• 212 syf.
    ·3 günde·10/10
    "Ne kadar çok deyimi bilmeden kullanıyormuşuz. Ne kadar çok kelimeyi bilmiyormuşuz."
    Kitabı okurken aklımdan geçen cümleler tam olarak bunlardı diyebilirim. Ki kitap ince sayılabilecek bir kitaptı. Bu kitaptaki deyimler için bunu söylüyor isem acaba bütün deyim ve atasözlerini incelesem daha şaşıracak neler bulacaktım acaba.
    Tek kelimeyle muhteşem bir kitap. O kadar farklı deyimi ve hikayelerini bir merak içinde, sıkılmadan bitirdim. Herkesin kütüphanesinde bulunması gereken bir kitap... Tereddüt etmeden herkes bu kitabı okumalı...
  • 212 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    evet iki dirhem bir cekirdek =altin gibi bir kitap olmus vesselam deyim yerindeyse dilimizin ve kültürümüzün zenginligini bir kez daha gormus olduk akici bir dille
  • 212 syf.
    ·25 günde·5/10
    İskender Pala kitaplarını severim, üslubunu beğenirim ancak bu kitap bu genel algıma uyum sağlamadı.
    Kitabın kitlesiyle ilgili kafası karışıkmış gibiydi. Hem çok ağır bir dil kullanıyor, eski kelimelerle bezenmiş, hem de hitap ettiği kitle çocuklarmış gibi bir üslupla nasihat cümleleri kuruyor. Bir bakmışsın "opportunist" gibi yabancı bir kelime kullanıyor.
    Ayrıca deyimlerin bir çoğunu hiç duymamıştım. Sanki yaşadığımız dönemle ilgili de karmaşa yaşıyor hissi verdi bu durum.

    Sonuç olarak İskender Pala ile ilgili beklentim yüksek olduğu için deyimlerle ilgili bu kitabı beğenmedim.
  • 212 syf.
    "Tıkandı baba."

    Alıntıya böyle bir girizgah yapmak istedim. Nitekim acı bir tabloyu tekellüm etme niyetindeyim.

    Tıkandı baba; "Vermeyince Mabud, neylesin sultan Mahmut" hikayesindeki, Mabud'un bir türlü vermediği şahıstır. Nimeti, kısmeti, bereketi tıkalı bir ihtiyar... O hikayeden bizlere çok estetik bir deyim, çok manidar bir de anlatı kalmış.

    İşte bu kitap, bu gibi deyimleri bizlere tekrar hatırlatmak ve aslının nerden neş'et ettiğini anlatmak için kaleme alınmış.

    Bazı sayfalarında kahkaha attığım, bazılarında "bu ne estetik bir düşünce Ya Rabbi?!" dediğim ama çokça "yok artık!" hayretini zikrettiğim bir eser.

    Gelelim incelemenin "Tıkandı Baba" ile başlama sebebine...
    Milletler mevcudiyet ve kimliklerini, tarih boyunca derleyip, bir kilim gibi dokuduğu kelime ve kelime dizinlerinden meydana getirdikleri kültürel nükte ve nasihatler ile muhafaza eder.

    Gün gibi hatırlarım...
    Küçükken yaptığım yaramazlık sonunda annem "bir daha yaparsan seni Gurgur Dede'ye veririm!" der, benim korktuğumu görünce de "Oyy ben seni kimseciklere verir miyim? Sen benim kuzumsun" deyip, sarılırdı ve "ama sende bir daha yapma e mi kuzum?" diye de iliştiriverirdi.

    Şimdi ise görüyorum, görüyorsunuz;
    Bir çocuk yaramazlık yaptığında ebeveynlerin verdiği ekseri tepki ve ceza şu oluyor:
    "Alırım elinden telefonu!"
    Yahut, "bir daha yaparsan kapatırım bilgisayarı"

    Mükafat da aynı şekilde tek tip.

    "Bisiklet alacağım"
    İle biten her pazarlıkta biz iddialıydık.
    Alınan taktir ve teşekkür belgeleri bunların teminatı.

    Şimdi ise;
    "Bilgisayar alacağım"
    İle biten her pazarlıkta çocuklar iddialı.
    Fakat bir defa taktir alınıyor, gerisi bilgisayarda harcanan zamanın taktiri...

    Şimdi mesele hassasiyet ise, kimse kusura bakmasın ama "meteliğe kurşun atıyoruz."

    Öte yandan;
    Zarif, nadide, naif, halim ve mümtaz ne kadar hikaye ve öykümüz varsa nüktedan olan... Yerini küfürlü fıkralara devretti. En manidar ve maneviyat yüklü hikayeyi anlatan kişi, bulunduğu toplumdaki en muteber kişi oluyordu.
    Fakat şimdi en büyük saygınlık ve hayranlık, en marjinal küfürleri bünyesinde bulunduran küfürlü fıkra anlatıcılarına.

    Kan kaybı değil, kavram kaybı yaşıyoruz.

    El hasıl-ı kelam;
    Bunca değer ve birikime bühtan etmeye devam ediyoruz. Eee ahı tutar mürşidin.
    Mana aleminin çeşmesi "tıkandı baba"

    Ne diyelim,
    Dertli okumalar!
  • 216 syf.
    ·9/10
    İskender Pala denildi mi ağır bir dil, süslü kelimeler akla geliyor.İki Dirhem Bir Çekirdek kitabını okuduğum için çok şaşırmadım ama çoğu insan bu kitaba da o gözle bakarak başladıysa hayal kırıklığı olması gayet tabii. Çünkü yazar bu kitapta biz okuyuculara ters köşe yapmış. Dili gayet sade, anlaşılır, her kesimden, her yaştan insanın okuyabileceği türde bir kitap olmuş.

    MeselA 6 bölümden oluşuyor
    1.Kişiye Dair-Mesela kişi
    2.Aşka Dair- Mesela Aşk
    3.Topluma Dair-Mesela Kamu
    4.Dine Dair-Mesela din
    5.Bilime Dair-Mesela entelektüel
    6.Devlete Dair-Mesela devlet
    Ben Aşka dair ve dine dair bölümündeki hikayeleri çok sevdim.

    Yazar kitapta bazı hikayelerin sonunu bizim anlamamıza bırakmış. Sanki o hikayenin sonu yokmuş gibi.
    Bazı hikayeler de okuduktan sonra şöyle birkaç dakika düşünüp sindirmek gerekiyor. Evet yazısı süslü değil ama içeriğini anlamak lazım.

    Tek seferde sıkılmadan okunacak bir kitap. İyi okumalar :)
  • 212 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    İskender Pala'dan okuduğum ilk kitabıydı. Deyimlerimizin ortaya çıkışı hakkındaki kitap, genelde roman tercih eden bendenizin biraz önyargılı yaklaşmasına sebebiyet vermişti. Tahmin ettiğim ve korktuğum gibi nadiren epey teknik sayfalar oldu ama onun ötesinde her sayfada en az on adet az bilinen eskimiş Arapça köklü kelimeler var. Bu bir sıkıntı mı, değil ama bazen cümleleri anlayamadığınızda sizi inatla reading slump'a sokmaya çalışıyor, siz de içinizde uçuşan öğrenme isteği ile kitabın bu inadına karşı koyuyorsunuz. Öyle böyle birkaç gün içinde bir bakmışsınız ki kitabın son 5 sayfası...
  • 67 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    İlk defa yüz yüze tanıştığım bir çevirmenin kitabını okudum.

    Kitaptan çok tanışma hikayemiz ilginç;

    Harika bir akşam yemeğiydi. Katılımcıların hepsi iki dirhem bir çekirdek giyinmişlerdi (ben dahil), altışar metrelik kolları ve tabanı olan büyük bir "U" masada oturuyorduk. Mehmet Emin Özcan masanın sol köşesinde, bense onun üç kişi sağında "U" masanın alt tabanının sol köşesine oldukça yakın bir konumdaydım.

    Etrafta herkes en azından Fransız Dili ve Edebiyatı lisans eğitimini tamamlamış insanlardı. Kelli felli Profesörler sadece Profesör oluşları ile kalmayıp Fransa'nın Sorbonne gibi üst düzey üniversitelerinde aldıkları eğitim ve Fransız kültürü ile harmanlanmış olmalarının getirdiği ağır başlılık ve kraliyet ailelerine yaraşır bir resmiyet içerisinde sizle muhatap oluyorlardı. Bense temel bilimci olmanın getirdiği rahatlık ile hem bu tutumlarına imreniyor hem de bu tutumun hayatı aslında onlar için de zorlaştırdığını düşünüyordum. Tabi bunu dile getiremedim. Sadece zihnimin kıvrımlarında dolaşan bir düşünce oldu.

    Hiç alışık olmadığım bir şekilde yemekler bir örnek giyinmiş insanlar tarafından servis ediliyordu, ne kadar çaktırmasam da yadırgıyordum bu durumu. Katılımcıların her birine içerisinde tarihin ileri gelen insanlarından alıntılar içeren bordo renkli kaliteli kağıda, gümüşi renkle yazılmış özlü sözler takdim edilmişti. Bu sözler kağıtlara pek tabi Fransızca yazılmıştı. Kağıtların konulduğu zarflar dahi göz kamaştırıcıydı. Yanı sıra kitap okurken kullanmanız için Ankara Üniversitesi amblemi ve ilgili işlemeler içeren bir kitap ayracı temin edilmişti katılımcılara. Bilimle uğraşan insanlara daha anlamlı bir hediye düşünülemezdi şüphesiz.


    Yemek eşliğinde içtiğim alkolün de verdiği cesaret vasıtasıyla çok iyi olmayan Fransızca bilgim ile yazıyı okudum. Ve Mehmet Emin Özcan Fransızca eğitimi almamış olmama rağmen gayet iyi telaffuz ettiğimi söylediğinde gururum okşanmıştı.

    Gerçi hala "Excusez-moi" , "avec moi" gibi kalıpları ve "il faut cultiver notre jardin" cümlesini öz güven ile telaffuz edemesem dahi bana Fransızca dilini bir miktar sevdiren kişidir.