaz, asi, provokatif, müptezel, haz düşkünü, sınır ihlali yapan, kaotik bir metin.Hayatta dikiş tutturamayanların, dahası tutturmak istemeyenlerin başucu kitabı…

    5. Vejetaryen – Han Kang
    Han Kang bizleri cinselliği, şiddeti, ilişkilerimizi ve saplantılarımızı sorgulayacağımız rahatsız edici bir yolculuğa çıkarıyor.

    6. Arafta – George Saunders
    Amerika ile aynı anda Türkiye’de de yayımlanan Arafta, zihin zorlayan kurgusu, alışılmadık biçimi ve acıyı bile bir mizah ögesi haline getirebilen üslubuyla, okurun önünde yepyeni ve deneysel bir patika açıyor. “Sevdiğimiz her şey sonlanmak zorundaysa sevmeye ve yaşamaya nasıl devam ederiz?”

    7. Anlatış – Ursula K. Le Guin
    Bu kitapta Le Guin, çoğu eserinde olduğu gibi yine ötekilik ve iletişim gibi temalara eğilerek önyargılarımıza ayna tutuyor. “Din” kavramını sorguluyor ve son derece politik bir bilimkurgu sunuyor. Yine de Le Guin, tüm bunların ötesinde edebiyatın kendisine dönüyor, çünkü bu romanın odağında birçok önemli değeri simgeleyen bir kültür, usul usul sürdürülen bir gelenek var: Hikâye anlatıcılığı.

    8. Montano Hastalığı – Enrique Vila Matas
    Labirentleri, göndermeleri ve tüm bunlara rağmen canlılığını hiç kaybetmeyen kurgusuyla Montano Hastalığı, “Borges’in yirmi birinci yüzyılda en çok seveceği roman” olarak da tanımlanıyor. Montano Hastalığı’nı Seda Ersavcı İspanyolca aslından çevirdi.

    9. Sona Ermek – Selim İleri
    Çokça eser vermiş bir yazarın yarım kalmış romanını yeniden yaşatmaya çalışırken hatırladığı gençlik düşleri, geçmişin acımasız pırıl pırıl yaşanmışlıkları ve artık asla geri gelmeyecek, bir hayatın otobiyografik izler taşıyan dökümü…

    10. Biz Hep Şatoda Yaşadık – Shirley Jackson
    Bugün Stephen King’den Neil Gaiman’a değin pek çok çağdaş yazarın ilham kaynakları arasında andığı Shirley Jackson, Amerikan Gotiği’nin klasiklerinden sayılan Biz Hep Şatoda Yaşadık ile anlatıcı olarak ustalığını gözler önüne seriyor ve kız kardeşliğe dair unutulmayacak bir metne imza atıyor. Doğada hiçbir şey yoktan var olmuyor ve sarayların enkaza, hayallerin hezeyana dönmesi için bir an yetiyor; geriye kala kala biraz toz, belki biraz da kül kalıyor. En ölümcül zehirler, tıpkı en kuvvetli tılsımlar gibi insan yüreğinde büyüyor ve hiçbir yer, ama hiçbir yer insanın evi gibi olmuyor.

    11. Sibop – Başar Başarır
    Sibop, kendi deyimiyle “acemi kolpacı” Orhan’ın romanı. Doğma büyüme Cihangirli Orhan, hukuk tahsili yapmış. Girdiği işlerde pek tutunamamış, ailesinin gözünden bile düşmüş. Kimse tarafından yüzüne bakılmayan biri. Öyle ki, adı “sibop”a çıkmış. Ama bir gün Orhan’ın yüzüne bakan bir kız çıkıyor ve roman başlıyor. Başar Başarır’ın bu sürükleyici, inandırıcı, azmettirici romanının öne çıkan yanı dili olabilir; bir solukta, Türkçenin tadına vara vara okuyacağınız Orhan’ın hikâyesini çok seveceksiniz.

    12. Hüznün Fiziği – Georgi Gospodinov
    Bulgar yazar Georgi Gospodinov’un dönemden döneme, hikâyeden hikâyeye atlayarak ince ince kurduğu bir labirent-roman Hüznün Fiziği. Romanın anlatıcısı, başkalarının zihinlerine nüfuz edip onların yaşadıklarını yaşayabilen, hayat denen labirentte kaybolmuş, kendini kaybedip başkalarında bulmuş bir adam. Onun hikâyesinin iç içe geçmiş koridorlarında dolaşırken biz de kaybolup kendimizi onda buluyoruz – zira anlattıkları öylesine samimi, öylesine duygulu, hüzünlü, komik, derin, dokunaklı…

    13. Kıymetli Şeylerin Tanzimi – Sezen Ünlüönen
    Kıymetli Şeylerin Tanzimi, bir aile tarihi, soluk ve pırpır eden bir ışığın altında geçen hayat muhasebesi… Sezen Ünlüönen duman gibi hafif, merakla ve sessizce geziniyor evin içinde…

    14. Meteliksiz Aşıklar – Zaven Biberyan
    Yeniyetme Sur’un, ailesi ve kız arkadaşı Norma’yla ilişkisini merkeze alarak 1950’ler Türkiyesinin röntgenini çeken keskin bir toplumsal eleştiri romanı Meteliksiz Âşıklar.

    15. Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın – Juniçiro Tanizaki
    Zarif, yumuşacık bir üslupla insan ilişkilerinin girift yapısını, küçücük ayrıntıların -bir nesnenin, jestin veya bakışın- insan ruhunda yarattığı dönüşümleri, yalnızlığın ve sevginin türlü biçimlerini gösterir.

    16. Fındık Kabuğu – Ian McEwan
    Ünlü İngiliz yazar Ian McEwan’ın anlatıcılığını bir fetüse yaptırdığı, embriyonun yapısı gereği monolog bir anlatımla ilerleyen, nüktesi bol ve akıcılığını kaybetmeyen bir dille kotardığı bu kısa roman, klasik suç hikâyesinden beklenenleri başarıyla karşılarken en özgün Hamlet uyarlamalarından birisi olarak anılmayı hak ediyor.

    17. Başlangıç – Dan Brown
    İnsanoğlunun var olduğu günden beri cevabını bulmaya çalıştığı bu temel soruya cevap bulma iddiasındaki bir fütüristin tam da keşfini açıklayacağı gece her şey trajik bir biçimde karanlığa gömülür. Eski öğrencisinin sunumuna davetli olan Simgebilim Profesörü Robert Langdon söz konusu keşfi öğrencisinin anısına dünyaya duyurmaya karar verir. Ancak, kendisini bekleyen şifrelerden, acı sürprizlerden ve ölümcül fanatiklerden habersizdir…

    18. Saten Ada – Tom McCarthy
    Türkçede C ve Kalan romanlarıyla, Tenten ve Edebiyatın Gizemi adlı inceleme kitabıyla tanınan Tom McCarthy’nin Perec, Calvino ve Joyce’un meşalesini devraldığı düşünülüyor. Son romanı Saten Ada aynı zamanda bir inceleme, makale, rapor, bir manifesto ve itiraf.

    19. Yanlış Tercihler Mahallesi – Mario Levi
    Mario Levi, yeni romanı Yanlış Tercihler Mahallesi’nde sıra dışı bir mahallede yaşayan sıra dışı karakterlerin iç içe geçmiş öykülerini son derece çarpıcı bir biçimsel üslupla anlatıyor.

    20. Mösyo Pain – Roberto Bolano
    Mösyö Pain, Edgar Allan Poe öykülerini anımsatan puslu ortamları ve esrarlı karakterleriyle Roberto Bolaño’nun hayal gücünün karanlık katmanlarını yansıtıyor.

    (Alınıtıdır, http://kitapeki.com)